Şairi Kendi Çağında Anlamak ve Nasihat Şairi Sümmâni
19. yy. Türk edebiyatı; divan edebiyatı, halk edebiyatı ve Batı etkisinde gelişen Türk edebiyatı olmak üzere üç alanda gelişme göstermiştir.

M. Hanefi İspirli
erzurummedya@hotmail.com - 0 537 321 78 98Şairi şiirinden anlamak için yaşadığı çağı, yetiştiği çevreyi, dini anlayışını, büyüdüğü aileyi, benliğini ve tarihini anlamak gerekmektedir.
Şiir hem resimden, müzikten hem de yontudan, arabesk sanattan, felsefeden ve çözümsel düşünceden yararlanır ve ne kadar ustaca düzenlenmiş olursa olsun, çeşitli sanatlardan alınmış bir inceliğin belirgin işaretleriyle birlikte sergiler kendini.
Sebkihindi tarzını bünyesinde barındıran divan edebiyatı dâhil Türk şiiri, büyük oranda bu ilkeler içerisinde hayat bulmuş; Bâkî, Nef’î, Nedîm, Fuzûlî ve binlerce şair, şiiri süslü söz dâhilinde yazmıştır.
19. yüzyıla gelindiğinde devlet yavaş yavaş kudretini kaybederken şiir, sarayın uzağına düşmüş; değişik mahfillerde söylenmeye başlanmıştır. Encümen-i Şuara bunlardan birisidir mesela.
19. yy. Türk edebiyatı; divan edebiyatı, halk edebiyatı ve Batı etkisinde gelişen Türk edebiyatı olmak üzere üç alanda gelişme göstermiştir.
Sümmâni şiirini hem geleneğin güçlü etkisi altında hem de halkın hikmet ve ferasetle sosyal hayatın içerisinde olduğu 19 ve 20. yüzyılların getirdiği hareketliliklerin olumlu, olumsuz etkileri altında kurmuş bir şairdir. Osmanlı coğrafyasının son temsilcisi olan âşıklardan biridir.
Bir köy imamı ile olan tartışmada sazı eline almadan söylediği musammat, beslendiği kaynaklardan birinin de divan edebiyatı olduğunu göstermektedir:
Zeminde kur gönül tahtı, gözetme burcu sarayı
Kaçıncı bâbda âlimsin, bilirsin ilmi imlayı
Ne kafeste mahpus etmiş ârifler dâr-ı dünyâyı
Hemen bir sen mi bilirsin hocam şeriatı garrâyı
Bizi halk eyleyen Hallak bilir âlâyı ednâyı
Sümmâni’nin dâhil olduğu halk edebiyatı alanında ise şiir, neredeyse Orta Asya’dan gelen damar olarak kendine has sesi ve özgünlüğü ile ayakta dururken yaşadığı çağın toplumsal çalkalanmalarına da duyarsız kalmamıştır.
Tortum’da yaşanan deprem için Sümmâni’nin yazdığı Deprem Destanı buna en güzel örnektir:
Kaza-i Tortum’da oldu vukuat
Gören gözler düştü ah u figana
Bin üç yüz dokuzda ettik rivayet
Bunu destan edip saldık her yana
Bu gama müşterek ölüler sağlar
Görenler ah edüp yürekten ağlar
Sarsıldı dereler söküldü bağlar
Her taraf boğuldu toza dumana
Budur son alamet, bozuldu devran
Biçare Sümmâni eylesin figan
Tahammül yok, kaza buna bir destan
Bir eser bıraka cümle cihana
Sümmâni ile aynı çağda şiir söyleyen Dertli, Seyrâni, Erzurumlu Emrah, Ruhsati, Bayburtlu Zihni gibi şairler; divan edebiyatından konu, biçim, ölçü, dil ve mazmunlar yönünden de etkilenmişlerdir.
Sümmâni divan edebiyatının nazım biçimleri olan musammat, müstezat ve murabba şeklinde şiirler yazmışsa da başarılı olmadığı, edebiyat araştırmacıları ve Sümmâni üzerine çalışmalar yapanlar tarafından da kabul edilmektedir.
Bir tatyan ustası olan Sümmâni, halkın istediği şekilde şiir söylediği için bu türlerde, daha doğrusu divan edebiyatında başarılı olamamıştır diye düşünmek yanlış olmasa gerek.
