21 Eylül 2026 - Pazartesi

AŞKIN KAYIP İLANI

Çünkü bazen aşk, kavuşmak değil; kavuşmanın ötesinde bir arayıştır.

Yazar - Engin GÜLTEKİN
Okuma Süresi: 7 dk.
37 okunma
Engin GÜLTEKİN

Engin GÜLTEKİN

engingultekin33@gmail.com -
Google News
Bir zamanlar insanı kendisinden çıkarıp hakikate götüren aşkı, modern zamanların gürültüsünde nereye kaybettik?
 
Aşk, sen ne imişsin böyle?
 
“Sevmek” desek az kalıyor.
 
“Kavuşmak” desek, daha söylerken anlamını kaybediyor.
 
Çünkü bazen aşk, kavuşmak değil; kavuşmanın ötesinde bir arayıştır.
 
Zarf mazrufu arıyor.
Kalp sahibini arıyor.
Ruh kendisini var edeni arıyor.
 
Hayat seninle anlam buldu. İnsan, seninle insanlığını fark etti. Âşık, maşukunda kendisini aradı; kendisini bulduğunda ise aradığı şeyin kendisinden daha büyük olduğunu gördü.
 
Mevlânâ'ya “Aşk nedir?” diye sorduklarında ona atfedilen o meşhur söz gelir akla:
 
“Seversin, kavuşamazsın.”
 
Bu bir paradoks mudur?
 
Hayır.
 
Çünkü aşkı sadece kavuşmak zannedenler için paradokstur bu.
 
Aşk, sahip olmak değildir.
 
Aşk, sevdiğini kendine mal etmek değil; sevdiğinde kendinden geçebilmektir.
 
Mecnun Leyla'nın peşinden çöllere düştü. Rivayet edilir ki sonunda Leyla'yı karşısında gördüğünde, “Benim Leyla'm nerede? Ben Leyla'mı arıyorum.” dedi.
 
Çünkü Mecnun'un aradığı artık sadece Leyla değildi.
 
Leyla, Mecnun'un yolculuğunda bir kapıya dönüşmüştü.
 
Aşk bazen bir insanla başlar, fakat bir insanda bitmez.
 
Bir güzele bakarsın; güzelliğin kaynağını aramaya başlarsın.
 
Bir sesi duyarsın; o sesin ardındaki hakikati merak edersin.
 
Bir gül koklarsın; gülü vereni düşünürsün.
 
Bir yar seversin; “Yâr” kelimesinin seni hangi kapıya götürdüğünü anlamaya çalışırsın.
 
İşte aşkın asıl sırrı burada başlar.
 
Arayan neyi buldu ki aşktan başka?
 
Belki de aşkı bulan herkes biraz dert buldu.
 
Çünkü aşk, insana rahat vermeyen bir arayıştır.
 
Bir gül için ömür verilir mi?
 
Aşk varsa verilir.
 
Bir insan, bir gülün dikenine katlanarak onun kokusuna ulaşabiliyorsa; aşk da insana dikenleri göze aldırır.
 
Aşkı anlamak için âşık olmak gerekir.
 
Çünkü aşk anlatılarak öğrenilen bir bilgi değildir.
 
Aşk, yaşanarak anlaşılır.
 
Peki gördüğüne âşık olmayı bir ölçüde anlayabiliyoruz.
 
Ya görmeden âşık olmak?
 
İşte burada sanat başlar.
 
Şairin hiç görmediği bir güzelliği kelimelerle kurması…
 
Mecnun'un çöllerde görmediği Leyla'yı araması…
 
Bir halk ozanının yüzyıllar önce söylediği bir türkünün bugün hâlâ insanın yüreğini titretebilmesi…
 
Aşkın görünenden görünmeyene doğru yaptığı yolculuktur.
 
Aşk, âşıkları yüzyıllarca konuşturdu.
 
Şairleri yazdırdı.
 
Ozanları sazlarının tellerine bağladı.
 
Dervişleri yollara düşürdü.
 
Geceleri uykusuz bıraktı.
 
Çölleri mesken ettirdi.
 
