Yazı Detayı
07 Aralık 2018 - Cuma 21:35 Bu yazı 2503 kez okundu
 
BEN
Hasan H.TOKUŞ
hasanhuseyintokusæ@gmail.com
 
 

Cami şadırvanının karşısında ki bank da oturmuş sabahın ilk saatlerindeki sakin günü dinliyordu. Suyun hayat bahşeden şırıltısı, minik serçelerin tedirgin tavırlarla su içmesi, mevsimin kendine has sabah esintisiyle nazlı nazlı salınan salkım söğüt’ün yerlere kadar uzanmış dallarını seyrediyordu.

Sanki sabaha kadar el açmış, dua etmiş Hak aşığı bir derviş gibi yorgunluktan kolları yana düşmüş gibi hayal etti salkım söğüdün yere sarkan dallarını. Çok uzak olmayan bir yerden yankılanan ince cırtlak ve boğulur gibi sesiyle öten horozun düğüm düğüm hırıltılı nidası daha yeni ergenliğe adım attığını kulağımıza fısıldıyordu. Manidar tebessüm etti “ tıpkı yeni buluğa ermiş delikanlı gibi bunlarda zaar. Baksana sesi çatallı çıkıyor…” diye düşündü.

Kaç yıl olmuştu bu dergaha sığınalı? 5-10 belki de daha fazla… “ bunca yıl az mı? Nasılda geçti…”   daha dün gibiydi… Yaşadığı onca problemden bunalarak canını buraya atmıştı. “ Ne canı… Cendeğini, cendeğini…” dedi o günlerin çetinliğini düşünerek.

“ Cendek “ denince hatırına şeyhinin şeyhi olan Hacı Hayrettin Efendinin, dergaha, derse devam etmenin ehemmiyetini göstermek için söylediği: “ Bak oğul! Yerinden kalkamayacak kadar hasta bile olsan bir iki kişiye söyle seni sırtlayıp derse getirsinler canını cendeğini dergaha atıp gitsinler “ sözü geldi. İlk kez duyduğumda bu “ cendek – leş “ tabiri nefsime ağır gelmişti ama bu gün bu tabire hak veriyordu. “ Öyle ya helal lokmayla beslenmeyen Hakkın zikriyle pişmeyen vücut “ cendek/leş” değil de nedir ki “ demişti.

Ahalinin aşırı zayıflığından dolayı “ Bican “ lakabı taktığı Hafız Zinnur Efendi Hz.lerini düşündü “ O olamasaydı kim bilir şimdi ne olmuştum. Elimden tuttuda bu fani hayattan zayi olmaktan kurtardı. Allah ondan ebeden razı olsun “ dedi. Minnet ve şükran dolu bir gönülle göğsünden dışarı çıkmak için zorlanan nefesini “ Ya Hak! “ diye salıverdi.

Tekrar gönlü ve gözü dışa yöneldi. Derin bir nefes çekti. Akşam ki darbeli cehri zikirle yırtılan çiğerlerini temiz bol oksijenli bir havayla suladı. Şadırvanın etrafında ki serçeler çoğalmıştı. Salkım söğüdün şadırvana yakın bir dalında tüneyen saksağan kuyruğunu dengesini sağlamaya çalışan ip cambazının elindeki denge çubuğu gibi aşağı yukarı ölçülü ahenkle indirip kaldırarak etrafı izliyordu.

Serçelerin şadırvanın akıntısında ki banyoları ve hiç bitmeyen tedirginlikleriyle tedbirli etrafı kolaçan etmeleri hoşuna gitmişti…

-Adil Efendi ne yapıyorsun kardeş… Selemun Aleyküm…

-Ve Aleykumü Selam Nizam ağabeyim… Hiç işte sabah namazından sonra… ne bileyim işte durup kaldım şuracıkta…

-İyi iyi bir derdin olmasın da..

-Yok, hamdolsun ağabeyim.

Kahvaltı saatine kadar kısacık bir zaman dilimi de olsa beraberce sessizce oturdular. “ İyi bir insan “ dedi içinden Nizam Efendi için. Oda kendi gibi Bican Efendi Hz.lerine kapılanmış kimsiz kimsesiz dervişlerdendi. Ayrı ayrı firmalarda da olsalar o da geçici işci olarak bir yerde çalışıyor mesai sonrası gelip dergah da kalıyordu. Bu şekilde beş on kişi Allahualem vardılar. “ Allah’a şükür “ dedi huşu ile “ Binlerce insan var köprü altlarında, parklarda hayatlarını bu çirkeflikle kaybedip giden. Bu anaforda hayatın rutubetli iğrenç dehlizlerinde yiten insanları düşündü.

