25 Eylül 2026 - Cuma

BEDEL DEĞİŞTİ, SÖMÜRÜ DEĞİŞMEDİ(1)

Bugün ise başka bir bedel ödüyor günümüz insanı...

Yazar - Engin GÜLTEKİN
Okuma Süresi: 5 dk.
15 okunma
Engin GÜLTEKİN

Engin GÜLTEKİN

engingultekin33@gmail.com -
Google News
 
 
Abuzer Orhan’ın Bedel romanını okurken insanın zihninde yalnızca geçmişin savaşları canlanmıyor. Romanın taşıdığı “bedel” kavramı, insanı bugünün dünyasına da götürüyor.
 
Dün Anadolu insanı kutsal değerleri için bedel ödüyordu.
 
Cephede can veriyor, geride bıraktığı ailesini açlıkla, yoklukla ve hasretle baş başa bırakıyordu.
 
Bugün ise başka bir bedel ödüyor günümüz insanı...
 
Elinde alın teri, sırtında emeği, cebinde üç kuruşuyla hayat mücadelesi veriyor. Çalışıyor, üretiyor, taşıyor, temizliyor, inşa ediyor, tarım yapıyor, fabrikada ter döküyor; fakat çoğu zaman ürettiği değerin karşılığını alamıyor.
 
Çünkü bedel değişti. Fakat emekçinin ödediği bedel bitmedi.
 
Asıl düşündürücü olan ise şudur:
 
Bu sömürü düzeninin içinde kendisini Müslüman olarak tanımlayan insanların da bulunmasıdır.
 
İşte burada büyük bir paradoksla karşı karşıyayız.
 
Bir elinde çöp poşeti, diğer elinde defter...
 
Abuzer Orhan’ın bana gönderdiği bir anlatı, aslında tek başına bir dönemin fotoğrafıdır.
 
Üniversitede taşeron temizlik işçisi olarak çalışıyor.
 
Bir elinde çöp poşeti, diğer elinde defteri...
 
Bir tarafta temizlik yapıyor, diğer tarafta okumaya, yazmaya, kendisini yetiştirmeye çalışıyor.
 
Sonra bir akademisyen ona bilgisayar veriyor. Bir başka insan flaş bellek uzatıyor. Mescitte bilgisayar başına geçip kendisini geliştirmeye bu romanı yazmaya çalışıyor.
 
Nereden nereye...
 
Bir insanın hayatındaki bu dönüşüm yalnızca bireysel bir başarı hikâyesi değildir.
 
Bu aynı zamanda bize şunu gösterir:
 
İnsan, kendisine imkân verildiğinde çöp poşetinin arkasından da çıkabilir; yeter ki toplum onun önüne koyduğu engelleri kaldırsın. Devlet onun önüne ekonomik duvarlar değil, fırsat kapıları da açsın.
 
Fakat hikâyenin diğer tarafı çok daha acıdır.
 
Alın terinin karşılığı neden hâlâ tartışma konusu?
 
Bir işçi çalışıyor.
 
Üç ayın emeği içeride kalıyor.
 
Fabrika iflas ediyor.
 
İşçinin alacağı ortada kalıyor. Çünkü onun emeğini sömürenden, işverenden alan bir güç yok...
 
Fakat işverenin başka malları, başka işleri, başka imkânları olabiliyor.
 
İşçi ise evinin mutfağını düşünmek zorunda.
 
Otobüs parasını düşünüyor.
 
Çocuğunun ihtiyacını düşünüyor.
 
Düğünde takacağı altını düşünüyor.
 
Elektrik faturasını düşünüyor.
 
Pazardan ne alacağını düşünüyor.
 
Ve bütün bunların ortasında ona “çalışma, emeklisin” deniliyor.
 
Peki bu insan nasıl yaşayacak?
 
İşte burada ekonomi, sosyoloji ve ahlak aynı noktada buluşuyor:
 
Bir insanın emeğini satın almak başka, onun hayatını değersizleştirmek başkadır.
 
İslam'ın emek anlayışı tam da burada önem kazanır.
 
Çünkü İslam'da mesele yalnızca “işçinin ücretini ödedim.” demekten ibaret değildir.
 
Mesele İşçinin alın teri kurumadan emeğinin karşılığını vermektir.
 
Mesele adalettir.
 
Mesele kul hakkıdır.
 
Mesele gücün, paranın ve imkânın insanı başkasının hakkına karşı körleştirmemesidir.
 
Müslüman kimliği neden ahlaki davranışın garantisi olmuyor?
 
Beni asıl düşündüren mesele burasıdır.
 
Camide ön safta duran...
 
Dini eserler okuyan...
 
Kendisini dindar olarak tanımlayan...
 
Müslüman kimliğiyle yaşayan bir insan, aynı zamanda başka bir insanın alın terinin hakkını vermiyorsa burada yalnızca ekonomik bir problem yoktur.
 
Burada ciddi bir ahlak problemi vardır.
 
Çünkü İslam, camide başlayan ve camide biten bir din değildir.
 
Namaz kılan insanın ticareti de İslam'ın sınırları içerisindedir.
 
Kazancı da...
 
İşçisiyle ilişkisi de...
 
Borcu da...
 
Alacağı da...
 
Ölçüsü de...
 
Tartısı da...
 
Sözleşmesi de...
 
Komşusuyla ilişkisi de...
 
İslam insanın yalnızca secdesini değil, hayatını da inşa etmek ister.
 
Öyleyse şu soruyu sormak zorundayız:
 
Camide Allah'ın huzurunda eğilen insan, pazarda ve iş yerinde neden kul hakkına karşı bu kadar dikleşebiliyor?
 
Bu sorunun cevabı yalnızca bireysel ahlaksızlıkta aranamaz.
 
Çünkü burada bir toplumsal paradoks vardır.
 
Servet bir elde toplanırken
 
Kur'an'ın ekonomik ahlakında servetin toplum içerisinde dolaşması, güç ve zenginliğin belirli ellerde sürekli birikmemesi önemli bir ilkedir.
 
Fakat bugün dünyanın birçok yerinde servetin belirli ellerde yoğunlaşması, emeğin ise milyonlarca insan arasında bölünmesiyle karşı karşıyayız.
 
Bir tarafta milyonlar...
 
Diğer tarafta geçinemediği için otobüs ücretini hesaplayan emektar...
 
Bir tarafta milyonluk işler...
 
Diğer tarafta aylarca ücretini alamayan işçi...
 
Bir tarafta kamyonlarla taşınan mallar...
 
Diğer tarafta o malı taşıyan işçinin günlük kazancını hesaplaması...
 
Bu tablo bize şunu sorduruyor:
 
Üreten ve bedel ödeyen neden yoksul, yöneten neden zengin?
 
Elbette her zenginlik haram değildir.
 
Her işveren sömürücü değildir.
 
Her ticaret haksızlık değildir.
 
Fakat zenginleşmenin biçimini, emeğin karşılığını ve servetin nasıl elde edildiğini sorgulamadan “Müslüman toplum” iddiasında bulunmak da yeterli değildir.
 
Çünkü mesele ne kadar kazandığın değil, nasıl kazandığın, kazancını nerede harcadığın ve kazancının içinde kimin hakkının bulunduğudur.
 
Selam ve dua ile...
 
Yazı devam edecek...
 
Engin GÜLTEKİN
Eğitimci-Yazar-Sosyolog
#
Yorumlar (0)
Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.