Ve bazen bir insanın dilinden çıkan tek bir kelime, bütün bir medeniyetin ruhunu taşıdı:
 
Yâr.
 
“Yâr” deyince yalnızca sevgiliyi anlayanlar vardır.
 
Bir de “Yâr” kelimesinin içinde Yaradan'a doğru uzanan bir yol görenler...
 
Halk âşıklarının sözlerine, türkülerine, nefeslerine sirayet eden işte bu derinlikti.
 
“Yüzünde göz izi var,
Sana kim baktı yârim?”
 
Bu sözün içinde sadece kıskançlık mı vardır?
 
Belki de bir medeniyetin aşk anlayışı vardır.
 
Çünkü o medeniyette sevgili, tüketilecek bir beden değildir.
 
Sevgiliye bakmak bile bir edep meselesidir.
 
Sevgi, şehvetin önünde diz çökmemiştir.
 
Aşk, bedenin esiri olmamıştır.
 
Beden, ruhun önüne geçirilmemiştir.
 
Bugün ise aşkı kaybettiğimiz için sevgiyi de kaybediyoruz.
 
Sevgiyi kaybedince mahremiyeti…
 
Mahremiyeti kaybedince edebi…
 
Edebi kaybedince ahlakı…
 
Ahlakı kaybedince de insanı kaybediyoruz.
 
Modern zamanların aşkı öldüren sokaklarında dolaşıyoruz.
 
Teknolojinin sanal koridorlarında birbirimize yaklaşıyor fakat birbirimize dokunamıyoruz.
 
Sosyal medyada binlerce insanla bağlantı kuruyoruz ama bir insanın kalbine ulaşmakta zorlanıyoruz.
 
Sekülerleşmenin ve kapitalizmin kuşattığı dünyada aşkı bile metalaştırıyoruz.
 
Sevgi satılıyor.
 
Güzellik pazarlanıyor.
 
Beden teşhir ediliyor.
 
İlişkiler tüketiliyor.
 
İnsanlar birbirinin ruhuna değil, birbirinin görüntüsüne bakıyor.
 
Aşk, bir ömürlük yolculuk olmaktan çıkıp bir tüketim nesnesine dönüşüyor.
 
Sonra da soruyoruz:
 
“Neden mutlu değiliz?”
 
Çünkü aşkı kaybettik.
 
Ama daha kötüsü şu:
 
Aşkı kaybettiğimizi bile fark etmedik.
 
Bir zamanlar sevgilisinin yüzüne bakarken yüzü kızaran insanlar vardı.
 
Bugün ise sevgilisinin yüzüne değil, bedenine bakan bir neslin içinde yaşıyoruz.
 
Bir zamanlar sevgi, insanı yüceltirdi.
 
Şimdi sevgi adı altında insan tüketiliyor.
 
Bir zamanlar aşk, insanı kendisinden uzaklaştırıp hakikate yaklaştırırdı.
 
Şimdi aşk adı altında insan kendisine daha fazla mahkûm ediliyor.
 
Oysa Züleyha'nın Yusuf'a duyduğu aşkı yalnızca bir kadınla bir erkek arasındaki arzu üzerinden okursak, kıssanın bize açtığı büyük kapıyı kaçırırız.
 
Züleyha'nın Yusuf'a duyduğu aşkın, onu zaman içinde Yusuf'tan Yusuf'un Rabbine doğru taşıyan yönünü anlamamız gerekir.
 
Çünkü aşkın medeniyetimizdeki büyük sırrı şudur:
 
Aşk, insanda başlayabilir; fakat insanla sınırlı kalmaz.
 
Yar'a duyulan aşk, Yaradan'a doğru yol alabilir.
 
Bir okun yönü gibi…
 
Yay gerilir.
 
Kalp gerilir.
 
Özlem büyür.
 
Hasret çoğalır.
 
Sonra aşk oku fırlar.
 
Nereye?
 
Yaradan'ın adına…
 
İşte aşk şerbetini içenler bu seyri bilir.
 
Bu yüzden bizim medeniyetimizde aşk yalnızca bir duygu değildi.
 
Bir terbiye idi.
 
Bir ahlak idi.
 
Bir arayış idi.
 