Tekrar “ Binlerce şükür Ya Rabbi sana “ dedi yüzü ışıldadı. Her zaman ki gibi şevkle çalıştığı Belediyeye doğru yola çıktı. Temizlik işlerinde çalışıyordu. Sokakları kaldırım kaldırım tanıyordu. Bir evi süpürür gibi özenle yolları süpürür, park ve bahçelerde ki mıntıka temizliğini çimleri tararcasına parmaklarıyla en küçük kağıt, çekirdek kabuğuna varana kadar temizlerdi.

Bican Efendinin haftalık zikir ve sohbetlerini dört gözle iştiyakla beklerdi. Hele şeyh efendi “ Adil nasılsın evladım?” diye birde hal hatır sormuşsa deyme keyfine o hafta aşkla, muhabbetle, sevinç ve sürurla öyle çalışırdı ki temizlik şefi:

-Ooo Adil Efendi yine efendi hazretlerinden iltifatı kapmışsın belli… Diye takılırdı.

                                                      *****

İşin biraz uzun sürmesinden dolayı dergaha gecikmiş haliyle sohbetin başına yetişememişti. Efendi Hz.leri her zamanki gibi o mütebessim çehresiyle heyecanla sohbetini sürdürüyordu. Dergah da mukim olanlarını dışında kalan olur diye tedbiren alınan battaniyelerin yığıldığı yüklüğün yan tarafına sıkışıverdi.

Efendi hazretleri dervişlerin güvenilir olması gerekliği hakkında ki sohbeti ön safları yalayarak kulağına ulaşıyor oradan da gönül kapılarını aralayarak iç dünyasına yayılıyordu.

-Aziz kardeşlerim! Bu yol aşk yoludur, halkın yükünü yüklenmek ama kimseye yük olmama yoludur. Büyük mutasavvıf Sehl b. Abdullah derki: “ Dervişlik yolunun esası 7 dir:

1.si Kitab-ı İlahiyeye sarılmak

2.si Hz. Peygambere (s.a.v.) uymak.

3.sü Helal lokma yemek.

4. sü Başkalarına eziyet vermemek.

5.si Günahlardan kaçmak.

6.sı tevbe etmek

7 si ise görevleri yerine getirmektir.

Elbette başka zatlar daha birçok maddeler ekleyerek dervişliği vasıflandırmışlardır. Bunların hepsi güzel ahlak başlığı altında toplanır. Kardeşlerim! Yani sofi güzel ahlak sahibi güvenilir insan demektir. El hasılı insanlar size bakarlar, siz yaşantınızla samimi mümin nasıl olur onu göstermeniz örnek olmanız gerekir.

Biz İslam’ın özünden ve o kutlu dönemden asırlardır uzaklaştığımız için kamil manada mümin nasıl olunuru unuttuk. Dolayısıyla az-bucuk dinini diyanetini yaşamaya çalışan, kılık kıyafetiyle de ilk asrın ve sonrasının mümin ve muttakilerini andırdığımız için halk bizlere güvenir ve itimat eder. Onun içindir ki biz herkesten daha çok titiz davranıp bu yolun gerçek yolcuları olan Hak ehli sofilerine leke getirmememiz lazım. Hani anlatırlar:

Zamanın birinde tapulu birkaç köyü olan çok zengin misafir perver bir zat ve o zatında dillere destan bir kıratı varmış. Ki gözünden gözüne inanmaz, bakımını kimseye bırakmaz, her bir şeyini kendi yaparmış. Haftada bir kasabaya alışverişe gittiğinde alışverişini yaparken dahi yularını elinden bırakmazmış.

Aynı asırda hırsızlıkta mahir biri bu methiyeyi duyunca atı çalmayı kafasına koymuş. Günlerce düşünmüş. Ağanın ata bakmaya hangi saatlerde gittiğine, alışveriş için bindiğinde nerde konaklayıp neler yaptığını iyice inceden inceye araştırmış, planlar yapmış, akabinde ağanın dervişlere çok güvenip hürmetkâr davrandığını, onları ağırlayıp hizmet etmeyi sevdiğini öğrenmiş. Dolayısıyla o çirkin emeline ulaşmak için derviş kıyafetinde ağanın alışverişe çıkmayı mutat edindiği günden üç gün evvelinde ona misafir olmaya karar vermiş. Ve kararlaştırdığı günde bir garip derviş gibi ağanın kapısını tıklatmış.

-Selamun Aleyküm Bey!

