29 Nisan 2026 - Çarşamba

YİTEN DEĞERLERİMİZ VE YENİ BİZ

Yüzümüz o kadar kendimize dönük ki “ben”imiz Nemrut kesiliyor. Ne yazık ki bu çağın insanı putlarını kıracak bir İbrahim’in olmayışını kendine dert etmiyor.

Yazar - Hatice Başkapan Şahan
Okuma Süresi: 4 dk.
68 okunma
Hatice Başkapan Şahan

Hatice Başkapan Şahan

haticebaskapan@hotmail.com -
Google News

Zamana karşı dirençsiz yanlarımız var, malum. Zamanla daha az görüyor gözlerimiz, daha az işitiyor kulaklarımız, dişlerimiz bir bir dökülüyor, kırış kırış oluyor tenimiz, saçımız ağarıyor, hünerini kaybediyor ellerimiz… Doğarken sahip olduklarımız, belli bir çağdan sonra teker teker çıkıyor hayatımızdan. Belki de bu nimetlerin şuuruna eremeden yokluklarıyla sınanıyoruz. Her ne kadar “Hey gidi günler!..” deyip geriye baksak da bu yokluklara kısmen hazırlıyoruz kendimizi.

Bir de hazırlıksız yakalandığımız yokluklar var tabii. Ne ara böyle oldu, her şey ne çabuk değişti, dediklerimiz… Evet, zamana karşı dirençsiz olan sadece duyularımız, etimiz, kemiğimiz değil. Üzerinde durmamız gereken başka yitiklerimiz var: değerlerimiz. Hayattan soyutlanıp duvarlara, kâğıtlara, kitap sayfalarına yazılan değerlerimiz… Artık onlar pek tutulmayan, sevimsiz hatta sıkıcı bulunan öğütten farksız. Oysa adları ezberimizde: dostluk, dürüstlük, yardımseverlik, adalet, öz denetim, saygı, sevgi… Peki, ya kendileri, kendileri nerede şimdi? Ne ile doldurduk onların yerini?

Değerlerimiz yitince/değişince insana bakışımız da değişti. Koltukları yeni olmayan ev sahibinin tebessümünden bize ne, değil mi? Amerikan servisimiz olmadan insanları soframıza buyur edemez hâle gelmedik mi? Çünkü artık bunların olmaması kınama, ayıplanma sebebi! Hayli zamandır insanın ederi üzerindeki kıyafetin, ayağındaki ayakkabının, takısının, tokasının, çantasının markasıyla eşleşti. Önceden her şey insanla değerliydi, şimdi insan eşyalarıyla değerlendirilmeye, değerlenmeye yahut gözden düşmeye başladı.  Samimiyetin, muhabbetin bir kıymeti kalmadı. Maddeleşti insanın yüreği, beğenisi… Ve başkalaştı her şey, değişti bakışımız.

Övünçlerimiz utanca, mahcubiyetlerimiz arsızlığa evrildi. Saygılı olmayı ezilmek, haddi aşmayı öz güven, mütevazılığı acziyet zannettik. Adaleti ve vicdanı güce esir ettik. Öz denetimi benlik davasına çevirdik. “Bir ben vardır bende, benden içeri” diyen Yunus’u unuttuk da “Bir ben var yeryüzünde!” diyen bencillere dönüştük. İnsan doğduk evet, peki şimdi ne olduk?

İnsan gönlünün artığını söyler, diyor atalarımız. Bu çağın lisanını düşününce gönüllerimizin perişanlığı, kiri, pası da ortaya çıkıyor sanırım. Biz gönlümüze neleri koyduk, diyorum. Ve anlıyorum ki en çok kendimizi sevmeye başladığımızdan beri Çalap’ın tahtına halel getirdik.

Hâbil dururken Kabil’in vârisi olmayı yeğledik. Biz kimseyi öldürmedik (Ne yazık ki öldürmeler de arttı ama…), dediğinizi duyar gibiyim. Kabil olmak için illa birini öldürmek şart olmasa gerek. Yıktığımız gönüller, ayaklar altına aldığımız güzellikler, çıkarlarımızdan özge yâr bilmeyişimiz bizi hangi kardeşe daha yakın kılıyor sizce?

Bunları yapmayanlarımız da var elbette. Bunları yapmayıp olanlara seyirci kalanlarımız… Öyle ya bize dokunmayınca yılanın başkalarına ne yaptığı umurumuzda olmuyor artık. Duygularımızı da değerlerimizi de menfaatlerimiz belirliyor. Yüzümüz o kadar kendimize dönük ki “ben”imiz Nemrut kesiliyor. Ne yazık ki bu çağın insanı putlarını kıracak bir İbrahim’in olmayışını kendine dert etmiyor. 

#
Yorumlar (0)
Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.