İKİYÜZLÜ İNSANLARDAN USANDIM
Kişilerin arkasından atandan, Lokmasını çiğnemeden yutandan, Gündemine göre ışık tutandan, İkiyüzlü insanlardan usandım."

Engin GÜLTEKİN
engingultekin33@gmail.com -Bir toplumsal çürümenin, şahsiyet kaybının ve ahlaki savrulmanın muhasebesi
"Kahramanlık kisvetine bürünen, Toplumlarda adam gibi görünen, İkiyüzlü insanlardan usandım.
Kişilerin arkasından atandan, Lokmasını çiğnemeden yutandan, Gündemine göre ışık tutandan, İkiyüzlü insanlardan usandım."
Âşık Beyzade’ye atfedilen bu dizeler, yalnızca bireysel bir sitemin değil, içinde yaşadığımız toplumun ahlaki ve insani sorunlarına yöneltilmiş güçlü bir eleştirinin de ifadesidir. Çünkü bazen birkaç dize, uzun sosyolojik incelemelerin anlatmakta zorlandığı hakikatleri insanın yüzüne çarpar. Bir toplumda insanların ne söylediğinden çok ne yaptığına, hangi değerleri savunduğundan çok o değerlere ne kadar bağlı kaldığına bakmak gerekir.
Bugün bizi asıl yoran, insanların hata yapması değildir. İnsan hata yapabilir, yanılabilir, yanlış bir karar verebilir. Asıl yıpratıcı olan, yanlış yaptığını bildiği hâlde doğruyu savunuyormuş gibi görünmesi; adaletten söz ederken haksızlığa ortak olmasıdır. Hakkı ve hakikati dilinden düşürmezken çıkarları söz konusu olduğunda bunları kolayca terk etmesidir.
Sorun, insanların kusurlu olması değil; kusurlarını erdem gibi sunmaları, çıkarlarını ilke diye pazarlamaları ve ikiyüzlülüğü hayatın olağan bir parçası hâline getirmeleridir.
Bir toplumda ahlaki çürüme başladığında önce kelimelerin anlamı değişir. Adaletsizlik, güçlüden yana olmanın adı olur. Korkaklık, tedbir diye sunulur. Menfaatçilik, akıllılık olarak pazarlanır. Suskunluk, hikmet diye meşrulaştırılır. İlkesizlik ise şartlara uyum sağlamak olarak takdim edilir. Böylece insanlar yalnızca yanlış davranmakla kalmaz, yanlışlarını haklı gösterecek bir dil de üretirler.
İşte toplumsal bozulmanın en tehlikeli aşaması budur: Yanlışın yapılması değil, yanlışın normalleşmesi; haksızlığın işlenmesi değil, haksızlığın savunulmasıdır.
Kur’an’ın eleştirdiği insan tipi sözü başka, özü başka olanlardır.
Kur’an-ı Kerim, insanın yalnızca dışarıdan nasıl göründüğüyle değil, iç dünyasıyla, niyetiyle, sözüyle ve davranışlarıyla ilgilenir. İslam ahlakında insanın değeri, iddia ettiği kimlikle değil, o kimliğin gereğini ne ölçüde yerine getirdiğiyle ölçülür.
Kur’an’ın ikiyüzlülük, riya, haksızlık, gıybet ve çıkarcılık konusundaki uyarıları, bugün yaşadığımız toplumsal sorunları anlamak bakımından son derece önemlidir.
Yüce Allah, Nisâ suresinde şöyle buyurur:
“Ey iman edenler! Kendinizin, anne babanızın ve yakınlarınızın aleyhine de olsa adaleti titizlikle ayakta tutan, Allah için şahitlik eden kimseler olun.” (Nisâ, 4:135)
Bu ayet, adaletin yalnızca işimize geldiğinde savunulacak bir değer olmadığını ortaya koyar. Adalet, insanın kendi çıkarına, ailesine, çevresine ve ait olduğu gruba rağmen bağlı kalması gereken bir ilkedir.
Peki bugün yaşadığımız sorunlardan biri nedir? İnsanların adaleti, kendilerine yapılan haksızlıklar karşısında savunmaları; fakat aynı haksızlık kendi çevrelerinden biri tarafından yapıldığında susmalarıdır. Kendi hakkı söz konusu olduğunda hukuk ve adalet isteyenlerin, başkasının hakkı çiğnendiğinde sessizliğe bürünmeleri, ahlaki tutarlılığın kaybolduğunu gösterir.