-Ve aleykum selam derviş Efendi! Buyur, buyur…

-Şey ağam… Tanrı misafiri kabul eder misiniz? Demiş, rol icabı saf ve tereddütlü bir hal takınarak. Bizim ağa hazretleri:

-Aman derviş ne demek… Baş-göz üstüne… Deyip dervişi misafirlerini ağırladığı yazlığına götürmüş. Aziz kardeşlerim! Lafı çok uzatıp sohbetin tadını bozmayalım… Neyse bir gün, iki gün ve ağanın alışverişe gideceği günün evveli olan üçüncü günde kalıp, ağanın her türlü ikramlarına rağmen oldukça az yiyip-içen, geceleri sabahlara kadar huşu ile ibadet eden, lisanı her daim Hakkın zikriyle ıslak olan derviş:

-Ağam artık bize müsaade, misafirliğin hakkı üç gündür. Sagolun, var olun sizde bizi ziyadesiyle ağırladınız. İzin verirseniz yarın yola çıkmak isteriz. Demiş mahcup bir edayla… Ağa dervişin bu hassas ve muttaki tavrına hayran kalmış…

-Derviş seni ağırlamak bizim için bir lütuf oldu… Ama ilada gideceksen yarını bekle bende Kasabaya alışverişe gideceğim beraberce gideriz hem zatınızda yol boyunca da yararlanmış oluruz…

Dervişin gözlerinde sinsi ve şeytani bir ışık yanıp sönmüş… Biraz isteksizmiş gibi davranmakla birlikte kabul etmiş. Ve tabi ki ertesi gün kıratın terkisinde yola çıkmışlar. Bizim sahte sofi atı görünce o hinliğe çalışan aklı başında nerdeyse uçayazacakmış. Bir müddet gittikten sonra ağa bir pınar başında mola vermiş. Atın yuları elinde, Allah ne vermişse yol azığını yere serip dervişi de davet etmiş. Malum dedik ya, hinoğlu hin olan sahte sofi:

-Sağ ol ağam ben niyetliyim siz buyurun bende sizin yanınızda şu gölgecikte biraz dinleneyim. Demiş. Aradan biraz zaman geçince atın yularını elinden bırakmayan ağaya:

-Maşallah ağam! Çok güzel bir at… Hiç böylesini görmemiştim. Demiş çok da ehemmiyet vermiyormuş gibi bir rol takınarak. Ağa utana sıkıla bir Allah adamının yanında dünya alayişlerin den biri hakkında çok sitayişane sözler etmemek için lafı eğip bükerek atın meziyetlerini saymış. Derviş:

-Böylesi bir küheylana binmek büyük bir lütuf alsa gerek… Demiş gıpta ile. Ağa acımış bir ata bakmış bir dervişe “ E canım ne olacak derviş adamda kime ne zarar gelebilir ki bana da gelsin…” diye düşünüp:

-İlahi derviş buyurduğun şeye bak… Al! Ben kahvaltımı yapana kadar şuracıkta geziniver. Hiç olmazsa o arzun gönlünü meşgul etmesin. Derviş yarı nazlanarak da olsa atın üzerine kurulmuş. Dizginleri eline alarak ağanın yakın mesafesinde atı gezdirmeye başlamış.

Ağa bir yandan kahvaltısını yaparken bir yandan da atı gözlüyor. Bakmış ki derviş yavaş yavaş gezinme halkasını genişletiyor ve iyice uzağa doğru gidince ağada şafak atmış. Atmış ama at üzerinde ki dervişte artık ulaşılamayacak bir mesafeye kadar uzaklaşmış. Ağa atın gideceğinden emin olunca, dervişe seslenmiş:

-Hey derviş! Ya Allah aşkına yapma, gel vallahi o atı sana hediye edeyim üzerine de dilediğin kadar para vereyim ama atımı bu şekilde götürme. Bre derviş vallahi götürdüğün sade atım olmayacak, en kötüsü sen benim dervişlere olan itimatımı ve sevgimi de götüreceksin…

Elhasıl Muhteremler! Derviş atı götürmüş ama ağanın dervişlere olan hüsn-ü zannını da beraberinde almış gitmiş. Şimdi bu hikayeyi niye anlattım değil mi? Şu sebeple ki derviş, yanı Müslüman öyle yaşamalı, öyle yaşamalı ki ölü gönüller onun yanında hayat bulmalı. Resulullahın güzel ahlakının yaşayan örnek bir şahsiyet olmalı. Halka vaazı nasihat yapmasa bile yaşantısı İslam’ın yüceliğini, sofiliğin ulviliğini anlatmalı. Ve neyi temsil ettiğinin bilinciyle hareket etmeli ki kendi yanlışı İslam’a, dervişliğe mal edilmesin….

