04 Kasım 2026 - Çarşamba

USUL AĞLAR, ERKÂN AĞLAR, YOL AĞLAR

Çünkü bazı sözler kulağa değil, doğrudan vicdana seslenir. İnsanı geçmişiyle yüzleştirir, bugününü sorgulatır ve yaşadığı dünyayı yeniden düşünmeye davet eder.

Yazar - Engin GÜLTEKİN
Okuma Süresi: 5 dk.
24 okunma
Engin GÜLTEKİN

Engin GÜLTEKİN

engingultekin33@gmail.com -
Google News

Bazen bir türkü, sayfalarca yazılmış bir makaleden; birkaç dize, ciltler dolusu kitaptan daha fazlasını anlatır bize...

Çünkü bazı sözler kulağa değil, doğrudan vicdana seslenir. İnsanı geçmişiyle yüzleştirir, bugününü sorgulatır ve yaşadığı dünyayı yeniden düşünmeye davet eder.

Şah Hatâyî'nin,

“Usul erkân bilmez nadan elinden,
Usul ağlar, erkân ağlar, yol ağlar…”

dizelerini dinlediğimde zihnimde yeni bir düşünce kapısı aralandı. Bu dizelerde yalnızca bir ozanın duygularını değil; bir medeniyetin hafızasını, insanın varoluş sancısını ve toplumun derinliklerinde biriken çelişkileri gördüm.

Burada ağlayan yalnızca bir yol değildir. Ağlayan; geleneğin, irfanın, ahlakın, edebin ve insan yetiştirme anlayışının ihmal edilmiş perişan hâlidir.

Çünkü usul, bir işi nasıl yapacağımızı, erkân, o işi hangi ahlaki ölçüler içinde yürüteceğimizi, yol ise bütün bunlarla hangi hakikate ulaşacağımızı gösterir. Usulün kaybolduğu yerde yöntem, erkânın kaybolduğu yerde ahlak, yolun kaybolduğu yerde istikamet kaybolur.

Merkür dizeler bu yönüyle yalnızca geçmişe ait bir yakınma değil, bugüne yöneltilmiş güçlü bir toplumsal eleştiridir.

Bülbülün, dikenin ve gülün aynı feryatta buluştuğu diğer dizeler ise bu anlam dünyasını daha da genişletiyor. 

“Bülbülün feryadı gonca gülünden,
Bülbül ağlar, diken ağlar, gül ağlar…”

Burada tabiatın farklı unsurları ortak bir acının etrafında birleşir. Bülbülün feryadı, gülün güzelliği ve dikenin yaralayıcı varlığı aynı hikâyenin parçalarıdır. Bu, yalnızca şiirsel bir anlatım değil; insanın kendisiyle, toplumla ve varlıkla kurduğu ilişkinin de sembolik bir ifadesidir.

Peki, biz bugün bu anlayışın neresindeyiz? Ve ne kadar anlayabiliyoruz?

Geçmişimizin türkülerinde, deyişlerinde ve irfan geleneğinde önemli bir düşünce birikimi vardır. Ancak bu mirasa sahip çıkmak, onu yalnızca övmekle mümkün değildir. Onu anlamak, eleştirel bir dikkatle değerlendirmek ve bugünün sorunlarına ışık tutabilecek yönlerini yeniden düşünmek gerekir.

Geçmişten aldığımız her sözü olduğu gibi bugüne taşımak zorunda değiliz. Fakat geçmişin biriktirdiği hikmeti anlamadan bugünün meselelerini yalnızca bugünün kavramlarıyla açıklamaya çalışmak da düşünce dünyamızı daraltır. 

Bize düşen, geçmişle gelecek arasında bilinçli bir bağ kurmak ve bu bağın merkezine yeniden usulü ve erkanı yerleştirmektir.

Çünkü bugün eğitimden yönetime, bilimden toplumsal ilişkilere kadar pek çok alanda yaşadığımız sorunların bir kısmı, neyi yapacağımızdan çok, nasıl yapacağımızı unutmuş olmamızdan kaynaklanıyor.

Eğitimde usul; insanı yalnızca bilgiyle donatmak değil, düşünmeyi, sorgulamayı ve sorumluluk almayı öğretmektir.

Yönetimde usul; makamı kişisel çıkarın değil, kamu yararının hizmetine sunmaktır.

İlimde usul; bilgiyi taassubun, kibrin veya çıkarın aracı hâline getirmeden hakikati aramaktır.

Toplumsal ilişkilerde usul; farklılıkları düşmanlığa dönüştürmeden ortak hayatın imkânlarını araştırmaktır.

Dinî hayatta usul; inancın ahlaki sorumluluklarını davranışlarla görünür kılmaktır.

Kardeşlikte usul ise yalnızca benzerliklerimizi değil, farklılıklarımızı da adalet ve saygı çerçevesinde yönetebilmektir.

Bütün bunlar, aynı zamanda erkânın yeniden anlamlandırılmasıdır. Çünkü bir medeniyet, yalnızca doğru değerleri dile getirerek değil, o değerlere uygun bir hayat inşa ederek yaşar.

Adaleti savunuyorsak kararlarımızda adil olmalıyız. İlmi önemsiyorsak eleştiriye açık olmalıyız. Kardeşlikten söz ediyorsak dayanışma üretmeliyiz. İnsanlığa fayda sağlamayı hedefliyorsak kendi çevremizin sınırlarını aşan sorumluluklar üstlenebilmeliyiz.

Aksi hâlde kavramlar dilimizde kalır, hayatımızda karşılık bulmaz. Değerlerimiz söylemden ibaret hâle gelir; yolumuz ise istikametini kaybeder.

Belki de bugün toplum olarak en çok ihtiyaç duyduğumuz şey, yeni sözler üretmekten önce sözlerimize yeniden anlam kazandırmak; yeni yollar aramaktan önce yolun ahlakını ve yöntemini yeniden inşa etmektir.

Çünkü medeniyet yalnızca büyük yapılarla, güçlü kurumlarla veya tarihî başarılarla kurulmaz. Medeniyet; insanın kendisiyle, toplumla, tabiatla ve hakikatle kurduğu ilişkinin niteliğinde hayat bulur.

Bir toplumun gerçek çöküşü, yollarını kaybettiği gün değil; kaybolduğunu fark etmediği gün başlar.

Öyleyse Şah Hatâyî'nin asırlar öncesinden yükselen bu feryadını yalnızca bir türkü olarak dinlemeyelim. Onu kendimize, topluma ve medeniyet tasavvurumuza yöneltilmiş bir soru olarak kabul edelim.

Usulü yeniden öğrenmeden erkânı yaşatabilir miyiz? 

Erkânı yaşatmadan yolu koruyabilir miyiz? 

Yolun ahlakını ve istikametini kaybetmiş bir toplum, nasıl bir gelecek inşa edebilir?

Belki de artık şu gerçeği kabul etmenin zamanı geldi. 

Usulü yeniden inşa etmeden erkânı yaşatamayız; erkânı yaşatmadan yolu düzeltemeyiz.

Ve usulün kaybolduğu, erkânın unutulduğu, yolun istikametini yitirdiği yerde yalnızca insanlar değil; İnançlar, değerler, gelenekler ve medeniyet idealleri de ağlamaya başlar.

Usul, erkan ve yolla beraber bir toplum ağlıyor sen hale duymuyor musun?

Selam ve dua ile... 

Engin GÜLTEKİN
Eğitimci-Yazar-Sosyolog

#
Yorumlar (0)
Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.
Tüm Yazıları