Bir seyir idi.
 
Bir seyr-i sülûk idi.
 
İnsan aşk sayesinde kendisini aşmaya çalışırdı.
 
Nefsinden sıyrılmaya, bencilliğini terk etmeye, fedakârlığı öğrenmeye, sabrı kuşanmaya, edebi yaşamaya çalışırdı.
 
Çünkü gerçek aşk insanı büyütürdü.
 
Bugün ise aşkı küçülttük.
 
Onu bedene hapsettik.
 
Onu ekrana sığdırdık.
 
Onu birkaç kelimelik mesajlara indirdik.
 
Onu tüketilebilir hâle getirdik.
 
Sonra da “Aşk nerede?” diye soruyoruz.
 
Belki de yanlış yerde arıyoruz.
 
Aşkı bedende ararsak şehveti buluruz.
Aşkı parada ararsak menfaati buluruz.
Aşkı görüntüde ararsak hayranlığı buluruz.
Aşkı sahip olmakta ararsak kıskançlığı buluruz.
 
Ama aşkı hakikatte ararsak…
 
Belki kendimizi buluruz.
 
Belki Rabbimizi hatırlarız.
 
Belki yeniden insan oluruz.
 
İşte bu yüzden bugün yalnızca bir medeniyet kaybetmedik.
 
Bir aşk medeniyeti kaybettik.
 
Aşk gidince ahlak da sessizce kapıdan çıktı.
 
Mahremiyet gitti.
 
Vefa gitti.
 
Sadakat gitti.
 
Fedakârlık gitti.
 
Namusun anlamı değişti.
 
Sevginin anlamı değişti.
 
İnsanın anlamı değişti.
 
Şimdi yeniden sormamız gerekiyor:
 
Biz neyi kaybettik?
 
Bir medeniyeti mi?
 
Bir ahlakı mı?
 
Bir sevgiyi mi?
 
Yoksa bütün bunların kökünde duran aşkı mı?
 
Belki de bugün kendimize sormamız gereken en ağır soru şudur:
 
“Ben bir şey kaybettim. Aşkı gören var mı?”
 
Belki biri çıkar ve der ki:
 
“Çöllere bakma.
 
Mecnun orada değil.
 
Kendi kalbine bak.”
 
Belki biri der ki:
 
“Leyla'yı arama.
 
Leyla seni Mevlâ'ya götüren bir işaret olabilir.”
 
Belki biri der ki:
 
“Yar deyince sadece sevgiliyi düşünme.
 
Yâr'ın seni kime götürdüğüne bak.”
 
Belki de yeniden anlamamız gereken budur:
 
Aşk, sahip olmak değil; adanabilmektir.
 
Aşk, kavuşmak değil; kavuştuğunda bile daha yüce bir hakikati aramaktır.
 
Aşk, insanı insana bağlayan ip değil sadece.
 
İnsanı hakikate bağlayan bir bağdır.
 
Ve belki bugün bizim en büyük ihtiyacımız yeni bir aşk hikâyesi yazmak değil;
 
aşkın ne olduğunu yeniden öğrenmektir.
 
Çünkü aşkı yeniden bulmadan ahlakı yeniden kuramayacağız.
 
Ahlakı yeniden kurmadan medeniyeti yeniden inşa edemeyeceğiz.
 
Medeniyeti yeniden inşa etmeden de insanı yeniden ayağa kaldıramayacağız.
 
Öyleyse aramaya devam.
 
Belki bir gün bir gülün dibinde…
 
Belki bir türkünün sözünde…
 
Belki bir şairin mısrasında…
 
Belki bir annenin evladına bakışında…
 
Belki bir babanın sessiz duasında…
 
Belki bir dervişin gözyaşında…
 
Belki de kendi kalbimizin en kuytu köşesinde…
 
Aşkı yeniden bulacağız.
 
Ve o gün anlayacağız:
 
Biz aslında aşkı kaybetmemişiz.
 
Aşkın ne olduğunu unutmuşuz.
 
Selam ve dua ile...
 
Engin GÜLTEKİN
Eğitimci-Yazar-Sosyolog
#
Yorumlar (0)
Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.