19. yüzyılda Erzurum, Kars, Tokat gibi illerde âşıklık geleneği oldukça güçlüdür ve bir anlamda halkın ilgisi bu âşıklar üzerindedir. Türk edebiyatı alanında çalışanların birçoğunun ilgisini çekmemiş olsa da bu yüzyılda Erbabî, Ümmânî, Zuhûrî, Zûlalî ve Âşık Şenlik hem birbirlerinden etkilenmiş hem de kalıcı şiirler söylemişlerdir.
Elbette bunların arasında Sümmâni şiiri ile ayrı bir yere sahiptir. Âşık Şenlik’in tosun tüccarı olarak kendisi ile atışmaya geldiğini öğrendiği Sümmâni için söylediği, “Gelen tosun tüccarı değildir, söz tüccarıdır.” ifadesi, onun şiirini anlamak için büyük anlam taşımaktadır.
Birçok araştırmacının da vurguladığı gibi Sümmâni bir “Nasihat ve öğüt şairdir.” Yaşadığı toplumda gördüğü, rahatsız olduğu olumsuzlukları şiirleri ile dile getirerek uyarıcılık görevini yerine getirmiştir.
Koşma, divan, destan biçimlerinde eserler veren Sümmâni, bu şiirlerinde sık sık atasözü ve deyim kullanmış; halka mesajını bu yolla iletmiştir. Onun söyleyiş tarzı ve üslubu Sümmâni Ağzı olarak kullanılmaya başlanmıştır.
*
Şairleri yaşadıkları toplumla birlikte değerlendirirken onların ruh dünyasında olup bitenlerin de şiirlerin kuruluşunda bir başka etken olduğunu unutmamak gerekir. Sümmâni ismi anıldığında belki de hiç yaşamamış olan Gülperi karşımıza çıkmaktadır. Âşıklık geleneğinin bade aşamasında hayatını ve şiirini baştan sona etkileyecek olan Gülperi, şairin özellikle lirik koşmalarında ve ayrılık, hasret, aşk temalarını seslendirdiği şiirlerinde ya doğrudan ya da imgelerle kendini göstermektedir.
Şu örneklere bakıldığında ne demek isteğimiz daha iyi anlaşılacaktır:
Güzel sevmek âşıkane âr değil
Öyle bir güzel ki onda hâr değil
Güzel güzel ama sana yâr değil
Aşka cilâ verir gör geç eyleşme
Ya da
Sen şâh-ı mahbûbsun ezel ezeli
Hasret-i âhımdan olmuşum deli
Sevdiceğim sana meyil vereli
Düşürdün âh ile vâh bizim yere
Sümmâni’nin Gülperi aşkı/arayışı insanın iç göğündeki bulutlar gibi yığılmış, onulmaz melankoli değildir. Şairin insanı sarıp sarmalayan, söyleyeceğini hissettirerek söyleyen bir tarzı vardır.
Sabâvetten beri gamlı, kederli olmasına rağmen söylediklerine sahip çıkar ve tasavvuftan aldığı cilve ile şöyle der:
Sümmâni fikrinde figân benimdir
İrade kulundan ihsân senindir
Kime ne yapayım isyân benimdir
Bend eylemiş havf u recâlar bizi
Şiiri şiir yapan yeni buluşlardır. Var etme, buluşların yeşerdiği yerdedir ancak.
Her sanatın kendine göre buluşları olduğu gibi bunların hepsine kaynaklık eden şiirde de yeni buluş, o şiiri ölümsüz kılar. Yeni bir mazmun bir buluştur belki. Yerine oturmuş bir renk, bir eser çapında yepyeni bir orantıdır. Fakat gerçek buluşlar, düşüncelerin ya da duyguların tutuşmasından doğar. Sümmâni’nin şiirlerinde duyguların tutuşması halkla iç içe şiir söylenmesinden kaynaklı olarak zaman zaman sekteye uğramışsa da artık herkesin ezbere bildiği, bestelenmiş ve birçok sanatçının seslendirdiği şu şiire bakalım şimdi:
Ervah-ı ezelde levh-i kalemde,
Bu benim bahtımı kara yazmışlar.
