İNSAN ÖLÜR, ÖLÜM YAŞAR
İnsan yitirerek doğuyor, yaşadıkça yitiriyor… Her gidenin ardından aslında biraz da kendisini -kim bilir nerede, hangi zamanda- bekleyen ölümüne ağıt yakıyor.

Hatice Başkapan Şahan
haticebaskapan@hotmail.com -Gün geliyor, her şey yitiriyor anlamını. Azla çoğun, güzelle çirkinin, zenginle fakirin eşitlendiği o gün dünya; hüznün, fâniliğin, pişmanlıkların, gözyaşlarının renklerine boyanıyor. Keder cisimleşiyor çehrelerde, büyüyor, büyüyor. “Henüz vakit varken” yapılmayanların ağırlığı yüreklere çöküyor. “Ne uğruna?” sorusu asılı kalıyor insanla toprak arasında, bilmem kaçıncı yolcu uğurlanıyor vakit kalmadan vedaya ve küçülüyor insan o sarsılmaz(!) ihtişamıyla…
Boğazımda bir yumru, göğsümün üstünde inlememe bile izin vermeyen bir dağ var bugün. Dün akşamım sıradanlıktan sıyrıldı ve gecem her zamankinden daha karanlıktı. Öğrendim ki bir melek çiçek halamızın yanına gelmiş; ona, “Yeter olsun!” deyip elinden tutmuş; halacığımı darıbekasına götürmüş… Şimdi, rahmet olsun, derken yutkunamamamın sebeplerini düşünüyorum. Yapayım deyip ertelediğim ve artık yapma şansımın kalmadığı tüm güzellikler namına başım yere düşüyor, ben tüm cirmimle ızdıraba gömülüyorum. Ah halacığım, keşke, diyorum, keşke daha çok arasaydım, daha çok sarılsaydım, seni mutlu edecek her ne varsa daha çok, daha çok yapsaydım… Ama heyhat!..
Sonra fark ediyorum ki her acı, insan yanımızla yüzleştiriyor bizi. Ne kadar insanız, ne kadar insandık, insanlık adına ne yaptık?.. Gidenleri durduramıyoruz evet, onlar gidiyor; peki, biz onların aklında nasıl kaldık, iyi mi bilindik, kötü mü; kaç hatıra biriktirdik de onları mahşere şahit yolladık ve en önemlisi kendi defterimize neler yazdık?..
Sorular, sorgulamalar, anlamsız cevaplar, beyhude bir çırpınış… Ne gidene, dur, deme yetkimiz var ne kendi gidişimizi erteleme. İnsan işte… Çok şey yapan, her şeyi yapacağını sanan, bir nefeslik ömre neler neler sığdıran insan… Hancı gibi davransa da bu darıdünyada onun kaderi ezelden ebede yolculuk. Üzerine kaç güneş doğarsa doğsun, kaç gün batarsa batsın sonunda “al kanatlı Azrail”le yolculuğa çıkıyor. (Yola çıkanların yolculuğu da son durağı da mübarek ola…)
Bir de geride kalmak var; çaresiz, kolu kanadı kırık… Geride kalınca insan bir kez daha anlıyor ki aslında yitirmek dünyaya varışla başlıyor, dünyada kalışla sürüyor. İnsan yitirerek doğuyor, yaşadıkça yitiriyor… Her gidenin ardından aslında biraz da kendisini -kim bilir nerede, hangi zamanda- bekleyen ölümüne ağıt yakıyor. Ve insan ne kadar yaşarsa yaşasın sonunda onu,
“Ecel alıyor, yer gizliyor.
Fâni dünya kimseye kalmıyor!”
Bir bilge ozan Dede’m Korkut, yüzyıllar öncesinden hepimize yine fısıldıyor:
“Gelimli gidimli dünya
Son ucu ölümlü dünya”
Bu fâni dünyada ölüm, insan olmadan da yaşardı elbette. Kuşlar ölürdü; ağaçlar, goncalar, fidanlar hatta sular, karlar… Ama o zaman bu kadar yaşlı, bu kadar yaslı, bu kadar ızdıraplı olur muydu ölüm; bu denli rahmet, bu denli kurtuluş, bu denli vuslat sayılır mıydı, bilmiyorum. Ama bir şeyi kesinlikle biliyorum: İnsan öldükçe ölüm yaşar!


