Yazı Detayı
12 Şubat 2019 - Salı 19:53 Bu yazı 712 kez okundu
 
GAVUR ALİ
Hasan H.TOKUŞ
hasanhuseyintokusæ@gmail.com
 
 

GAVUR ALİ

Sıddık hoca, İmam Hatip Lisesin de tefsir derslerine giriyordu. Branşında kendisini iyi yetiştirmiş donanımlı bir öğretmendi. Bunun yanı sıra öğrencileriyle kurduğu babacan diyalog sebebiyle de çok sevilen ve saygı duyulan biriydi. Zaman, zaman yakın ilçelerde ve köylere de ki vakıf ve dernekler tarafından sohbetlere götürülür, bu vesileyle inanıp ve yaşadıklarını tebliğ etme fırsatı da bulurdu.

Yine böyle bir toplantıya götürülüyordu. Kendisine mihmandarlık yapan gencin ilçe otobüsüne binerken, kılık kıyafetiyle yörenin kültür yapısına pek uymayan bir genci tartaklarcasına sıkıştırıp, dirsekleyip onu sıranın dışına iterek araca bindiğini ve oturduğu yerden de o genci düşmanvari bakışlarla süzdüğünü fark etti. Gerçi az çok nedenini anlamış olsa da, sohbet sonrası mihmandar Hüseyin efendiyle bunu konuşmayı daha doğru bulmuştu.

Sohbet her zaman ki gibi verimli geçmiş, gençler konuya açıklık getiren sorularıyla da hocanın taktirini kazanmıştı. Hüseyin sohbet sonrası : “ Hocam bizim fakir hanemizi şereflendirirseniz bizi bahtiyar etmiş olursunuz.” Deyince birkaç kişinin itirazlarına rağmen hocanın da tercihiyle Hüseyinlerin yazlığa karar verilmişti. Sıddık hocayla Hüseyin nihayet baş başa kalmışlardı.

Hoca: “ Hüseyin demin gelirken otobüste bir gence pekiyi davranmadığını gördüm. Hayırdır, tanıdık biri mi? Aranızda her hangi bir husumet mi var?” diye sorunca. Hüseyin, olayı o an yaşıyorcasına bir yüz ifadesiyle: “ Ya hocam görmedin mi? O ne biçim kılık kıyafeti vardı. Adam gavur mu, vahabi mi, sapık mı ne olduğu belli değil. Ama kulağında küpesi, kirpi gibi saçıyla, keçi sakalıyla, afedersin ama, concon tavırlarıyla Müslümanlıktan bihaber züppenin biriydi.” Diyerek ,zafer kazanmış mücahit edasıyla, bir yandan da hocanın rahatını temin edecek hizmetleri yapıyordu.

Dışarı da Anadolunun berrak yaz gecelerinden bir gece aralık kapıdan içeriye sızarcasına görünüyor. Uzaktan köpek havlamalarına kapıdaki kangalın cevap yetiştirir gibi hırıltılı sesleri karışıyordu. Hoca, kısa bir dalgınlıktan sonra: “ Hüseyin vaktin varsa bir şey anlatmak istiyorum.” Dedi aynı dalgın biraz da duygusal bir çehre ile.” Ne demek hocam, yeter ki sen anlat ben sabaha kadar da seni dinlemekten usanmam.”

Diye cevap verdi Hüseyin. “ O zaman hele şöyle bir otur yamacıma delikanlı… Yıllar öncesi medrese tahsilimi daha yeni bitirmiş tıfıl bir imam olarak şehir merkezine çok yakın bir köye atanmıştım. Görevimi çok seviyor, iyi bir şeyler yapa bilme adına gece-gündüz kendimi paralıyordum.

Herkesle bire bir görüşüyor ceberut dönemin din ve dindar insanlarımız üzerinde açtığı derin yaraları tımar etmeye gayret ediyordum. Üzerinden her on yılda tanklarla geçilen İslami hayatı yenide tesisi etmek için çalmadığım kapı kalmıyordu. Gerçi elhamdülillah, bu millet imanından, vatanından, al bayrağından hiç kimsenin koparamayacağını biliyordum. Benimkisi unutulan, ötelenen bilgi ve amelleri yeniden hatırlatmak ve yaşatmaya çalışmaktı.”

Hüseyin, lafın nereye geleceğini tam olarak tespit edemese de, hocanın duygulu ve içli anlatması, hele hele her kes tarafından çok sevilen bir hoca efendinin kendi öz hayatından bir hatırasını onunla paylaşması hem hoşuna gitmiş, hem de kendini ayrıcalıklı hmesine sebep olduğundan içten içe gururlandırmıştı.