Sohbet bitmiş dervişler halak-ı zikir için safları sıklaştırıp düzeltiyorlardı ki, birde avurtlarına kanca saplanıp misinanın ucuna takılan balık gibi ürperdi. Dergahın öteki ucunda ki yüklüğün önünde ki dervişe gözü ilişti. “ Aman Allah’ım “ dedi hayretle “ olmaz canım! Ben hayal görüyorum… Belki sohbette için geçmiş… dolayısıyla rüya görüyorum…” Korkudan sımsıkı yumduğu gözlerini tekrar açtı. Yok yok aynı yerde duruyordu… Hem de ona bakarak sırıtıyor dalga geçercesine başıyla birde selam vermişti. Tekrar gözlerini sıkıca kapatarak halaka-ı zikre katılmaya çalıştı.

                                                  *****

Zikir belli bir tempoda hızlanarak sürüyordu. Gözlerini öylesine sıkı yummuştu ki adeta kirpikleri birbirlerine geçmiş, dolaşmış gibi hissediyordu. “ Olamaz ben hayal gördüm… Ben burada oturuyorum… O adam ben değilim…” Kafasında oluşan deli sorular beyin cidarını aralayıp tüm benliğini kemiriyordu.

Gözlerini korka korka araladı. Sıkmaktan görme yetisini yitiren gözleri kirpiklerinde uçuşan parıltılı, yaldızlı zerrecikler sonunda etrafını seçmeye başlamıştı. Malum yere bakmadan önce bulunduğu ortamın gerçekçiliğini ve anın bir rüya olup olmadığını anlamak için etrafı gözlemledi. Evet, burası dergah ve dervişler mutat haftalık halaka-ı zikirdeydiler. Zikrin temposuyla terleyen muhabbetle ıslanan duvarlar aynı duvarlardı, dervişlerde tanıdık dervişlerdi.

Aha işte karşı halkanın ortasında ki yapışık kardeşler Hasanla Naci yine diz dize oturmuş şevkle Lafza-ı Celali terennüm ediyorlardı. Şu hemen bir saf arkada ki Nevzat ağabeyi onun önünde duvara yakın Hacı Ömer… Birden gözü ona ilişti. İlişir ilişmez tekrar var gücüyle yumdu gözlerini. Sonra yıllar önce okuduğu bir kitapta ki “ Korkularınızın üzerine gidin. Onların birer vehimden ibaret olduklarını göreceksinizdir. Şayet korkularınızla yüzleşmez onlardan sürekli kaçarsanız korkularınız büyür ve sizi vehimin gayyalarında boğarlar “ sözünü, yine bir başka kitap da ki “ Korkularımız kaset gibidir, onları içinizde barındırdığınız müddetçe hep korku çalar. Onun için o kaseti içinizden söküp atın “ gibi bir sürü şey düşündü. Ve nihayet benzeri zannettiği kişiyle yüzleşmek için gözlerini açtı.

Evet, oradaydı hem de bütün edepsizliğiyle sırıtarak kendisine bakmaya devam ediyordu. Üzerinde ki elbiseye baktı… Beyaz puanlı gömlek, yeşil örme takke ve gri çizgili pantolon… Gördüğü kişi gibi onlarda kendisine aitti… “ Ya hu nasıl olur? Adeta benim bire bir fotokopim, yada tek yumurta ikizim… Yok yok siyam ikizleri gibiyiz…” dedi sonra: “ Ya belki de bana benzeyen biri…” diyecekti ki “ ama o kadarda olmaz ki… Hali, tavrı, mimikleri hatta rahtsız bir şekilde diz üstü oturuşu bile benim gibi…” durakladı: “ Allah’ım bu nasıl bir hal, nasıl bir sınama… Bana yardım et…” Karşı duvara yaslanmış benzeri ilahi söylenen aralıkta kalkıp yanına gelmişti bile.

Vücudundaki bütün tüylerin, yüzündeki kıllar ve saçları korkmuş bir kedi yavrusunun kuyruğu gibi kabarmış diken tiken olmuştu. Etrafında ki insanlara bakıyor, onların bu benzer iki kişiye kendi kadar şaşırmadıklarını görüyor bu hal kendini iyice korkutuyordu.

-Selamun Aleyküm!

