Yazı Detayı
15 Ocak 2019 - Salı 23:10 Bu yazı 1540 kez okundu
 
GARİP BİR ÖYKÜ
Hasan H.TOKUŞ
hasanhuseyintokusæ@gmail.com
 
 

Uzun zamandır kendimi iyi hmiyordum. Sırtımdan, göğsüme ve her iki koluma doğru yayılan ağrıları müzmin boyun fıtığına veriyor, kas gevşetici haplarla geçiştiriyordum.
O günde dinmeyen karlı, soğuk bir havayla günü tamamlamış yorgun-argın evin yolunu tutmuştum.

Mahalleye girmede kimin tarafından yaptırılmış ve tamamlanmamış olduğunu pek bilinmeyen yıkık-dökük inşaatın rüzğardan vareste bir köşesine sığınmış, 16, 17 veya 15 yaş arası sokak çocuklarına gözüm ilişti, köpek yavruları gibi birbirlerine sokulmuş çaresiz halleri yüreğime dokunmuştu.

“ Ya şunlara hiç değilse birkaç kuruş versem mi?” diye içimden geçirmiş daha sonra: “ Boş ver belki de vereceğin parayla balli falan alırlar, insanları rahatsız ederler. İyisimi görmezden gelip savuşup gitmek…” Diyen insani olmayan yanımın sesine kulak vermiş ve hızlı adımlarla yürüyüp gitmiştim.

Dondurucu ayazdan sıcacık ev atmosferine giriş iliklerime kadar beni gevşetmişti. Kendimi an yakın koltuğa bıraktım. Birazdan hanım ve çocuklarda gelirler nasıl olsa, kayınvalidelerin evi çok da uzak değildi. Gerçi: “ Keşke bende uğrasaydım iyi olurdu…” diye aklımdan geçirdiysemde, evin çok yakın oluşu yersiz endişelere kapılmamın önüne geçti.

Yine o amansız ağrılarım tutmuştu. Hep öyle olurdu, ufacık bir soğukta adeta boynum kollarım kilitlenir, sert bir zeminde uzanmadıkça da hafiflemezlerdi. “ Şöyle bir uzanayım “ diye odanın zeminine sırt üstü yattım. Her zaman kinin aksine göğsüm ve kollarıma doğru yayılan ağrılarım artarak devam etti. Artık istesemde doğrulamıyordum, ağrılar öyle bir boyuta vardı ki az kalsın öleyazacaktım… Pik yaptığı bir noktadan sonra ağzımda acıdan kalan kuruluk ve kekremsi bir tatla yavaş, yavaş acılarımın hafiflediğini htim.

Vücudum yoğun kasılmaların ardından gevşedi ve derin bir uykuya daldım. Sizce de öylemidir bilmiyorum ama bana göre rüyaların en güzeli insanın kendini uçarken görmesidir. Bedenin vermiş olduğu ağırlıklardan kurtulmak, istediğin yere pervaz vurup uçmak kimin hoşuna gitmez ki.

Uzanmış olduğum yerden yavaşça yükseldiğimi görüyor, yerde yatan beni kuşbakışı seyrediyordum. “ Aman Tanrım! Ne güzel bir duygu” diye düşündüm. Bir tüy kadar hafif olmanın dayanılmaz lezzetini iliklerime kadar hissediyordum. Yerde sırt üstü mışıl mışıl yatan bedenime gülerek baktım. Odaları kapılara ihtiyaç duymadan duvarlardan geçerek dolaşmak hoş birşeydi. Uyandığımda bunu çocuklara masalımsı olarak anlatacağıma karar verdim.

Güya rüyamda da hanım ve çocuklar misafirliktelermiş, ya da şuur altım bana öyle şeyler htiriyor, öyle farz ettiriyordu. Kapıların açılıp kapanmasından, çocukların hele hele evin neşesi küçük oğlum Metehan’ın şamatalı sesinden misafirlikten döndüklerini anladım.

Hanım benim bulunduğum odaya girdiğinde: “ Hele şu adama Allah aşkına, sanki küçük çocuk, yer yokmuş gibi döşemeye uzanmış… Birazdan şuram ağrıyor, yok efendim buram ağrıyor diye bir sürü şikayette bulunacak… Üstelik üzerinede bir şey almamış” diye bir yandan pardösüsünü çıkarırken bir yandan da söyleniyordu.

Zevkte dört köşe etrafta olanları seyrediyordum. “ Çocuklar babanızı kaldırın bari çekyata uzansın. Üzerine de bir şeyler örtün ben birazdan sofrayı kurarım.” Diye seslendi hanım. Metehan hepsinden önce fırladı: Babaaaaam !” diye her zamanki gibi sevinç çığlıkları atarak üzerime fütursuzca çullandı. “ Aman Allah’ım neler oluyor? Bu nasıl olur?” diye panikledim önce. Metehan ve diğer çocukların dürtüklemelerini, uyandırmak için çabalarını hmiyordum bile.

