Yazı Detayı
10 Temmuz 2020 - Cuma 23:43 Bu yazı 346 kez okundu
 
Erzurum’dan Edirne’ye Oradan Balkanlara (I)
M.Hanefi İSPİRLİ
m_h_ispirli@hotmail.com
 
 

Hayatımdaki tek Sivil Toplum Kuruluşu olan, 28 yıldır üyesi olmaktan gurur duyduğum Türkiye Yazarlar Birliği’nin 40.Yıl faaliyetlerinden “Edirne’den Mostar’a Kültür Kervanı”nda yer alacak olmanın heyecanı ile Bismillah diyerek Erzurum’dan İstanbul’a doğru yola çıkıyorum.

Ömer Seyfettin’in Genç Kalemleri’ni, Yahya Kemal’in ilham kaynaklarını, Mehmet Akif’in yurdunu, Rodop Dağlarını, Meriç’in geldiği yeri, çocukluğumda beni ağlatan tarih okumalarımdaki Kosova’yı görmek. Şehirler, nehirler ve şairler geçiyor gözümün önünden.

Edirne’den Mostar’a kadar gideceğimiz yolu harita üzerinde çizerken nelerle karşılaşacağımı, 40 yıldır hikâyelerini dinlediğim, filmlerini seyrettiğim, belgesellerden anlamaya çalıştığım; Kırcaali’yi, Filibe’yi, Gümülcine’yi, Ohrid’i, Prizren’i, Priştina’yı, Bar’ı, Mostar’ı, Aliye’nin Bosna’sını, göç göç olanları, savaşlarda şehit olanların yakınlarını, muharebe alanlarını, camileri, kuleleri görecek olmanın buruk heyecanı yüreğimde gezinip duruyor.

Evlad-ı Fatihan’ın torunlarına doğru, at nalları yerine otobüs lastiklerinin uğultusu arasında yola koyulduğumuzda, Türkiye’de görmediğim birkaç ilden biri olan Edirne’yi de görecek olmak, Selimiye’ye selam vermek, Meriç ile hemhal olmak duygusu kucaklıyor beni.

Neredeyse 20 yıl olmuş bu kadar uzun bir yolculuğa otobüsle çıkmamışım. Bir yandan da onun endişesi ile İstanbul’un artık şehir, kent, metropol, megapol gibi tanımlamaların sınırlarını yıkıp attığı havasından uzaklaşmış olmanın keyfi ile Kervandaki diğer dostlardan tanımadıklarımı tanımaya çalışarak yola revan oluyoruz.

Şimdi hangi türküyü mırıldanmalıyım? Ya da hangi ağıtı dillendirmeliyim?

Kırcaali’de derin nefes alıp başlamak…

Kırcaali bana 1989’da gazetecilik yaptığım yıllara götürüyor. Bir grup Türk trenle buradan Erzurum’a getirilmişti. Büyük bir zulüm vardı ve bu gezide sık sık dinlediğim hikâyelere göre de biz hakkıyla hmemiştik bunu. İşte o zulümden kaçan soydaşlarımızın gözlerindeki şaşkınlığı, endişeyi, hüznü hatırlıyorum birden.

Kırcaali Müftülüğünün olduğu caminin bahçesinden içeri girdiğimizde bu şehre ismini veren Kırcaali’nin kabrine 500 yıllık bir selam veriyoruz.

Kırcaali Bölge Müftüsü Beyhan Mustafa Mehmet’in söylediğine göre mütevazı kabir yerine bir türbe yapmak için çalışıyorlarmış. “Gerekli mi acaba?” diye düşünmeden edemedim…

Pazar yerinde bir kahve içmek için oturduğumda televizyonun TRT1’e ayarlı olduğunu görünce gülümsüyorum. Kendimi Türkiye’deki herhangi bir kır kahvesinde hissediyorum zaten.

Bir ara yanıma yaklaşan dilenci kadının, “ekmek parası!” diyerek uzattığı el ile ürperiyorum. Bir şiir çıkabilir bu seslenmeden. “Ekmek Parası…” “Ben de Türk Lirası var!” diyorum. “Olsun paradır!” deyince isteğini yerine getiriyorum.

Burada hiç unutmayacağım, hikâyesi ile de dilden dile dolaşan 15. yüzyıldan kalma ve geçmeli, hiç çivi kullanılmadan ahşap mimari usulü ile inşa edilmiş Yedikızlar Camii’nde öğle namazını kılıyoruz.

Kırcaali’de komünist sisteme direnişin önemli isimlerinden Nuri Turgut Adalı’nın kabrini ziyaret ederken nice kahramanların buraları yurt tutmaya devam etmek için ne fedakârlıklarda bulunduklarını bir kez daha anlıyorum.

Kırcaali’nin ekonomik çarkları, Batı Avrupa veya Türkiye’ye göç edenlerin gelip gitmesiyle dönüyor gibi. Konuştuğum birkaç kişi, Türk nüfusun köylerde yaşadığını, şehir merkezinde azınlık duruma düştüklerini söylüyorlar. Bu politika bilerek yapılmış belli ki.

Bu denge, aslında Batı Trakya Türklerinin hepsi için geçerli hale getirilmiş.

Filibe, İstanbul’un Fethini Gören Şehir …

Evliya Çelebi’nin ifadesiyle "Dokuz adet, yamru yumru boz kayalık tepeler üzerine, dereler arasına kurulmuş” Filibe’de 17. yüzyılda 53 cami, 70 okul, 9 medrese, 7 daru-ül-kurra, 11 tekke, 8 hamam, 9 han, kervansaray varmış.

Gözlerim bunlardan kalanları arıyor. Çoğu artık yok.

Osmanlı’dan kalan belli başlı önemli yapılardan biri olan Hüdavendigar Camii. İsminden de anlaşılacağı gibi Murat Hüdavendigar yaptırmış. İstanbul’un Fethini görmüş bir mühür, yapım tarihi 1425.

Camide bulunan bütün nesneleri yok sayarak, zihnimde 600 yüzyıl öncesine gidiyorum. Mihrapta caminin ilk imamları, sağımda solumda bütün haşmeti ile Osmanlı evlatları huşu içerisinde secdedeler. Kılıçlar duvara dayanmış, sarıklar salınmış..

Onlarla birlikte rükûya, secdeye varıyorum. Ellerimizi aynı anda duaya kaldırıyoruz. Yarabbi dualarımızı kabul eyle!

Bütün hasretimle dalıyorum sokaklara. Osmanlı evlerinin, o boğmayan mimarinin arasında, gökyüzünü göre göre dolaşıyorum. Kendimi Anadolu’nun bir şehrinde hissediyorum.

Kervan yolcuları ile birlikte Filibe’nin eski evlerini geziyoruz. Kalesinin ve tarihi eserlerinin bulunduğu “eski şehir” ziyaret ederken yine yalın kılıç Osmanlı erlerini görüyorum etrafımda.

Kalenin bulunduğu Nevbet Tepe ile Cambaz Tepe ve Taksim Tepeye çıktığımızda da yalnız değilim yine.

Filibe Mevlevihanesi'ne geçtiğimizde selamımız “hu” oluyor. Yüzyıllardır “hu”. Şimdi “hu” sesleri yerini çatal-bıçak seslerine bırakmış.

Zamanımız az, daha gidecek çok şehir, görecek çok nehir var.

(Devam Edecek)

 
Etiketler: Erzurum’dan, Edirne’ye, Oradan, Balkanlara, , (I),
Yorumlar
Haber Yazılımı