Bir haksızlığa, faili kendi tarafımızdan olduğu için sessiz kalıyorsak savunduğumuz şey adalet değil, aidiyetimizdir. Bir yanlışın karşısında, yanlış yapanın kimliğine göre tavır alıyorsak hakikatin değil, tarafgirliğin peşindeyiz demektir.
Adalet, dostumuza da düşmanımıza da aynı ölçüyü uygulayabildiğimiz gün gerçek anlamına kavuşur.
Söylediğiyle yaşadığı birbirini tutmayanların oluşturduğu toplum münafık bir toplumdur. Bu toplum inanmış olsa bile bu taklididir.
Kur’an-ı Kerim, insanın sözleri ile davranışları arasındaki çelişkiye özellikle dikkat çeker:
“Ey iman edenler! Yapmayacağınız şeyleri niçin söylüyorsunuz? Yapmayacağınız şeyleri söylemeniz, Allah katında büyük bir gazap gerektiren bir davranıştır.” (Saff, 61:2-3)
Bu ayetler, ahlaki tutarlılığın önemini açıkça ortaya koyar. İnsanlara doğruluğu tavsiye edip kendisi yalan söyleyen, kul hakkından söz edip başkasının hakkını yiyen, liyakati savunup kendi çevresine ayrıcalık tanıyan, kardeşlikten söz edip insanlar arasında ayrım yapan bir anlayış ciddi bir ahlaki çelişki içindedir.
Bugün toplumsal hayatımızda, siyasette, bürokraside, sivil toplum kuruluşlarında ve kimi zaman dinî çevrelerde karşılaştığımız sorunların bir bölümü tam da bu çelişkiden kaynaklanmaktadır.
İnsanlar ilkeler üzerinden konuşmakta, fakat çıkarları üzerinden hareket etmektedir. Dillerinde adalet, davranışlarında kayırmacılık; sözlerinde kardeşlik, uygulamalarında ayrımcılık; söylemlerinde tevazu, tutumlarında kibir bulunmaktadır.
Oysa insanın gerçek şahsiyeti, kalabalıklar önünde söylediklerinde değil, kimsenin görmediği zamanlarda yaptıklarında ortaya çıkar.
Bir insanın ahlakı, güçlülerin yanında nasıl konuştuğuyla değil, güçsüzlerin hakkını nasıl koruduğuyla anlaşılır. Dürüstlüğü, kendisi için ne kadar doğru söz söylediğiyle değil, aleyhine sonuç doğuracak olsa bile hakikati söyleyip söylemediğiyle ölçülür.
İkiyüzlülük bireysel bir kusurdan toplumsal bir hastalığa doğru evrilir.
Kur’an-ı Kerim, münafıkların davranışlarını anlatırken onların gösteriş ve samimiyetsizliklerine de dikkat çeker:
“Münafıklar, Allah’ı aldatmaya çalışırlar. Hâlbuki Allah onların oyunlarını başlarına geçirendir. Onlar namaza kalktıkları zaman üşenerek kalkarlar, insanlara gösteriş yaparlar ve Allah’ı pek az anarlar.” (Nisâ, 4:142)
Bu ayet, insanın dinî görünümünün tek başına ahlaki olgunluğun kanıtı olmadığını hatırlatır. İbadetin ve dinî söylemin, insanın ahlakına, adaletine ve sorumluluk bilincine yansıması gerekir.
Burada dikkat edilmesi gereken husus, insanları kolayca münafık ilan etmek değil; Kur’an’ın eleştirdiği davranışlardan kendimizi korumaktır. Bir insanın iç dünyası hakkında kesin hüküm vermek bize düşmez. Ancak davranışları, sözleri ve toplumsal sonuçları üzerinden ahlaki bir değerlendirme yapmak mümkündür.
Dinî kavramları kendi çıkarlarına araç hâline getiren, toplumun inançlarını istismar eden, insanların güvenini kazanıp bu güveni menfaati için kullanan anlayışlar, dinin temsil ettiği ahlaki değerlerle çelişir.
Çünkü din, insanın yalnızca görünüşünü değil, vicdanını da inşa etmelidir. İbadet, insanı haksızlığa karşı daha duyarlı, emanete karşı daha sadık, güçsüzün hakkına karşı daha hassas hâle getirmiyorsa insanın kendi manevi muhasebesini yapması gerekir.
Dindarlığın toplumsal karşılığı, yalnızca dinî kavramları kullanmak değil; adaleti, merhameti, dürüstlüğü ve emaneti yaşatmaktır.