Bu nasıl uyku diye şaşırdım bulunduğum yerden olayları sadece seyrediyor tüm gayretime rağmen yerdeki bene yaklaşamıyordum bile. “ Yoksa, yoksa ben ölmüş müydüm?” Ben öldüm demeyi kendime yakıştıramıyordum.

Hanımın ve çocuklarımın feryadı biraz önce rahatlıkla delip geçtiğim duvarlarda yankılanıyor, tarifi imkansız kederlerle beni kavuruyordu. Ev halkının feryadıyla konu-komşu bulunduğum odaya dolmuş, erkekler acil servisi üzüntülü ve ümitsiz bir haletle ararken, komşu kadınlar çocukların ve annelerinin ağlamalarına eşlik ederek teselli vermeye çalışıyorlardı.

Beni, yüreğimi lime, lime eden büyük bir pişmanlık ve üzüntüyle tavan avizesinin korkuluğuna oturup olayları çaresizce seyrediyorum. “ Ah “ Diyorum “ Aşağıya cesedimim yanına bir ine bilsem, öyle sıkı tutunup ve sarılacağım ki, beni hiçbir güç oradan sökemeyecek…” Ama heyhat ki, ben yerdeki bedenime iki metre mesafeden daha yakına bir türlü inemiyorum bile. Göremediğim bir engel bedenime kavuşmama bir türlü fırsat vermiyor.

Gelen acil servi yetkilileri aceleyle sağa-sola koşuşturarak bir şeyler yapmaya çalışıyorlar,bir ümitle kalbime masaj yapıyorlardı. Bir ara elektrik şoku uyguladıklarında, kesik, kesik te olsa bedenime yukarıdan lastikle tutturulmuş kuklalar gibi esneyerek bir metre, hatta yarım metreye kadar yaklaştığım oluyordu. Avazım çıktığı kadar: “ Ya biraz daha gayret! Az kaldı, uğraşın, ne olur vaz geçmeyin, nerdeyse yakaladım, yakalayacağım bedenimi…” diye bağırıyordum.

Yetkili hekimin üzgün bir ifadeyle: “ Başınız sağ olsun “ sözüyle, oda daha şiddetli çığlık ve feryatla doldu. Bende onlarla beraber kendime ağlıyordum: “ Keşke buda her zaman ki rüyalarımdan biri olsa. Keşke birazdan uyansam” diye boş temennilerle ruhça çırpınıyordum.

Hanımıma ve çocuklara yaklaşıyor onlara teselli vermek istercesine sarılıyor ve kucaklamaya çalışıyordum. Ama filimlerde ki hayaletler gibi, her seferinde havayı kucaklarcasına kollarım bir birlerine dolaşıyor, kucaklayayım derken önden birden arka taraflarına düşüyordum.

Artık daha fazla bu manzaraya dayanacağımı zannetmiyordum. Yaşlı gözlerle tavandan yükselip bana değmeyen ve beni etkilemeyen kar yağışı altında uçup gittim. İlk kez uçmak beni bu kadar rahatsız ediyor, istediğim yere gide bilme kabiliyetim yerine yerde yürümek bana daha cazip geliyordu.

Nerelere gittim, ne yaptım hiçbir şey hatırlamıyordum. Ayrılığın hasreti hala içerimde bir köz gibi tazeliğini muhafaza ediyordu. Kaç yıl geçti veya geçmedi mi bilmiyordum. Zaman ve mevsimler artık beni ilgilendirmiyordu. İyi tarafı, yeme-içme, ısınma veya üşüme, yani beşeri hiçbir şeye ihtiyaç duymuyordum.

En güzeli de bedensel ağrı ve sızılarım kökten kesilmiş, anlamadığım ama memnun olduğum bir zindeliğe kavuşmuştum. Benim gibi bir sürü varlık görüyordum etrafımda. Her çeşit hayvanla berabere cevelan ediyorduk boşlukta. Fıtratlarında olan ısırma, parçalama, zehirleme veya ürkmenin olmadığı munis sevecen tavırlarla etrafımızda geziniyorlardı.

Bir ara bizim mahalle civarlarında seyrettiğimi anladım. Çok şey değişmemiş gibiydi, hatta hiç bir şey değişmemişti. Her şey şaşırtıcı bir şekilde yerli yerindeydi. Mahallenin tek tük kalmış bakkallarından Yusuf amca, fırıncı hacı Orhan, köşe başında ki sahipsiz çocukların sığındığı metruk bina… Hepsi ama hepsi ilk ayrıldığım gün ki gibi yerli yerindeydi. Mevsim yine kış, hava belli ki ayazdı. Evlerin bacalarından salınarak mahalleye dağılan dumanlar mahalleyi saran sis perdesinin yoğunluğuna katkı sağlıyor gibiydi.