-Aleyküm Selam! Dedi titrek bir sesle…

-Ben Adil Şenocak… diye elini uzattı. “ Tanışmak sünnettir “ diye tamamladı lafını…

Adilin bu tanışma seremonisinde adeta dili tutulmuş, rengi uçmuştu. “ Yok canım biri bana şaka yapıyor… Buldular benzerimi onunla anlaşıp bana oyun oynuyorlar…” dedi. Ama “ olsun “ diye düşündü “ madem benimle dalga geçeceksiniz bende bu oyununuzu utmuş gibi davranıp sizinle dalga geçeyim de görün “ dedi. Yaşadığı korku hafiflemiş ilk kez endişelerden sıyrılarak…

-Memnun olduğum ağabeyim! Ben de Adil Şenocak… Ne komik değil mi birbirimize benzediğimiz gibi isimlerimiz de aynı…

Adam hiç tınmadı bile… Sadece şaşırmış bir eda ile yanından biraz uzaklaşmıştı. Efendi hazretleri “ Hay, Hay, Hay Allah!” diye yeni bir esma ile zikri başlattı. Ne kadar zorlasa da bir türlü kendini zikre veremiyordu kirpik aralığından yanı başında ki benzer adaşına baktı… Sanki o biraz daha genç gibi duruyordu… Onunda çaktırmadan kendisini süzdüğünü emindi. “ Hay, Hay, Hay Allah! “ “ Hay “ esması iç dünyasında tatlı bir esintiyle dolaşıp, dünya gailesiyle çoraklaşan hücrelerine hayat üflerken, “ Allah “ Lafza-i Celal olanca ihtişam ve şiddetiyle adeta bir balyoz gibi kalbine tazyikle iniyor, hayal ve vehimlerle pörsümüş yüreği titreyip kendine geliyor gibiydi.

Zikir o kadar tatlı bir esintiyle cemaatten tüm fertlerin gönüllerinde esiyordu ki en duyarsız katılaşmış kalp sahibine bile ihlaslı, aşk ehli bir başka ihvandan aldığı muhabbet tohumlarını onun katı gönlüne boca ederek harekete geçiriyordu. Evliyalar sultanı Şah Muhyittin Abdulkadir Geylani Hz.leri buyuruyor ya “ Muhabbetli, feyizli bir sofi uyuz keçi gibidir… Nasıl ki uyuz bir keçi uyuzu tüm sürüye bulaştırırsa, muhabbetli bir müritte o muhabbet ve feyzi bütün cemaate bulaştırır. “ İşte böyle bir feyiz tüm cemaati sarmış dervişler kendilerinden geçmişlercesine Maşuklarını zikrediyorlardı.

Dizlerine dokunarak sıkışan birinin varlığıyla huşu sarmalından sıyrılıp gözünü açtı. Açmasıyla yanındaki küçük Adil’i görmesi ve tekrar ürpertici acabalara gömülmesi bir oldu… Tam gözünü yumup tekrar zikre avdet edecekti ki, fotokopisi kulağına yaklaşıp:

-Burada amma riyakar dolu değimli? Hele şunlara bak, nasılda riyakarane çırpınarak bağırıyorlar. Sanki sessiz içlerinden “Allah” deseler Allah duymayacak… Şaşırmıştı; hayretle nerden geldiği, şaka mı gerçek mi olduğu anlaşılmayan benzerine bakıyordu:

-Saçmalama ya! Sen ne diyorsun! O insanların hepsi senden de bendende samimi ve ihlaslı kardeşlerimizdir… Belli ki bu konuda cahilsin. Yoksa bu tarikin yol alış adabının cehri zikir olduğunu bilirdin. Hem sen sussana, susta “ Allah “ ı zikret…

-Ya bir şey demiyorum; elbette senin gibi samimi, ihlaslı gerçek dervişler vardır ama agabeyim burası baştan ayağa riya kokuyor. Hepsinin cesetleri burada ama gönülleriyle kim bilir nerdeler. İç dünyalarındaki arzu, iştiyak, öfke, kin, adavet ortaya çıksa kendileri bile kendilerinden korkup kaçarlar… Belki daha sürdürecekti konuşmasını, Adil Efendi:

-Bana bak benzerim olan Çıfıt… Ya sen ne edepsiz birisin; daha tanışalı bir saat olmadı beni göklere çıkarıp, her biri birer cevher olan sofi kardeşlerimi su-i zanlarınla yere batırıyorsun… Bak uyarıyorum bir daha konuşma… Derdin ne ise ve kimsen, nesin dersten sonra oturup çay faslında konuşuruz… Şimdi Allah aşkına yanımdan uzaklaş… Adam utanmaz bir sırıtışla yanından kalkıp tekrar karşı duvarda ki yüklüğün dibine çökmüştü…

                                           *****

Halaka-i zikir tüm muhabbetiyle sürüyordu. Adil Efendi biraz evvel ki konuşmadan etkilenmiş olacak ki, karışık bir gönül, şüphe ve su-i zanlarla dolu bir kafayla zikre yeniden adapte olmaya çalışıyordu. “ Doğru ya…” dedi, içindeki doğrularla yanlışların çarpıştığı su-i zan meydanında, doğru kabul ettiği tarafı tutarak. “ Hele baksana bir riyadır oyalanıyoruz… Ele-ayak öpmeler, olmayan vasıflarla birbirini övmeler… Kısaca şu bunaltıcı havada tüy başı dökülen ter kadar her kesin yüzünden riya akıyor… Hele hele şu can dostum dediğim, o çayını yudumlamaya başlamadan edep gözetip benim çayımı yudumlamadığım Nizam’a ne demeli… Zikir esnasında kızgın tavada patlayan mısırlar gibi hoplayıp, titreyerek zikir yapması… Hele birde fasılalarla “ Ya Hay!” diye sayha çekmesi riya değil de nedir? “

Artık tamamen tevhit ten kopmuş etrafını şüphe ile gözlüyordu. İnsanların buraya rağbet edişini bir tür deşarj olarak kabul ediyordu. Efendi hazretlerinin “ Celle celaluhu amme neveluhu ve lailahe gayruh” diyerek cemaati durdurmasıyla kafasında ve gönlünde ki çirkin düşüncelerden sıyrıldı. “ Bana ne oluyor ya…” dedi biraz seslice. Yandaki ihvan muhabbetle ona doğru eğilerek: “ Hayırdır Adil ağabeyi! Bir sıkıntın mı var? Hasta mısın? “

-Yok… Nerden çıkardın şimdi gardaş…

-Hiiç ağabeyciğim “ bana ne oluyor “ dedin de onun için…

-Yok yok sadece iç konuşmam gayri ihtiyar dışa taştı… Sen endişelenme güzel gardaşım… Allah razı olsun…

Bir anda kendine ne olduğunu anlayamıyordu. O mendeburla konuşmadan önce ne güzel bir hali vardı, nereden de çıkıp gelmişti, yada kendisine şayet bir şaka ise bu şakayı münasip görenler ne kadar münasebetsiz arkadaşlardı ki iç dünyasını tarumar etmişlerdi.

İstemsiz onun olduğu tarafa baktı, yerinde yoktu. Demek kalkıp çıkmıştı. Gerçi kendide kalkıp yatak hane kısmına geçecekti. Birazdan kısa bir duanın ardından çay faslından sonra her kes dağılacaktı. Efendi Hz.leri aşrı şerifin akabinde içli bir dua etti, herkesin elleri göğüs hizasında zikrin halavetiyle pembeleşmiş çehrelerle amin diyor, boyun büküyorlardı. Efendi hazretleri en son:

“ Ya Rab! Ne olur bizi bize terk etme ve bizi bir an bizle baş başa koma…” diye buyurmasına Adil Efendi canı gönülden öyle bir “ amiiinn” dedi ki herkes yarım dönüşle başlarını ona doğru çevirdi. Utanmıştı ama umursamadı. “ Hele onlarında başına benim başıma geldiği gibi bir benzerlerinin gelip iç dünyalarına elini uzatıp karıştıran biri olsaydı onların “ amin” leri yedi düvelde duyulurdu “ diye düşündü. En yakın olduğu Nizam Efendinin yanına gitti…

-Adil efendiyi gördün mü?

-Hangi Adil ağabeyciğim?

-Ya hangi Adi olacak benim benzerim olan Adil Şenocak… Nizam dikkatlice Adil’in yüzüne baktı…

-Abi iyi misin? Yarım ağız tebessüm ederek: “ Abi ben senden başka Adil Şenocak tanımıyorum” Duraksadı “ demek Nizam ağabeyi farkına varmamıştı “ diye düşündü…

-Tamam, abi yarın görüşürüz… Allah rahatlık versin.

-Sana da gardaşım…

Yatağına çekilip kafasında cevapsız bir sürü soruyla yarı uyanık yarı uykuyla sabah namazını etti. Kahvaltıdan sonra iş… Fen İşleri Şantiyesine geldiğinde donup kalmıştı… “ Aman Allah’ım! Bunun burada ne işi var?” hızla yanına yaklaştı:

Sen ne arıyorsun burada?

