Pazar, 23 Temmuz 2017

Alvarlı Efe Hazretleri, bir şiirinde aynen şöyle diyor: “Gayretsiz milletin çerağı yanmaz.”

Evet, gerçekten de bir milletin gayretsiz, amaçsız ve hedefsiz olması, zulmün karşısında sessiz kalması, dindaşlarına ve soydaşlarına sırtını dönmesi o milletin ışığını da aydınlığı da söndürecektir.

Aslında bu yazının başlığını “Türkiye, Suriye’ye Neden Müdahale Etmelidir?” olarak düşünmüştüm. Ama Efe Hazretleri’nin bu şiirini okuyunca fikrimi değiştirdim ve bu mısradan yola çıkarak Türkiye’nin Suriye’ye yönelik siyasetini bir değerlendirelim istedik.

Suriye… Şöyle tarih sayfalarını biraz karıştırdığımızda ve Osmanlı tarihine bir göz attığımızda, bu ülkenin tarihi serüvenini biraz olsun anlayabiliriz. Osmanlı idaresi altındaki bu vilayet, uzunca yıllar huzur içerisinde yaşamış, halklar birbiriyle kaynaşmış, kültürel ve ekonomik anlamda Osmanlı ülkesine faydalı olmuş bir vilayet olarak tarih sayfalarında yer almıştır. Osmanlı Devleti’nin özellikle son dönemlerinde yani I. Dünya Savaşı’yla birlikte Arap ülkelerinin yerel yönetimleri, İngilizlerin kurduğu milliyetçilik tuzağına düşmüş ve neticede Suriye’de bu tuzaktan nasibini almıştır. Osmanlı idaresinden ayrılmak her ne kadar o dönemin yerel yönetimleri açısından bir başarı olsa da tarih, bu ihanetin bedelini onlara ağır bir şekilde ödetmiştir. Ortadoğu’da yaşanılan savaşlar, mezhep kavgaları, ekonomik çıkarlar, bu coğrafyada yaşayan milletlerin/Arapların birbirlerine düşmesine sebep olmuş ve sonuç itibariyle İsrail ve Batı ülkelerinin sinsi planlarıyla birlikte bu ayrılıklar, kıskançlıklar, nefretler daha belirgin bir hale gelmiştir.

Peki, şu anki süreçte Türkiye, sınır komşusu olan bu ülkeye neden müdahale etmelidir? Veya Türkiye, tehdit olarak gördüğü bu ülkeye savaş açmalı mıdır? Bu can alıcı soruların cevabını nedenleriyle birlikte açıklamaya çalışacağız.

Suriye Devleti, bağımsızlığını kazandıktan sonra Türkiye’ye karşı içten içe bir nefret beslemiş ve eline geçen ilk fırsatta da bu nefretini açığa vurmuştur. PKK terör örgütünün kendini ispat etmeye çalıştığı yıllarda Hafız Esat, Beka Vadisi’nde bu örgüte ve örgütün üst düzey yöneticilerine kucak açarak, bir nevi bu örgütün sivrilmesine sebep olmuştur. Dönemin Genelkurmay Başkanı tarafından uyarılan Suriye yönetimi, bu uyarının ciddiyetini anlayarak terör örgütünü kendi sınırlarından dışarıya çıkarmaya çalışmıştır. Ama Suriye yönetiminin ülkemize yönelik sinsi planları bugüne kadar hep süregelmiştir.

Baba Esat’ın ölümüyle birlikte tahta geçen Beşar Esat, her ne kadar ülkemizle dostane ilişkiler kurmaya çalışsa da bu yapmacık duruş, çok geçmeden kendini ele vermiş ve 2011 yılı itibariyle ülkede başlayan iç savaşla birlikte, Türkler/Türkmenler hedef tahtasına konulmuştur. Beşar Esat’ın, varil bombalarıyla halkını katletmesi, binlerce Suriyelinin göçmen durumuna düşmesi, İsrail, ABD ve diğer Batılı devletlerin ajanlarının bu ülkede cirit atması durumun ne kadar vahim olduğunu ortaya koymaktadır. Hiç kimse ama hiç kimse bu saatten sonra Esat’ın masum ve haklı olduğunu kanıtlayamaz. Çünkü Esat ve rejimi, sırf iktidar hırsıyla masum insanların ölümüne göz yummakta ve Batılı devletler de buna çanak tutmaktadırlar.