Sıddık hoca, maziyi aralayan gözlerle anlatmaya devam ediyordu. “ … Evet Hüseyin Efendi, lafı çok uzatan asıl meramını anlatmayı unutur demişler. Biz de san ki biraz öyle yapıyoruz gibi ama her ne ise… köyün halkı müspet insanlardı, beni de çalışmalarımı da hem taktir ediyorlar hemde seviyorlardı. Bir kişi hariç… Gavur Ali

Hüseyin oturduğu sedirde yeni bir heyecanla doğruldu: “ Gavur Ali mi?” diye gayri ihtiyari sordu. Sıddık hoca, istifini bozmadan: “ Gavur Ali ya, Hüseyin efendi Gavur Ali “ Diye yüzüne oturan acıma ve pişmanlık hislerinin halesiyle tekrar etti… “ Gavur Ali köyün kot pantolon giyen, fötr takan ve cami ve cemaatle alakası olmayan, hatta ve hatta Cuma ve bayram namazlarına bile nadiren gelen binamaz birisiydi. Açıktan kimseyle paylaşmasam da – ismi ile müsemma- diye içimden geçirdiğim biriydi.

Yıllar bir birini kovalamış, beş kocaman yılı geride bırakmıştım. Ali efendi hariç tüm köylüyle samimiyetim ilerlemiş dolayısıyla camiye devam eden cemaat sayısı da ilk günlere nazaran oldukça artmıştı. Aliye olan hüsnü zannımı kaybetmiş, onu gavur lakabıyla, sözlü ifade etmesem de baş başa bırakmıştım. Yaz boyunca ortalıkta görünmeyen Ali efendinin yokluğu pek dikkat çekmemiş, ev halkınında köylüden utandığından kimseye haber vermediği hastalığı yine benim sormam neticesinde ortaya çıkmıştı.

Utanma pazarı da olsa toplanıp komşuluk hukuku gereğince ziyarete gittiğimde durumunun hiçte iyi olmadığını görmüş, Allah için üzülmüştüm.” Hocanın anlattıkları Hüseyin'i iyice meraklandırmış, sohbet yarım kalır korkusuyla duvardaki saate bile bakmamaya çalışıyordu. Gün ertesi güne devrolmuş, gece yarısını çoktan geçmiş. Dışarıdaki köpek ve cırıcır böceklerinin sesi kesilmişti. San ki kapı eşiğinden içeriye başını uzatan gece gibi kainatta nefes alışlarını tutarak bu ilginç hatırayı dinliyor, nasıl bir sonla neticeleneceğini merakla bekliyorlardı.

“ Yaz ve peşi sıra güz hızla geçmiş, kar ve tipili günler sokakların yaramaz çocukları gibi uğultuyla mahalle arlarında dolaşır olmuştu. Sağdan-soldan aldığımız haberlere göre Ali efendinin her an o hazırlık yapmadığı sonsuz yolculuğa çıkabileceği söyleniyordu.

Yine soğuk ve bol tipili bir gecenin ilerlemiş saatlerinde, kaldığım küçük imam odasını kapısı kırılırcasına çaldı. Muhtemelen Ali Efendi ölmüştür düşüncesiyle kapıyı açtığımda Nezahat teyze: “ Hocam Ali efendi iyice ağırlaştı, diyor ki hocam bir gelse de başımda Yasin okusa…” deyince, zalim nefsim ve şeytanım bana: “ ya boş ver hoca, şimdiye kadar dinle imanla işi olmadı, nasıl sıkıştı “ gel Kur’an oku” diyor. Allah’ımı kandıracak.

Bırak yaşadığı gibi gebersin gitsin.” Diye iğva verdi bende kandım. Nezahat teyzeye: “ Teyzecim sen git ben gelmeye çalışırım “ deyip yola vurdu. Ee..Hüseyin efendi gençlik var, terbiyeden uzak bir gönül var, daha beteri imamlığın verdiği bir enaniyet var ki, o hiçbir şeye benzemiyor. Senin o çocuğa yaptığın gibi, bende kılığı-kıyafeti değişik olup birde namazla niyazla alakası olmayan birini gördüm mü, iç dünyamdan kafir mührünü anlına yapıştırıp, cehenneme postalıyordum.

