25 Ekim 2026 - Pazar

ÖLMEYECEKMİŞ GİBİ YAŞIYOR, HİÇ YAŞAMAMIŞ GİBİ ÖLÜYORUZ!

Ömrünün sınırlı olduğunu zihnen kabul eder, fakat davranışlarını sınırsız bir zamanı varmış gibi düzenler.

Yazar - Engin GÜLTEKİN
Okuma Süresi: 10 dk.
43 okunma
Engin GÜLTEKİN

Engin GÜLTEKİN

engingultekin33@gmail.com -
Google News

İnsan, geleceği kazanmak uğruna bugünü kaybederken aslında neyi kazanmaktadır?

İnsanlığın tarih boyunca düştüğü en büyük ve en sinsi tuzaklardan biri, zamanın sonsuz olduğu yanılsamasıdır. İnsan, ölümün kaçınılmazlığını bilmesine rağmen çoğu zaman hiç ölmeyecekmiş gibi yaşar. Ömrünün sınırlı olduğunu zihnen kabul eder, fakat davranışlarını sınırsız bir zamanı varmış gibi düzenler. İşte insanın bilgisiyle yaşantısı arasındaki bu derin çelişki, varoluşsal bir körlüğün başlangıcıdır.

Kur’an, insanın zaman karşısındaki bu yanılgısına ve dünyanın geçiciliğine dikkat çeker:

“Her nefis ölümü tadacaktır. Sonra bize döndürüleceksiniz.” (Ankebût, 29/57)

Bu ayet, yalnızca ölümün kaçınılmazlığını bildiren bir hüküm değildir. Aynı zamanda insana hayatını hangi ölçülerle değerlendirmesi gerektiğini hatırlatan temel bir uyarıdır. Çünkü insan, ölümlü olduğunu unuttuğu ölçüde hayatı sınırsız bir kaynak gibi tüketmeye, anlamlı olanı ertelemeye ve geçici olanı kalıcıymış gibi sahiplenmeye başlar.

Modern çağ ise bu yanılsamayı bireysel bir yanılgı olmaktan çıkararak toplumsal bir yaşam biçimine dönüştürmüştür. Her sabah çalan alarmlarla başlayan, bitmek bilmeyen sorumluluklarla devam eden, sürekli yeni hedefler üreten ve dinlenmeyi bile geleceğe erteleyen bir hayat düzeni, insana durmaksızın ilerlemesi gerektiğini telkin eder. Fakat bu koşuşturmanın ortasında insanın kendisine sormayı unuttuğu temel bir soru vardır: Bütün bu çabanın sonunda ulaşmayı umduğumuz hayatı, ona ulaşmaya çalışırken kaybediyor olabilir miyiz?

Zamanı yönetiyoruz, peki ya hayatı yönetebiliyormuyuz?

Modern insanın en büyük iddialarından biri zamanı yönetebildiği düşüncesidir. Takvimler oluşturur, ajandalar tutar, günlük hedefler belirler, dakikalarını hesaplar ve verimliliğini artırmak için çeşitli yöntemler geliştirir. Ancak bütün bu çabalar içinde gözden kaçırdığı bir gerçek vardır: İnsan zamanı yönetmeye çalışırken, çoğu zaman hayatının kendisini yönetme yeteneğini kaybeder.

Zamanı verimli kullanmakla hayatı anlamlı yaşamak aynı şey değildir. Bir insan günün yirmi dört saatini kusursuz biçimde planlayabilir; fakat çocuklarının büyümesine tanıklık edemiyorsa, anne babasının yaşlanışını fark etmiyorsa, dostluklarına vakit ayıramıyorsa ve kendi iç dünyasını dinlemeye fırsat bulamıyorsa, bu verimlilik kimin için ve ne uğrunadır?

İnsan, sürekli meşgul olmayı üretkenlikle, yorulmayı başarıyla, biriktirmeyi güvenceyle ve yükselmeyi ilerlemeyle karıştırabilir. Böylece hayatın araçları, farkına bile varmadan hayatın amaçlarına dönüşür.

Daha iyi bir hayat kurmak için çalışırken yaşamayı unutan insan, bir süre sonra çalışmasının nedenini de sorgulayamaz hâle gelir. Çünkü modern düzen, insana yalnızca ne yapması gerektiğini söylemekle kalmaz; neyi arzulaması gerektiğini de belirler. Daha fazla kazanmak, daha yüksek bir konuma ulaşmak, daha çok tüketmek ve başkalarından daha başarılı görünmek, bireyin önüne sürekli yenilenen hedefler olarak konulur.