Yarım kalmış inşaatın içerisinde yine sokak çocukları ayazı yalayan kırmızı dilleriyle uzanıp-kısalarak parlayan ateşin etrafında toplanmış, bir birlerine sokularak ısınmaya çalışıyorlardı. Onlarda değişmemişlerin. Sanki gördüklerim dün kadar yakındı bana. Ama bir kişi fazlalaşmışlardı. Sırtı inşaatın sokağa bakan açık kısmına dönük olan, kirden yer yer öz rengini kaybetmiş ama sarışın olduğu yinede belli olan küçük bir çocukta aralarındaydı.

Merakla yaklaştım yanlarına.Aman Allah’ım bu yavrum, ciğer parem Metehan’dı. Yüreğim kendi ölümümden bin kat daha acıdı. İçim parça parça olmuş, ne yapacağımı, nereye savrulacağımı bilmez bir hale gelmiştim. Kendimi duvardan duvara vuruyorum, daha doğrusu vurmak için savuruyordum. Hangi duvara fırlatsam kendimi tıpkı filimlerde olduğu gibi duvarın içinden geçip duruyordum. Canımı içimdeki acıdan daha çok yakarak ızdırabımı unutturacak bir acı hmiyordum.

Ne kadar höykürerek ağladım, çırpındım bilemiyorum. Çaresiz ruhani bir yorgunlukla yanlarına sessizce çöktüm. Sessizce deyişim fanilikten kalma ağız alışkanlığı, yoksa sesimi duyurmak ne kadar isterdim ki… Acaba ne olmuştu? Annesinin kardeşlerinin başına bir şey mi gelmişti? Hiçmi sahip çıkan olmamıştı da yavrum böyle sokaklara düşmüştü? Bir sürü sorular, sorular. “ Ah güzel yavrum! Gül kokulu kuzum, Metehanım! “ Aklımda sevecen ne kadar kelimeler varsa bir biri ardına başından aşağıya görünmez yağmurlar gibi gözyaşlarımla döküyordum.

Güzel balam! Nasılda serçeler gibi pörsümüştü, tir tir titreyerek ateşe sokuluyor, ayazdan çatlamış ellerini fersiz ateşe uzatıyor, ellerine değen sıcağı çoğaltacak gibi hohlayarak vücuduna bulaştırmak istercesine yüzüne, kulaklarına, koltuk altlarına sürüyordu.

Her gün iş dönüşü gördüğüm, umarsız ve tedirgin gözlerle geçiştirdiğim sokak çocuklarına kendi evladıma htiğim duygularla bakıyor, hepsine öz babaları gibi şefkat duyuyordum.

Karanlık çökene kadar etraflarında döndüm, dolaştım durdum. Zaman zaman yanlarına sokulup hissedemedikleri öpücüklerimle öptüm, kokladım. Gelip geçen insanların umarsızlığına hayıflandım: “ Ne olurdu yani sıcacık bir tas çorba koysanız şu yavrucakların önüne. Ne olurdu yani kol kanat gerseniz, bir şeyler yapmaya çalışsanız hiç değilse…” gibi buna benzer bir sürü benimde hayattayken yapmadığım şeylerle insanlara kızdım.

Artık birer ikişer buldukları pılı-pırtıya sarılarak inşaatın rüzgar almaz köşelerine kıvrılmışlardı. Her ne kadar bir şey ifade etmese de, yavruma onu ısıtırcasına sarılarak yanına uzandım.

Ne kadar zaman geçtiğini bilmiyorum ama, ilk kez üşüdüğümü htim. Soğuk her yanımdan beni ısırıyor gibiydi. Boyun ve sırt ağrılarım yeniden başlamıştı. Korkunç bir gürültüyle fırladım. Bir müddet görme hususiyetini kaybetmiş gibi etrafa boş gözlerle baktım. Flu görüntüler netleştikçe yüreğimin vuruşunun hızlandığını, ramazan davulu kadar gümbürtüyle attığını çıplak kulaklarımla duyar gibi oldum. Gözlerime inanamıyordum. Sanki zaman bir film şeridi gibi geri sarmış, tekrar uyuduğum yerde uyanmıştım.

Kapı hala durmaksızın gümbürdüyordu. Yerimden fırlayıp kapıyı açtım. Çocuklara, hanıma, hele hele Metehan’ıma yılların hasretiyle sarıldım, sarıldım. Herkes bu tavrıma anlamsız bir yüz ifadesiyle bakarken: “ Hanım!” Dedim,” Bak şimdi güzel bir yemek yap. Bu gün yatıya misafirlerimiz var. Bu gün burda onları ağırlayacağız.” Dedim. Yarında tüm yetkili mercilerle bu konuyu görüşürüm, kararlılığıyla köşe başında ki her biri bir anne-baba kuzusu olan sokağın gariban çocuklarını alıp, getirmek için evden çıktım…

 
Etiketler: GARİP, BİR, ÖYKÜ,
Yorumlar
Haber Yazılımı