Gıybet, kul hakkı ve çıkarcılık ile İnsan ilişkileri çürüme noktasına gelmiştir.
Kur’an-ı Kerim, Hucurât suresinde şöyle buyurur:
“Birbirinizin kusurunu araştırmayın. Biriniz diğerinizi arkasından çekiştirmesin. Biriniz, ölmüş kardeşinin etini yemekten hoşlanır mı? İşte bundan tiksindiniz!” (Hucurât, 49:12)
Gıybet, yalnızca kişiler arasındaki bir nezaket sorunu değildir. Güveni zedeler, toplumsal bağları aşındırır, insanlar arasında düşmanlık üretir. Üstelik kimi zaman dedikodu, hakikati ortaya çıkarmak için değil, bir insanın itibarını zayıflatmak, konumunu sarsmak veya kendi çıkarına alan açmak için kullanılır.
Bir başka sorun da kul hakkının ihlal edilmesidir. Başkasının emeğini sahiplenmek, kamu imkânlarını şahsi çıkar için kullanmak, insanları yanıltmak, liyakat yerine yakınlığı esas almak ve başkalarının mağduriyetinden faydalanmak farklı biçimlerde ortaya çıksa da aynı ahlaki soruya dayanır. İnsan, kendisi için istediği adaleti başkaları için de istemelidir.
Kur’an, ölçü ve tartıda hile yapanları şu ifadelerle uyarır:
“Ölçü ve tartıda hile yapanların vay hâline!” (Mutaffifîn, 83:1)
Bu uyarının ahlaki anlamı, yalnızca ticari ölçü ve tartıyla sınırlı düşünülmemelidir. İnsan ilişkilerinde de ölçüyü bozmak mümkündür. Kendimize gösterdiğimiz anlayışı başkasından esirgemek, kendi hatamızı mazur görüp başkasının hatasını büyütmek, kendi başarımızı abartırken başkasının emeğini küçümsemek de bir tür ahlaki ölçüsüzlüktür.
Elbette ayetin doğrudan konusu ölçü ve tartıda hiledir; bunu diğer alanlara taşırken ayetin hükmünü değiştirmek değil, adalet ilkesinden hareketle ahlaki bir değerlendirme yapmak gerekir.
Toplumsal çürümenin bir diğer boyutu; Siyasette ilkesizlik ve hakikatin çıkarlara kurban edilmesidir.
İkiyüzlülüğün toplumsal sonuçlarının en görünür olduğu alanlardan biri siyasettir. Çünkü siyaset, yalnızca iktidarı elde etme veya yönetme faaliyeti değil, aynı zamanda kamu emanetini üstlenme sorumluluğudur.
Bir siyasetçi adaleti savunurken kendi çevresinin haksızlığını görmezden geliyorsa, yolsuzluğa karşı olduğunu söylerken kendi tarafındaki yolsuzluk iddialarını araştırmaktan kaçınıyorsa, liyakatten bahsederken atamalarda sadakati ve yakınlığı öne çıkarıyorsa ciddi bir ilke sorunu vardır.
Burada eleştiri herhangi bir siyasi görüşe veya partiye özgü değildir. Bu, hangi görüşü savunursa savunsun, kamu gücünü kullanan herkes için geçerli evrensel bir ahlak meselesidir.
Kur’an’ın adalet emri, insanın yalnızca kendisine yakın olanlar için değil, herkes için adil olmasını gerektirir. Dolayısıyla ahlaki tutarlılığın ölçüsü, bir kişinin hangi siyasi düşünceyi savunduğundan önce, savunduğu değerleri kendi davranışlarında uygulayıp uygulamadığıdır.
Siyasetin ahlaktan koptuğu yerde ilkeler araçsallaşır. Dün yanlış sayılan bir davranış, bugün kendi tarafımızdan yapıldığında doğru kabul edilir. Dün eleştirilen bir uygulama, bugün bize fayda sağladığında savunulur. Böylece hakikat, üzerinde uzlaşılması gereken bir ölçü olmaktan çıkar; çıkarlarımıza göre eğip büktüğümüz bir araca dönüşür.
Bir haksızlığı yapanın kim olduğuna bakarak hüküm değiştiriyorsak adaleti değil, tarafımızı koruyoruz demektir.
Toplumun ihtiyacı, kendi tarafının yanlışlarını örtbas eden taraftarlar değil; kimin yaptığına bakmaksızın yanlışa yanlış diyebilen ahlaklı insanlardır.