Peki, hedeflerin sonu yoksa insan ne zaman kendisine ulaşacaktır?

Belki de çağımızın en büyük paradoksu budur: İnsan, hayatını kolaylaştıran araçları çoğalttıkça hayatına ayırabildiği zamanı azaltmakta; özgürleşmek için geliştirdiği sistemlerin içinde daha fazla esir düşmektedir.

Hayat üç gündür: Dün, bugün ve yarındır.

Hayatı anlamanın en sade yollarından biri, onu dün, bugün ve yarın üzerinden düşünmektir.

Dün geçmiştir. Yaşananları geri getirmek, söylenen bazı sözleri geri almak, kaçırılan fırsatları yeniden yaşamak mümkün değildir. Dün, hatıralarıyla bize tecrübe sunar; fakat onu yeniden yaşama imkânı vermez.

Yarın ise henüz gelmemiştir. İnsan yarın için plan yapabilir, umut besleyebilir ve hazırlık yapabilir; ancak yarına ulaşacağının garantisine sahip değildir.

Geriye bugün kalır. İnsanın gerçekten müdahale edebildiği, karar alabildiği, sevebildiği, düzeltebildiği ve sorumluluk üstlenebildiği zaman dilimi bugündür.

Bu nedenle bugünün farkına varmak, yalnızca anlık hazların peşinden gitmek anlamına gelmez. Aksine, geçmişin tecrübesini ve geleceğin sorumluluğunu bugünün bilinciyle değerlendirmektir. Bugünü yaşamak, yarını düşünmemek değil; yarını düşünürken bugünü feda etmemektir.

Kur’an, insanın zaman karşısındaki durumunu son derece çarpıcı bir biçimde ortaya koyar:

“Asra yemin olsun ki insan gerçekten ziyan içindedir. Ancak iman edip salih ameller işleyenler, birbirlerine hakkı tavsiye edenler ve sabrı tavsiye edenler bunun dışındadır.” (Asr, 103/1-3)

Asr suresi, insanın yalnızca zamanın geçmesiyle değil, zamanı nasıl değerlendirdiğiyle de ilgili bir hesap içinde olduğunu hatırlatır. Ömrün geçmesi kaçınılmazdır; asıl mesele, bu geçişin insanı neye dönüştürdüğüdür.

Zaman geçiyor diye her insan olgunlaşmaz. Yıllar yaşanıyor diye herkes tecrübe kazanmaz. Bir insan uzun bir ömür sürebilir ama hakikati aramadan, kendisini sorgulamadan, başkalarının hayatına dokunmadan ve kendi varlığının anlamını düşünmeden de yaşlanabilir.

Öyleyse mesele yalnızca kaç yıl yaşadığımız değil, yaşadığımız yılların içinde nasıl bir insan olduğumuzdur.

“Sonra” yanılsaması: Hayatı geleceğe havale etmek

Modern insanın yaşamını kuşatan en güçlü aldatmacalardan biri, sürekli tekrarladığı “sonra” kelimesidir.

Biraz daha para kazanalım, sonra rahatlarız.

Biraz daha yükselirsek, sonra ailemize zaman ayırırız.

Şu işleri bitirelim, sonra dinleniriz.

Çocuklar biraz büyüsün, sonra kendimize vakit ayırırız.

Emeklilik gelsin, sonra hayatın tadını çıkarırız.

Bu cümleler ilk bakışta makul görünebilir. Çünkü insanın sorumlulukları vardır; çalışması, üretmesi, geçimini sağlaması ve geleceğe hazırlanması gerekir. Sorun, plan yapmakta veya hedef belirlemekte değildir. Sorun, hayatın anlamlı taraflarını sürekli olarak gelecekteki belirsiz bir zamana havale etmektedir.

Kur’an, insanın dünyadaki hayatını ve geleceğe yönelik beklentilerini sorgulamasını sağlayan şu uyarıyı yapar:

“Ey iman edenler! Mallarınız ve çocuklarınız sizi Allah’ı anmaktan alıkoymasın. Kim bunu yaparsa işte onlar ziyana uğrayanların ta kendileridir.” (Münâfikûn, 63/9)

Ayetin uyarısı, malı veya çocukları değersizleştirmek değildir. Aksine, insanın değer verdiği şeylerin bile onu daha temel sorumluluklarından uzaklaştırabileceğine dikkat çekmektir. İnsan, sahip olduklarını korumaya çalışırken sahip olması gereken bilinci kaybedebilir.