Bilirim güldürmez devr-i âlemde,
Bir günümü yüz bin zâra yazmışlar.
Gönül gülşeninde har oldu deyû,
Hasretlik cismimde var oldu deyû,
Sevdiğim, sevdiğin pîr oldu deyû,
Erbab-ı garezler yâre yazmışlar.
Dünyayı sevenler velî değildir,
Canı terk edenler deli değildir,
İnsanoğlu gamdan hâli değildir,
Her birini bir efkâra yazmışlar.
Nedir bu sevdanın nihayetinde,
Yâdlar gezer yârin vilayetinde,
Herkes diyârında muhabbetinde,
Bilmem bizi ne civara yazmışlar.
Arif bilir aşk ehlinin hâlini,
Kaldırır gönlünden kîyl-ü kâlini,
Herkes dosta yazmış arz-ı hâlini,
Benimkini ürüzgâra yazmışlar.
Olaydı dünyada ikbâlim yaver,
El etse sevdiğim acep el ne der?
Bilmem tecelli mi, yoksa ki kader,
Beni bir vefasız yâre yazmışlar.
Yazanlar Leyla vü Mecnûn kitabın,
Sümmâni’yi bir kenara yazmışlar.
Bu şiirdeki kusursuz söyleyiş, kullanılan imgeler, buluşlar, ses ve işçilik Sümmâni’yi sadece bu şiir ile şair tahtına oturtmaya yeter.
Sümmâni bir halk deyimi içindeki kelimeleri bile o deyimdeki anlam dizisinde kaynaştırmıştır. O kelimelerden o deyimlerdekinden ayrı işlemler, ayrı güçler aranmaz. Çünkü yerli yerine oturmuşlardır. İşlemleri, güçleri, bir bakıma uyandıracakları çağrışımlar bellidir. Bu kelimelerin meydana getirdiği şiirlerle mısralarından meydana gelen şiirler arasında pek büyük bir ayrılık yoktur aslında. Çünkü ikisinde de şairin işi sadece kelimelerle değil, kelime bloklarıyla da olmuştur.
Sümmâni’yi okumak, onun derinliğine vakıf olmak ve yaşadıklarını, aldığı eğitimi, aşk anlayışını, hayata bakışını anlamak için bu şiir üzerinde çalışmalar yapılabilir.
Ervah-ı ezelde levh-i kalemde mısrası ile başlayan derinlik; hayatı, yaşananları, olup biteni sorgulayan bir felsefi duruş ile devam etmektedir. Şair ne kadar olgunsa onu var eden şuur ile ıstırap çeken insan arasındaki sınır o kadar kesindir. Onun dimağı ham maddesini teşkil eden duyguları, olgunluğu derecesinde hazmeder ve onlara yepyeni bir şekil verir.
Ve/veya üzerinden hikmet arayışı ile Sümmâni’yi bir kenara yazmışlar diyerek kenara öyle bir şiir bırakmıştır ki modern şiirin büyük temsilcilerinden bu şiiri okuyanları mutlaka şöyle bir silkelenmiş, okumamışlarsa büyük bir kayıp yaşadıklarını bilmemektedirler.
Vefatının üzerinden 111 yıl geçtiği hâlde kendisinden bahsedilen, tartışmalara konu olan, hakkında tebliğler hazırlanan, şiirleri bestelenen bir isim olmak bile yazdıklarının kalıcı olduğunun göstergesidir.
Geleceğe doğru bir zincirin devam ettirilmesi için geçmişten uzatılan bu halkaların sağlam tutulması gerekmektedir.
Abdulkadir Erkal’ın Âşık Sümmâni Divanı’nda aktardığı bilgiye göre,
“Bir gün Narman’da Çıldırlı olduklarını söyleyen iki kardeşle karşılaşan Sümmâni, onlara Âşık Şenlik’i sorar. Onlar da
-Biz onun torunlarıyız, derler
Sümmâni,
-Torunları olduğunuzu nereden bileyim? Şenlik’ten bir dörtlük söyleyin, o zaman torunları olduğunuza inanayım, der.
-Biz dedemizden bir mısra bile bilmiyoruz ama torunlarıyız, deyince Sümmâni eğilir ve ağlamaya başlar:
-Benim torunlarım da böyle mi olacak, diye dert yanar.”