İslam tarihine baktığımızda, ahlaki tutarlılığın yalnızca teorik bir öğüt olarak kalmadığını, örnek şahsiyetlerin hayatlarında somutlaştığını görürüz.
Peygamber Efendimiz Hz. Muhammed’in (s.a.v.) hayatı, söz ve davranış bütünlüğünün en güçlü örneğidir. O, insanlara merhameti, doğruluğu, emaneti ve adaleti öğütlemekle kalmamış; bu değerleri kendi hayatında da göstermiştir.
Hz. Âişe’den nakledilen bir rivayette, hırsızlık yapan nüfuzlu bir kadının cezasının uygulanmaması için aracı olunmak istendiğinde Peygamberimiz, geçmiş toplumların güçlü kimseleri kayırıp zayıfları cezalandırmaları yüzünden helak olduklarını belirtmiş; kızı Fâtıma dahi böyle bir suç işlemiş olsaydı hukukun uygulanacağını ifade etmiştir.
Bu örneğin verdiği mesaj açıktır: Adalet, kişinin kimliğine, makamına, ailesine veya toplumsal konumuna göre değişmemelidir.
Hz. Ebû Bekir’in halife seçildikten sonra yaptığı konuşmada da yönetimin sınırsız bir ayrıcalık değil, sorumluluk olduğu vurgulanır. Ondan aktarılan meşhur hitabın anlamı şudur: Doğru davrandığı sürece kendisine destek olunmasını, yanlış yaptığında ise düzeltilmesini ister.
Bu yaklaşım, yöneticiyi eleştiriden muaf tutan bir anlayışın tam karşısında durur. İslam ahlakında yöneticinin makamı, onu hakikatin üzerine çıkarmaz; bilakis taşıdığı emanet nedeniyle sorumluluğunu artırır.
Hz. Ömer’e atfedilen adalet örnekleri de bize yöneticilikte tevazu, hesap verebilirlik ve kamu hakkına riayet gibi ilkelerin önemini hatırlatır. Bu örnekleri bugüne taşımanın yolu, tarihî şahsiyetlerin isimlerini sloganlaştırmak değil, onların temsil ettiği ahlaki ölçüleri hayatımıza uygulamaktır.
Çünkü geçmişin büyük insanlarını anmak kolaydır; asıl mesele, onların savunduğu değerleri bugünün ilişkilerinde, kurumlarında ve yönetim anlayışında yaşatabilmektir.
Peki, çözüm nedir?
Ve Nerededir?
Toplumsal bozulmayı yalnızca başkalarının kusurlarını sıralayarak aşamayız. Herkesin ikiyüzlü olduğundan şikâyet eden bir insanın önce kendi sözleriyle davranışları arasındaki ilişkiyi sorgulaması gerekir.
Kur’an, Bakara suresinde şöyle buyurur:
“Siz Kitab’ı okuyup durduğunuz hâlde kendinizi unutup insanlara iyiliği mi emrediyorsunuz? Aklınızı kullanmıyor musunuz?” (Bakara, 2:44)
Bu ayet, ahlaki eleştirinin önce insanın kendisine yönelmesi gerektiğini hatırlatır. Başkalarının yanlışlarını görmek önemlidir; fakat kendi yanlışlarımızı görmezden geliyorsak eleştirimiz de eksik kalır.
Bu nedenle toplumsal bir iyileşme için birkaç temel ilkeye ihtiyacımız vardır. Onlarda şunlardır:
1.Şahsiyet: İnsanların önünde başka, arkasında başka biri olmamak.
2.Adalet: Dostumuza da düşmanımıza da aynı ölçüyü uygulamak.
3.Emanet: Makamı, yetkiyi, bilgiyi ve maddi imkânları kişisel çıkar için kullanmamak.
4.Liyakat: İnsanları yakınlıklarına göre değil, ehliyet ve emeklerine göre değerlendirmek.
5.Hesap verebilirlik: Yanlış yaptığında savunmaya geçmek yerine hatasını kabul edip düzeltmek.
6.Öz eleştiri: Başkalarından beklediğimiz ahlaki tutarlılığı önce kendimizde gerçekleştirmek.
Bunlar yalnızca bireysel erdemler değildir. Aileden okula, sivil toplum kuruluşlarından kamu kurumlarına kadar bütün toplumsal yapıların güvenilirliğini belirleyen temel ölçülerdir.