Peki, Türkiye devleti bu durum karşısında ne/neler yapmalıdır. Öncelikle söylemek gerekirse, ülkemiz Suriye’deki iç savaşla birlikte dik bir duruş sergilemiş ve Beşar Esat’ın yönetimden uzaklaştırılması gerektiğini savunmuştur. Elbette ki bu duruş, haklı gerekçelere dayanmaktadır. Çünkü Esat rejimi, iktidarın devamı için Batılı devletlerle işbirliğine gitmiş ve günahsız, masum binlerce insanın ölümüne sebebiyet vermiştir. Aynı şekilde Esat’ın ülkesini kaosa sürükleyerek çevresindeki ülkelere zarar vermesi de Müslümanlıkla bağdaşmayan tutumunu da ortaya koymaktadır. Esat ve ailesinin, Nusayrilik inancına sahip olması, İslam ile bağdaşmamakta ve bu nedenle Suriye’de yaşayan Müslümanlar, bu inanca sahip olanların hedef kitlesini oluşturmaktadır.

İkinci önemli konu ise, bugün Suriye içerisinde IŞİD adıyla ortaya çıkan terör belasıdır. Halifeliği ilan ederek insanları bu sözde halifeye biat etmeye çağıran bu eli kanlı örgüt, aslında İsrail, ABD ve İngiliz istihbaratlarının ortaklaşa kurduğu bir terör örgütüdür. NSA ajanı Edward Snow’den: “IŞİD bir ajan örgütüdür. ABD, İngilitere ve İsrail’in istihbarat teşkilatları ortaklaşa kurdu. Ortadoğu’da denge ve tehdit unsuru olmasını planladılar. Bu örgüt, İsrail’in amaçlarına hizmet ediyor. Üç ülkenin tek hedefi, İsrail karşıtı gruplardır. Ortadoğu’daki örgütleri kendi içlerinde savaştırıyorlar.” diyerek aslında bu örgütün amacını da hedefini de açıkça ortaya koymaktadır. IŞİD’in, özellikle Türkiye sınırına yakın bölgelere saldırması ve bu bölgelerde yaşayan Araplar ile Türkmenleri göçe zorlaması, sözde bir Kürt devletinin kurulmasını temellendirecek ve böylece İsrail’in güvenliği, açılan bu koridorla sağlanmış olacaktır. Çünkü İsrail, yıllardır Ortadoğu’da huzursuzluk yaratmış ve etrafındaki Müslüman ülkelerin kalbine bir hançer gibi saplanmıştır. Durumun vahametini anlayan İsrail/ABD, ülkemizin güneyinde bir Kürt devletinin kurulmasına onay vererek hem kendi güvenliklerini sağlama alacak hem de yer altı kaynaklarından istedikleri şekilde istifade edeceklerdir. Dolayısıyla Türk devleti, her şeyi göze almalı -gerekirse savaşı dahi- ve bu duruma izin vermemelidir.

İsrail/ABD’nin bu hedefe ulaşmadaki bir diğer taşeronu ise, bu bölgede yaşayan masum Kürtlerdir. YGP/PYD/PKK üçgeniyle bu bölgedeki insanları korkutan, yurtlarından eden ve gerekirse ölüme terk eden bu taşeron örgütler, yıllardır yaptığı gibi yine Batılı güçlere çalışmakta ve onların hedeflerine hizmet etmektedirler. Çünkü bu örgütler markisst/ataist bir düşünce yapısına sahiptir. Amaçları da Müslüman olan Kürtleri ataistleştirmek ve Batılı güçlerin kucağına atmaktır. Aslında bu örgütlerin amacı, bir devlet kurmak değildir. Bugün baktığımızda ülkemizde de başka ülkelerde de yaşayan Kürtlerin bir devleti zaten vardır. Türkiye’de, Irak’ta, İran’da, Suriye’de yaşayan Kürtler, zaten bu ülkelerin asli vatandaşlarıdır ve devlet kurmak ve yönetmek gibi bir amaçları da yoktur.