…. Eh tabi ki gitmedim tekrar sıcak yatağıma süzülüverdim. O gece Nezahat teyze iki kez daha geldi yalvaran bakışlarla gelip Ali efendini yasin okumamı istediğini söyledi bende hep bir bahaneyle geçiştirip gitmedim. Tabi sabah namazı peşine öldüğü haberi geldi. Köylülerinde gönülsüz tavırlarıyla son vazifemizi yapmak üzere hazırlıklarımızı yaptık. Gasilhane de cenazeyi hazırlamaları için birkaç kişi içeri girdiğinde, yüzleri sapsarı bir şekilde dışarı çıktılar. Şaşırmıştım: “ Ya gençler ne oldu bakın eğer iğrenç ve kötü bir durumu varsa sakın kimseye söylemek yok.

Bu cenazeyi yıkayanların sırrıdır faş edilmez” dedim. Bana göre Ali efendiyi kimbilir Allah ne korkunç bir simayla teneşire uzatmıştır ki her kese de ibret olsun. Gençler: “ Hayır, hayır hocam bildiğiniz gibi değil hele bir gelin içeriye “diye beni gasilhaneye çektiler…

Aman Allah’ım gözlerime inanamıyordu Hüseyin efendi evladım! Teneşirde yatan Gavur Ali olamazdı. O nasıl bir sima? Floresans lambası gibi adeta ışık saçıyordu. Yarı aralık gözler ve tebessüm eden bir çehreyle her an canlanacak tazelikte bize bakıyor gibiydi. Ya o tarifi imkansız koku, hepimizi kendimiz den geçiriyordu.

Benim gibi her keste şaşırmış, tüm köylü bir tas suda biz dökelim diye sıraya girmişti. Zannedersem çoğu da benim gibi Ali efendi hakkında ki su-i zannımız dan dolayı içten içe tövbeler ediyor ve utancımızdan bir birimizin yüzüne bakamıyorduk. Defin ve taziye merasiminin son gününden sonra, utana sıkılı Nezahat teyzeye gittim. O gün okumadığın yasini ve öldükten sonra okuduğum hatmi şerifin duası okuduktan sonra utana sıkılı: “ Nezahat teyze! Allah rahmet etsin Ali efendinin hüsnü zannımızın oluşmasına vesile olan güzel bir cenazesi vardı.

Adeta şehitlerin cenazesine benzer halleri vardı. Allah aşkına söyle Ali efendinin bizim bilmediğimiz bir ameli mi vardı?” Nezahat teyze: “ Yoook hocam, Ali bildiğiniz Aliidi. Yani kendi hariç kimseye zararı olmayan, kimse hakkında dedikodu etmeyen ama ameli, ibadeti yok denecek kadar zayıf biriydi. Yalnız…”

Yalnız ne..Nezahat teyze diye merakla sordum. “ Yalnız..hocam o gece beni size üç kez gelsin yasin okusun diye gönderdi ya…” o öyle dedikçe Hüseyin efendi, utancımdan yerin dibine girip girip çıkıyordum. Neyse…Nezahat teyze: “ İşte en son çağırışım da da gelmeyince, Ali:” Hoca haklı be Nezahat gavur gibi bir hayat yaşayana başka ne yapılır ki..” Dedi ve. “ Hanım bana yardım ette bir abdest alayı.” Abdestini aldırdım daha sonra kendisini yatakta kıbleye doğru çevirmemi söyledi, onu da yaptı ve ağlayarak tövbe etti en sununda da:

“ Ey Rabbim! Ey Merhameti gazabını geçen Mevlam! Abdestli, namazlı-niyazlı kulların zaten hazırlıklı ama Ey Allah’ım! Zatına benim gibi günahkâr birini affetmek yaraşır. Ey her kes tarafından terk edilenleri bile terk etmeyecek kadar gani olan Allah’m Habibin hürmetine beni bağışla…” dedi ve öylece ruh teslim etti. “

“ Meseleyi anlamıştı Ali o yüce ve engin kapıyı öyle bir yokluk ve hiçlikle tıklatmıştı ki, kapı sahibi de onu mahcup etmemiş bizim gibi amelleriyle gururlananları mahcup etmişti.” Hüseyin Sıddık hocanın ne demek istediğini gayet iyi anlamış, şimdide o genç için içi pişmanlıklarla dolmuştu.

Öyle ya, akibeti meçhul varlıklarız, elbette bu yol amelsiz olmaz, bu tür hadiselerde nadirattandır. Her kes hazırlığını yapmakla mükelleftir fakat kimsede amelinden dolayı cennete gitmez ola ki Mevlanın affı ve mağfireti yetişe…

  

 
Etiketler: GAVUR, ALİ,
Yorumlar
Haber Yazılımı