-Ne demek ne arıyorsun Adil Efendi bizde burada çalışıyoruz. Daha doğrusu bir başka birimden ceza olarak buraya sürdüler… Gerçi iyide oldu, bir sürü yalakayı görmekten kurtuldum… İnşallah burada da şeflerinize yalakalık yapmıyorsunuzdur?

-Ya ne saçmalıyorsun… Gelir gelmez yine fesatlığa başladın…

Ne fesatlığı Adil Efendi, uyan uyan hele etrafına iyice bir bak senden daha çok çalışan var mı? Yoook… E kıymetin biliniyor mu? Oda yok. Köpek gibi muamele ediyorlar, bunlara eyvallah etmeyeceksin oğlum… Fırsatını buldun mu kaytaracan… Hem verdikleri ücret ne ki? İnsanın boğaz tokluğuna yetmez… Oğlum bu çalışmayı bir başka yerde yapsan köşe olursun köşe…

Belli ki daha çok konuşacaktı ki şefimiz geldi. Küçük Adil elindeki süpürge ile yan sokağa dalmıştı bile…

-Şefim yeni personel mi aldınız?

-Ne personeli Adil?

-Şey demim geldiğinde buradan uzaklaştı ya benim bir benzerim… Hem biliyor musun onun ada ve soyadı da benimle aynı…

-Ne yani Adil Şenocak mı?

-Hı hı Adil Şenocak…   

Şef Adil Efendiye acıyan gözlerle manidar bakıp gitmişti. “ Demek herkes bu oyunun birer parçası, baksana bir şey demeden çıktı gitti…” Caddeye süpürmeye devam ediyordu. Aniden sokağın başında üç beş kişinin birbiriyle kıyasıyla kavga ettiği gördü. Koşarak yanlarına gidene kadar arbede dağılmış millet birini zapt etmeye çalışıyordu.

-Ya sen misin küçük Adil? Ne oldu gardaş? Niye kavga ettin? Onlar kimdi? Koluna girip yakında ki bankın üzerine çöktüler…

-Ya abi bu şerefsizleri geberteceksin… Neymiş balkondaki kıza niye bakmışım…

- Milletin karısın kızına mı baktın???

-Ya ne bakması aslında kız bana baktı, iş atınca da bende değerlendirdim. Hem gardaş o şerefsizlere ne ki… Milletin namusunu korumak onlara mı kalmış? Neyse kendimizi ezdirmedik. Nasıl ama çaktım süpürgenin sapını sırtının ortasına… Tırsıp gittiler… Daha rahatsız etmezler… Ya gelsene sana da bir manita ayarlıyalım… Oğlum ne bu ot gibi yaşayıp gidiyorsun…

-Yo yo Adil Efendi… Sen artık çok oldun. Senin yaptığın çirkinlikleri benzer olduğumuz için millet ben yaptım sanacak… Arkadaş benimle bir daha görüşme…

Fırlayıp kalktı yanından hızla uzaklaştı. İki sokak geçmişti ki dergahın gelir giderleriyle ve bazı organizeleriyle ilgilenen Ziya abiyle karşılaştı.

-Selamun Aleyküm ağabeyi…

- Ve Aleykümü Selam Adil abi… Ya iyi ki karşılaştık bende seni arayacaktım…

-Hayırdır hacım ne oldu ki?

-Hayır hayır, Efendi hazretleri Adil bana bir uğrasın demişti…

Adil Efendinin rengi uçar gibi oldu:

-Niye abi önemli bir şey mi var?

-Valla ne bileyim Adil ağabeyciğim. Çağırmışsa bu bir nimettir, değerlendir bence… Akşam namazından sonra dergahda ki özel odasında seni bekleyecek… Hadi Allah’a emanet ol! Ha benim yerime de Efendim Hazretlerinin mübarek elinden öp…

-İnşallah hacı ağabeyim inşallah…

                                               *****

En az 10 dakika olmuştu yanına gireli… Efendi Hz.leri gözleri yumulu murakabe halindeydi. Neden sonra derin bir uykudan uyanırcasına başını göğsünden kaldırdı…

-Geldin mi evladım? Adil Efendi gözleri yerde sessiz beklemesini sürdürdü…

-Adil efendi oğlum! İhvan kardeşlerin, seni sevenler bazı sıkıntılarından bahsettiler… Bize anlatacak bir şeylerin var mı?

Adil Efendi: “ Demek hem oyun oynuyorlar birde efendiye anlatıyorlar… Dur ben aslını anlatayım da görsünler anyayı konyayı:

-Efendi Babacığım, Arkadaşlar benimle dalga geçiyorlar… Bir benzerimi bulmuşlar… İnanın efendim görseniz bu bizim Adil dersiniz… Yani o kadar benziyor bana… Onunla bana oyun oynuyorlar… Neredeyse aklımı kaybedeceğim…

Hele anlat bakalım evladım. Bu benzerin neler yapıyor?

-Neler yapmıyor ki şeyhim hz.leri! Dedim ya tıpa tıp ben… Hatta o kadar ki yemesi, içmesi, huyu hasiyeti, yüzünün mimiklerine varana kadar beni taklit ediyor. Olmadık zamanlar da karşıma çıkıyor. Zikir de herkesin riyakar olduğunu, bir tek benim samimi olduğumu, benim de sizler tarafından istismar edilip kullanıldığımı söylüyor… Efendim hayasızca zatınıza bile dil uzatıyor… Sonra iş yerine gelip beni işten kaytarmağa ve amirlerime karşı itaatsizliğe sürüklüyor. Aklı fikri tembellik, fitne fesat… Ha birde şehvet düşkünü gözünden, dilinden, elinden af edersiniz, dişi sinek bile kurtulamıyor… Herkesle kavgalı, elinde silah olsa en küçük bir sebepte insanları acımadan katleder.

Yani şeyhim hazretleri emir buyursanız da arkadaşlar bu şakadan vazgeçse. Yoksa inanın onu bir daha görmemek için intiharı bile düşünüyorum… Gerçi bu sıralar bana: “ Ya şu hayat çekilir mi? Ana yok, baba yok, eşin yok aşıyanın yok, üstelik bir dünya dolusu meşakkat… Öldür kendini gitsin “ diyor. Bende her böyle söylediğinde “ Allah korusun imansız giderim “ diyorum. Ben böyle dedikçe o da: “ Ya niye imansız gidesin ki Allah’a şükür abdestli, namazlı ağzı zikirli birisin… Alırsın abdestini iki rekatta namaz kılar yalvarır yakarırsın sonra ipi boynuna atarsın… “ gık “ işte o kadar, Allah gafurur Rahimdir “ diye aklıma giriyor. Aman efendim beni bunlardan kurtar…

Şeyh efendi hazretleri derin bir alakayla Adil Efendiyi dinledikten sonra: “ Elhamdülillah evladım! Çok güzel…” Adil efendi şaşırmıştı. Güzel olan nedir yoksa şeyhi de mi bu oyunun bir parçasıydı… Eğer öyle ise tabir caizse “ ört ki ölem “  dedi içinden. Efendi hazretleri devam etti:

-Bak evladım! Allah’a hamdolsun manevi yol alışın ilk ve çetin durağına gelmişsin. Bu haller iç dünyanda zuhur eden nefis ve şeytanın şahıslaşarak sana oynadığı oyunlardır. Aslın da zahirde o tür kişiler yok. Ama birazda ruhsal hassasiyetin neticesinde o konuşmaları öylesine canlı yaşıyorsun ki adeta varmış gibi telakki ediyorsun.

Evladım, nefis Rabbimizin de beyan buyurduğu gibi “ daima kötülüğü emreder, şeytanda kötülükleri yapmanın yolunu, yordamını, metotlarını ilham eder… Bu nefs-i Levvame makamıdır. Bu makamda nefis ve şeytan sofiye kötülük yaptırır, ruh ve imanı ise pişman ettirir tövbeye sevk eder, gözyaşlarıyla gönlünü yıkar ak-pak eder. Bu sende şahıslaşmış mücadele nefs-i mutmainneye kadar sürer. Sen her daim Lafaza-i Celal “ Allah “ esmasına devam et ve bizle de irtibatın daim olsun, bu konuşmalarımızda kimse tarafından bilinmesin. Tamam mı evladın? Hadi Allah kolay kılsın ve mübarek eylesin.

Elini öpüp yanından ayrıldı. Dergah’ın yarı aydınlık yerinde benzeri küçük Adil Efendiyi gördü. Perişan haldeydi. Adil efendi “ Allah “ esmasına başladı. O “ Allah “ dedikçe küçük Adil iyice küçülmeye başladı. O “ Allah “ dedikçe o küçüldü nihayetinde yavaş yavaş sönen bir lamba gibi uzaklaştıkça uzaklaştı. Ondan sonra ki günler Küçük Adil nadiren yanına kadar sokuldu ama hep uzaktan da olsa Adil efendiyi gözetlemeyi, zayıf bir anını kollamayı sürdürdü.

 
Etiketler: BEN,
Yorumlar
Haber Yazılımı