Burada üzerinde düşünülmesi gereken temel soru şudur: Biriktirdiklerimiz hayatımıza hizmet mi ediyor, yoksa hayatımızı biriktirdiklerimize hizmet eder hâle mi getiriyoruz?

İnsan geleceğini güvence altına almak isterken bugününü tüketebilir. Fakat geleceğe ilişkin bütün planların gerçekleşeceğinin garantisi yoktur. Üstelik hedeflerden biri tamamlandığında çoğu zaman yeni bir hedef ortaya çıkar. Bir ev alınır, daha büyüğü istenir. Bir makam elde edilir, daha yükseği hedeflenir. Bir gelir düzeyine ulaşılır, daha fazlası gerekli görülür.

Böylece “sonra” sürekli yer değiştirir. İnsan ona yaklaştığını zannederken o, yeniden uzaklaşır.

Sonunda kişi, yıllarını geleceğe hazırlık yaparak geçirmiş; fakat hazırlığını yaptığı hayatı yaşamaya bir türlü başlayamamış olabilir.

Belki de modern insanın kendisine sorması gereken soru şudur: Ben gerçekten geleceğe mi hazırlanıyorum, yoksa yaşamaktan kaçınmak için geleceği bir gerekçe olarak mı kullanıyorum?

Ertelenen hayatın sessiz kayıpları

Hayatın bazı kayıpları gürültüyle gerçekleşmez. Büyük felaketler gibi bir anda ortaya çıkmazlar. Sessizce, fark ettirmeden ve çoğu zaman telafi edilemeyecek biçimde yaşanırlar.

Çocuklar büyür. Bir zamanlar elinizden tutarak yürüyen, her sorusuna cevap bekleyen, sizinle oyun oynamak isteyen çocuklar bir gün kendi dünyalarını kurarlar. O gün geldiğinde onlara daha fazla zaman ayırmak isteyebilirsiniz. Ancak çocukluk geri gelmez.

Anne babalar yaşlanır. Bir zamanlar sizi koruyan, ihtiyaçlarınızı karşılayan, varlıklarıyla kendinizi güvende hissettiren insanlar zamanla sizin desteğinize ihtiyaç duymaya başlar. Bir gün aramak istediğinizde o sesi duyamama ihtimali, insanın en ağır yüzleşmelerinden biridir.

Dostluklar ihmal edilir. İnsan, dostlarının her zaman orada olacağını düşünür. Oysa ilişkiler de emek ister. Aranmayan bir dost, dinlenmeyen bir insan, paylaşılmayan bir sevinç ve destek olunmayan bir acı, zamanla aradaki mesafeyi büyütebilir.

Sağlık da sınırsız bir sermaye değildir. Gençliğin verdiği güç, her zaman aynı biçimde devam edecekmiş gibi düşünülebilir. İnsan, bedeninin sınırlarını çoğu zaman o sınırlar daralmaya başladığında fark eder.

Bütün bunlar bize aynı gerçeği hatırlatır: Hayatın her alanında telafi imkânı aynı değildir. Kaybedilen para yeniden kazanılabilir. Kaçırılan bir fırsatın yerine başka bir fırsat gelebilir. Ancak bazı anların, bazı ilişkilerin ve bazı hayat evrelerinin tekrarı yoktur.

Bu yüzden insanın her şeyi kazanma arzusu, bazen en kıymetli şeylerini kaybetmesinin sebebi olabilir.

Bir gün bütün hedeflerine ulaşmış bir insanın, geriye dönüp baktığında ailesiyle geçirmediği zamanı, dinlemediği insanları, paylaşmadığı sevgiyi ve ihmal ettiği kendi iç dünyasını hatırladığını düşünelim. O zaman şu soruyu sormak gerekmez mi?

Başarı dediğimiz şey, hayatımızın en değerli parçalarını feda ederek ulaştığımız bir sonuçsa gerçekten başarı mıdır?

Selam ve dua ile…

Engin GÜLTEKİN
Eğitimci-Yazar-Sosyolog

#
Yorumlar (0)
Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.