İnsanların birbirine güvenmediği, sözün değerini yitirdiği, liyakatin yerini kayırmacılığın aldığı ve haksızlık karşısında susmanın alışkanlığa dönüştüğü bir toplumda kurumsal yapılar da zamanla zayıflar. Çünkü kurumları ayakta tutan yalnızca mevzuat ve kurallar değil, o kuralları uygulayan insanların ahlakıdır.
Bu nedenle toplumsal dönüşüm, yalnızca yöneticilerin değişmesiyle değil, yönetme ve yaşama kültürünün değişmesiyle mümkündür.
Hülasa: İkiyüzlülükten yorulmak yetmez, hakikatin tarafında durmak gerekir
Evet, insan bazen kahramanlık kisvesine bürünenlerden, toplum önünde dürüst görünürken kapalı kapılar ardında başka türlü davrananlardan, insanların arkasından konuşup yüzlerine gülümseyenlerden, kul hakkını savunurken kul hakkı yiyenlerden, adaleti yalnızca kendi çıkarına hizmet ettiği zaman hatırlayanlardan usanmaktadır.
Fakat bütün bu yorgunluğun bizi umutsuzluğa, herkesi aynı kefeye koymaya veya ahlaki mücadeleden vazgeçmeye sürüklemesine izin vermemeliyiz.
Çünkü her dönemde çıkarını ilkesinin önüne koyanlar olduğu gibi, bedel ödemeyi göze alarak hakikatin yanında duranlar da vardır. Her dönemde haksızlık karşısında susanlar olduğu gibi, kendi çevresinin yanlışına da itiraz edebilen insanlar da vardır.
Mesele, kusursuz insanları aramak değildir. Mesele, kusurunu kabul eden, yanlıştan dönebilen, verdiği sözün arkasında duran ve adaleti kendi çıkarından üstün tutan insanların çoğalmasıdır.
İslam'ın hedeflediği ahlaki olgunluk da insanın yalnızca iyi görünmesi değil, iyiliği gerçekten yaşamasıdır. Tevhid bilinci, hayatı parçalara ayırmadan Allah'ın emirleri doğrultusunda bütünlüklü bir sorumlulukla yaşamayı gerektirir. İnanç, ahlak, siyaset, ekonomi ve toplumsal ilişkiler birbirinden kopuk alanlar değildir; insanın karakteri bütün bu alanlarda kendisini gösterir.
Bu bakımdan gerçek bir toplumsal dönüşüm, yalnızca sistemleri değiştirmekle değil, insanın değerler karşısındaki duruşunu yeniden inşa etmekle mümkündür. Şahsiyetin, adaletin, liyakatin ve emanet bilincinin yeniden güçlenmesi gerekir.
Çünkü bir toplumun en büyük kaybı, yalnızca adaletsizliğin yaygınlaşması değil; adaletsizliğe alışmasıdır. En büyük felaketi ise yanlışın yapılması kadar, yanlış yapanların kahraman; doğruyu söyleyenlerin düşman ilan edilmesidir.
İşte bu yüzden iki yüzlü insanlardan usandım demek, yalnızca bir şikâyet değildir. Aynı zamanda kendimize yönelttiğimiz bir sorudur: Biz nasıl bir insan, nasıl bir toplum ve nasıl bir gelecek istiyoruz?
Benim özlemim; söylediğiyle yaşadığı birbirini tutan, hakkı kendi aleyhine de olsa savunabilen, makamını değil sorumluluğunu büyüten, başkasının hakkını kendi hakkı kadar önemseyen ve inandığı değerleri hayatının bütününe taşıyabilen insanların çoğaldığı bir toplumdur.
Çünkü hakikatin en büyük düşmanı bazen açıkça karşısında duranlar değil, onu savunuyormuş gibi görünüp çıkarları uğruna terk edenlerdir.
Ve toplumsal değişim, başkalarının ikiyüzlülüğünden şikâyet etmekle değil, kendi hayatımızda hakikatin, adaletin ve ahlakın tarafında durmakla başlar.
İkiyüzlülükten usandım; çünkü sözün değerini, ahlakın itibarını ve insanın şahsiyetini yeniden ayağa kaldırmaya ihtiyacımız var. Usandım; ama hakikatten, adaletten ve insanın yeniden inşa edilebileceğine dair umuttan vazgeçmedim.
Selam ve dua ile...
Engin GÜLTEKİN
Eğitimci-Yazar-Sosyolog