Türkiye, özellikle son dönemlerde gerek IŞİD’e gerekse bu bölge faaliyet gösteren terör guruplarına yönelik dik ve haklı duruşuyla takdir kazanmış ve zulme maruz kalan binlerce insana ev sahipliği yapmıştır. 2 milyona yakın Suriyeli bugün ülke topraklarında yaşamakta ve hayata tutunmaktadır. Bununla birlikte son bir hafta içerisinde 189 bin Kobanilinin ülkemize giriş yapması, 5 ay içerisinde 2 bin tır dolusu yardımın oradaki insanlara ulaştırılması ve Peşmerge’nin geçişine izin verilmesi gibi yardımlarıyla Türk devleti, bölge insanına gereken değeri vermiştir. Ülkemizin bu duruşu, elbette ki birilerini rahatsız etmiş ve batı medyasının etkisiyle de ülkemiz “terörist” ülke olarak lanse edilmiştir. Hâlbuki hem o bölgede yaşayan insanlar, hem de ülkemizdeki felaket tellalları, Türk insanının ve Türk devletinin, tarih boyunca mazlumun yanında yer aldığını çok iyi biliyorlar. Ama iç ve dış mihrakların bölge üzerindeki sinsi planları, Ortadoğu’nun kan gölüne çevrilmesine neden olmuştur. İşte tam da bu noktada bölgede yaşayan Kürtlere önemli görevler düşmektedir. Devlet kurma hayaliyle kandırılan bu gruplar, hem kendi insanlarını hem de yaşadıkları bölgeyi ateş çemberinin içerisine atmaktadırlar. Bu bölgede yaşayan Kürt kökenli kardeşlerimiz, Batılı devletlerin oyunuyla bu tuzağa düşmemelidir. Burada yaşayan insanlar da biliyorlar ki onların Batılı devletler karşısında bir önemi yoktur. Bu bölgenin önemi yalnızca yer altı kaynaklarından ve İsrail’in güvenliğini sağlamaktan ileri gelmektedir.

Özetle söylemek gerekirse, Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşuyla birlikte “Yurtta sulh, cihanda sulh” anlayışıyla hareket eden idari yapı, ne yazık ki günümüz şartları gereği bu düşüncesinden vazgeçmelidir. Çünkü günümüzde devletlerarasındaki çıkar çatışmaları, bu düşüncenin de çürüdüğünü kanıtlar niteliktedir. Dünya barışına katkı sağlamak amacıyla kurulan Birleşmiş Milletler, etki alanını yitirmiş ve tamamen taraflı bir yapı haline gelmiştir. Bununla birlikte insan hakları örgütleri, işlerine geldiği gibi davranmakta ve kendinden olmayanları dışlar bir pozisyon sergilemektedir. Dünya üzerinde sergilenen bu tabloyu bir bütün olarak ele aldığımızda Türk devleti, tehdit olarak gördüğü tüm yapılanmalara karşı ciddi bir duruş sergilemeli ve bunu dünya kamuoyuna deklare etmelidir. Unutmayalım ki savaş, kuru bir toprak parçası için değil, ulvi gayeler için yapılmalıdır. Ancak o zaman, verilen bir mücadele gerçek gayesine ulaşmış olur.

Necip Fazıl bir şiirinde: “Yüzüstü çok süründün, ayağa kalk, Sakarya!” diyerek bir milletin uyanışını tetiklerken, bizlerde son olarak şöyle diyoruz:

“Doksan yıldır iyi uydun, ağaya kalk Türkiye…”

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile