Cumartesi, 29 Nisan 2017

Kitap Fuari

İsmail BİNGÖL

    18 Mart; milletimiz için çok önemli bir zaferin, Çanakkale Zaferi ”nin  kutlandığı, bu savaşta şehit ve gazi olanların, torunları tarafından, yürekleri anlatılmaz hislerle dolu olarak, gözlerinden yaşlar akıtarak anıldığı, verdikleri mücadelenin büyüklüğünün anlaşılmaya çalışıldığı bir gündür.
    Onun içindir ki, Çanakkale’de verilen savaş, sayısız yazıya, birçok şiire ve romana konu olmuş ve milletimizin ruhunda, zihninde silinmez ve unutulmaz etkiler bırakmıştır. Anadolu’nun her yanından gelen yiğitlerin, bu ölüm kalım mücadelesinde adeta şahlanarak ortaya koydukları çaba her türlü takdirin üstündedir. Ortak bir ruhun, kolektif bir şuurun gösterdiği dayanışma sonucunda elde edilen “ÇANAKKALE ZAFERİ”, bugün birlik ve bütünlüğümüze kastedenlerin yüzlerine çarpılması gereken en önemli tokat olmalıdır. Yüz binlerce şehidin kanına, binlerce gazinin vücudunun bir bölümüne malolan bu savaş, milletimizin onurunu, kahramanlığını ve centilmenliğini bütün dünyaya ispatlamıştır. Bu sebeple, “ÇANAKKALE” yi çok iyi algılamamız gereklidir. Hele de bu günlerde…   
Okuduğunuz yazıyı kaleme almak için, öğleden sonra 14.30 sularında masanın başına oturmadan az önce, (17 Mart 2013), halk arasında Gürcü Kapı diye bilinen semtte idim. Arabadan inip aşağı doğru yürümek istediğimde, çoğu gençlerden oluşan büyük bir kalabalığın Menderes Caddesi’nden aşağı doğru koşarak geldiğini, emniyet kuvvetlerinin ise, bu akışı kesmek için üzerlerine biber gazı sıktığını gördüm. Ortalık toz dumandı ve konuyla alakası olmayan birçok kişi de gazın etkisiyle rahatsızlanmış vaziyette aşağılara koşuyordu. Erzurum’da alışılmış manzaralardan değildi bu durum ve sebebi ise; aslında çok basitti. Öncesinde de varolan, ancak sonrasında bir takım çevreler tarafından aramıza nifak unsuru olarak sokulan Nevruz kutlamaları sebebiyle şehre gelen birileriyle, onları engellemeye çalışan diğerleri arasındaki bu itişip kalkışmanın gerçekten üzüntü verici olduğunu ifade etmem gerekir. Halbuki onlar; dedelerinin birlikte mücadele ettiği, şehit ya da gazi olduğu Çanakkale’yi, -diğerlerine gerek bile yok-sadece Çanakkale’yi, orada kazanılan büyük zaferi gerektiği gibi bilip, anlasalar; vatanımızı bölüp parçalamak adına yazılmış senaryoların oyuncusu olmayacaklar, birlik ve beraberliğin ne denli kıymetli, bu topraklarda hür yaşamanın ne büyük nimet olduğunun farkına varacaklardı.
    Sözü tekrar Çanakkale’ye getirirsem; her 18 Mart’ta, yıllar önceki bir hatırayı yeniden yaşadığımı söyleyeyim: İlkokul beşinci sınıfa gidiyorum. Olanın bitenin henüz yarım yamalak bile şuurunda olmadığım bir yaş... Mart ayının başlarında, çok sevdiğim, rahmetli ilkokul öğretmenim Mehmet Bayram, kendinden oldukça yaşlı, adını şimdi hatırlayamadığım bir öğretmenimize gönderdi beni… Okumaya olan merakımı bildiğinden olsa gerek, böyle bir işi daha severek yapacağımı hesap etmişti herhalde... Adını hatırlamasam da, sık ve ağarmış saçlarını, ince, zayıf ve hafif öne eğik vücudunu, çıkık elmacık kemiklerini ve derine kaçmış gözlerini, bugün bile unutamadığım bu güzel insan, bana bir görev verdi ve Mehmet Akif Ersoy’un “Çanakkale Şehitlerine” isimli şiirini ezberlememi istedi. Bir müddet sonra şiiri ezberleyip gelmiştim ama, iş bununla bitmemişti. Henüz nasıl okumam gerektiğini pek bilmiyordum. Mısralarda anlatılanlar bana tam anlamıyla bir şey ifade etmiyordu çünkü… Evet; Çanakkale’yi, orada olanları az çok biliyordum, ama bu yeterli değildi. Sonrasında; önce konuyla ilgili daha detaylı bilgi verdi ve ardından da nasıl okumam gerektiğini, sevecen bir tavırla birkaç gün talim ettirdi. Şaşırdığım yerlerde en küçük bir sinir emaresi göstermeyen bu güzel insanı, her aklıma gelişinde, saygı, sevgi ve hayırla yâdederim.
    Her bir mısraını, heyecanla, gururla ve coşkuyla okuduğum “Çanakkale Şehitleri” adlı şiir, anlayarak, duyarak, hissederek okuduğum ilk şiirdi belki de... Daha sonra defalarca okuduğum, bir büyük ruhun eseri olan bu şiirin en hoşuma giden yeri ise, sondaki iki mısraıydı.
    Hani merhum şair; Çanakkale’de şehit olanları memnun etmek için ne yapsam... ne yapsam... diye düşünürken... Kabrinin başucuna Kabe'yi taşın olarak diksem... Ruhumun ilahî ilhamlarını duyarak, taşının üzerine yazsam... Gökyüzünü bütün yıldızları ile getirip, kanayan mezarının üzerine bir türbe gibi ört¬sem... Mor bulutlardan türbene tavan yapsam ve yedi kandilli Süreyya yıldızını oraya assam... Sen bu avizenin altında, kanlar içinde yatar¬ken, gece mehtabı yanına getirsem ve türbenin bekçisi olarak, sabaha kadar bekletsem... Gündüz olunca da sana güneşi âvize yapsam... Ve akşam ufkunun kızıl tülleriyle yaralarını sarsam... Evet, bunların hepsini yapsam ve yapabilsem... Yine de sana, se¬nin hatırana yaraşır bir şey yaptığımı söyleyemem... Diyor ya!
    Yani şair; nereye gömerse gömsün, ne yaparsa yapsın, yetmeyeceğini, onların yaptıkları karşısında yine de az geleceğini ve aciz kalacağını anlayarak, en son çareyi, Peygamber Efendimiz’e sığınmakta ve onun kucağını, bu aziz şehide mezar yapmakta buluyor ya!
    İşte o mısralar, coşkumun ve heyecanımın adeta son haddine vardığı mısralardı.
    Çanakkale bu... Kökleri bu toprağın derinine gömülenlerin evlatları, bu ismi telaffuz ederken bile yüreklerinde bir yanma, kulaklarında bir çınlama, beyinlerinde bir sarsılma olması lâzım. O isim öyle kolay ve rahat bir şekilde dökülür mü dudaklardan... Dudaklardan dökülürken, onunla birlikte, şehit Ahmetlerin, Alilerin, gazi Hüseyinlerin ve daha nicelerinin de destanları akla gelmeli, bu uğurda giriştikleri mücadelenin olağanüstülüğü, büyüklüğü, insanın gövdesini birer gül bahçesine çevirerek, diken diken etmelidir.
    2012 yılı Mart ayında yine Çanakkale üzerine yazılmış şiir ve yazıları okurken, o anın bereketinin ve ilhamının sonucunda bir şiir dökülüverdi kağıda…  Yazdıkları ve yaptıklarıyla, Anadolu coğrafyasının kadim milletlerine büyük iyiliği dokunan ve bunların kıyamete kadar süreceğini düşündüğümüz merhum Mehmet akif Ersoy’un necip ruhundan af dileyerek yazdığım ve şehitlerimize ithaf ettiğim  “BİR SES ÇANAKKALE’DEN” adlı şiirimi aşağıya alıyorum:  
                    
Onlar ki;

Bin bir geceyi delen bir ışık seliydiler,
Düşmanın namlusundan cennete süzüldüler.

Çanakkale acıyı hissetmeden ölmektir,
Bu toprağın aşkıyla göklere erişmektir.

Çanakkale ölümden yeniden doğulan yer,
Çanakkale şehidin dünyaya baktığı yer.

Bu yerden ses vermekte bütün cepheler birden,
Çanakkale bir bütün… Çanakkale bir beden…

Asırlar geçse yine burda zaman aynıdır,
Ruhlardan yükselen ses teselli menbâıdır.

Onun büyüklüğüyle toplu vurdu yürekler,
Onun muhabbetiyle erken soldu Mehmetler.

Bu sesin gölgesinde asker vatanı bekler,
Her ses bu sese bağlı… Bu ses ALLAHUEKBER…

                        

Bazen, çok sinirlendiğimiz zamanlar oluyor. Ve sinirlendikçe de, ne kadar âciz, ne kadar zayıf bir mahlûk olduğumuzun bir kez daha farkına varıyoruz. Tabii beni gerginliğe iten, asabımın bozulmasına yolaçan; acziyetimin boyutlarını tekrar tekrar keşfetmem değil. Ara sıra gel-gitlere kapılmamın, yegâne olmasa bile, sebeplerinden biri, hissettiklerimi gerektiği gibi ifade etme kudretinden yoksun olmam.

Bir deniz misâli kabaran, çoşan, kıyılara akın eden düşüncelerimi, kalbimin, beynimin bambaşka duygularla alt üst olmasını, tam anlamıyla, nasıl ve neyle, hangi kelimelerle, hangi cümlelerle anlatabileceğimi bilememem.

Kendi içinde olanı biteni, kopan fırtınaları, bazen bir yangın yerine dönüşünü, yerli yerince seçilmiş kelimelerle, en iyi şekilde anlatacak olan kalbim belki de... Ama... Ah bu "ama" yok mu? İşte bu “ama” yok mu, şairi de umutsuzluk içinde şu tarihi mısraı söylemeye iten...

"Dili yok kalbimin ondan ne kadar bizârım"

Ne yazık ve ne acı ki; dili yok... Dili olsaydı şayet kalplerimizin ne söyleyeceğini, her bir köşesini kaplayan düşünceleri, duyguları, nasıl anlatacağını öyle merak ediyorum ki... Zira; kalpten beyne gelinceye, oradan da kalem yardımıyla kağıda ya da dile aktarılıncaya kadar, hissedilenlerin coşkusunu yitirdiği, sözlerin eskidiği ve değiştiği, başka şekil aldığı zannına kapılıyorum.

Zira; “ .......yazarın yazabildikleri, yazmak istediklerinden daha azdır; ifade, zihnimizden, ruhumuzdan geçenlerin çok gerisinde kalmaktadır.” Sel önünden ne aparılırsa; akla gelenlerden kağıda aktarılmaya çalışılanlar da aynen bu mikyastadır. Çünkü, “........bütün kabiliyetine ve zenginliğine rağmen dilin imkânları sınırlıdır. İç dünyamızın zenginliği ise sonsuzdur.” (Orhan Okay, Sanat ve Edebiyat Yazıları, s.32-33, Dergah Yayınları, İstanbul, 1998) Ve diyorum ki; direkt olarak kalbin kendisi haykırmalı. Bizzat kendisi iletmeli mesajlarını insanlara... Araya, dil ya da kalem gibi bir vasıta girmeden... Zira, her şeyde olduğu gibi, bunda da, araya bir şeyler veya birileri girince, çoğu zaman aslolan şekil değiştiriyor, doğrular tersyüz oluyor ve aradaki vasıtanın da etkisiyle bir başka hâle dönüşüp, tanınmaz oluyor nerdeyse...

Herhalde bizzât kalbin kendisinden dinleseydi insanlık bazı şeyleri; riyâ ve ikiyüzlülük bu kadar yaygın olmayacak, bu kadar yüksek seviyede olmayacaktı günümüzde... "Yeryüzünde riyâ, inkâr, hiyanet/Altın devrini yaşıyor." olmayacaktı belki de... Ebû Cehil kıtaları dolaşmayacaktı bu kadar...

Hissedilenlerle, karşıdakine karşı beslenen duygularla, harisliklerle, hainliklerle, kıskançlıklarla ilgili cümleler hemen dökülecekti kalp dudağından aracısız olarak... Beklemeden, ona göre plan kurmadan... Menfaatime, çıkarıma dokunur mu diye derinden derine düşünüp, inceden inceye alıp vermeden... O zaman kalp (insan), kıskanmaya vakti olmadan, kendinde olmayan güzellikleri de haykıracaktı hemen... Edilen zulümleri, yapılan haksızlıkları da...

İşte o zaman gerçek yüzler meydana çıkacak, Hak'ka ve hakikâte düşmanlık besleyenler, saklayamayacaklardı bu hâllerini ve bu yönlerini... Böylelikle herkes bilecekti herkesin ve kimin ne olduğunu... Kimin, kiminle, ne için birlikte olduğunu... En samimi görünenlerin bile, samimiyetlerindeki içtenliğin sırrını ve sınırını... Belki o zaman hiç bir şey "nihân" olmayacaktı âlemde... Yalnızca Hak'kın huzurunda gerçekleşecek olan bu duruma acaba kaçımız tahammül edebilirdik?

Her halde hiçbirimiz... Çünkü; her bir ayıbımız ortaya dökülecek ve herhalde böylesi bir durumdan sonra, sarıp sarmaladıklarımız bile hor görüneceklerdi gözümüze. Düşman görüneceklerdi, sevimsiz görüneceklerdi.

Hayır... Hayır... Vazgeçtim kalbimin dili olmasını istemekten... Hatta bunu düşünmekten... Böyle bir düşüncenin hayâlini kurmaktan... Zira, hayâli bile kaldırılamayacak kadar ağır, hem de çok ağır bir istek bu benimkisi...

Bu, ölümün ne vakit geleceğini bilmeyi istemek gibi bir şey... Bu, bütün dost görünenlerin, aslında ne kadar dost olduğunu bilmeyi istemek gibi bir şey... Bu, söylenen doğruların, ne kadar doğru, yanlışların ne kadar yanlış olduğunu bilmeyi istemek gibi bir şey... Doğrusu hiçte kaldırılacak bir yük gibi görünmüyor gözüme... Yok... Yok... Vazgeçtim... Vazgeçtim...

Varsın yine, kim, nasıl görünmek istiyorsa, öyle gözüksün âlemde... Sahtekârlar dürüst, riyakârlar ve yağcılar iyi insan, iyi gün dostları da dost gibi...

Ta ki; gerçek yüzlerin ortaya çıkıp, hakikâtin bir güneş gibi parıldayacağı güne kadar...

Ramazan ayının son cuması… Gökten inceden ince bir rahmet iniyor yeryüzüne… Günlerdir suya hasret olan toprak, bir nebze de olsa ıslanıyor ve havadaki ağırlık yerini ferahlığa bırakıyor, ruhları saran manevi atmosfer daha da belirginleşiyor. Çarsılar, caddeler, sokaklar, evler; kısa süreli de olsa nefes alıyor. Ramazan günlerinde şehir sarıp sarmalayan manevi havaya, böylesine bir yağmur ne de çok yakışıyor.

Asırlardır bu şehre her adım attığında gecesini gündüzünü farklılaştıran ve kendine özgü bir hâlle yaşanmaya başlayan Ramazan; bazı ufak tefek olumsuzluklara rağmen (Ramazanın ruhaniyetine yakışmayan bazı eğlenceler, onu içselleştirememiş olmaktan kaynaklanan bazı davranışlar, kavgalar, v.s.), hâlâ güzelliğini muhafaza ediyor. İbadetiyle, sosyal hayata getirdiği hareketlilikle, birlik ve beraberliğe yaptığı katkıyla, bugünden yarına bize ait, bizim olan ve bizimle kalması gereken değerleri yarına taşımaya devam ediyor.

Çocuklarımız; henüz daha küçükken solumaya başladıkları bu havanın ruhlarına sinen güzellikleriyle büyüyorlar ve bu mübarek aya has gelenekleri, örf ve adetleri, ilahi kuralları, gelecekte de yaşamanın temeli atılıyor hafızalarına… Eski Ramazanlardan biraz daha farklı, bazı açılardan o günleri aratıyor olsa da, yine de günümüz Ramazanlarında da birçok güzelliği bir arada görmek mümkün. Hayırda yarışanlar, camileri dolduranlar, eşini, dostunu, akrabasını gözetenler ve daha başka tutum ve alışkanlıklar, yaşamaya devam ediyor.

Üstad Mustafa Kutlu’dan aldığımız birkaç cümleyle konuyu biraz daha munisleştirelim:

Erzurum’da okuduğum yıllar, bu kadim şehir hâlâ hüviyetini taşıyordu. Evler, sokaklar, esnaf, faytoncular, camiler türbeler, mescitler; bunları bir yana koyun insanlar doğal asalet timsali olarak tebessüm halinde idiler. Yani sabır ve şükür. (Araya girmeden duramadım; bu şehir hâlâ doğal asalet timsali olarak tebessüm halinde mi ya da niçin değil diye sormak geçti içimden her neyse.İ.B.)

Yani Ramazan ve Oruç. O evlerden, sokaklardan, fırınlardan, kavaflardan, semaver yapanlardan, tesbih yontanlardan, minare ve medreselerden bir buğu, bir ilahi, bir dadaş vakarı ile şehre yayılırdı. O sert mizaçlı şehir ve onun dik durup bar tutan ahalisi bu ayda munisleşir, âdeta melek gibi yumuşardı.

Yazı; altmışlı yılların Erzurum’unu, o günlerin Ramazanını, daha hoş ve tatlı bir anlatımla resmetmeye, ağızda bıraktığı tadı, dimağda bıraktığı hazzı kendine has üslupla hikâye etmeyi sürdürüyor ve şöyle bitiriyor:

Sohbetten çıkıp karlara bata çıka yurda doğru giderken bana eşlik eden bir ilahî daima olurdu. O ilahî hâlâ oradadır inşallah. Çünkü kalbim orada kaldı.

Okurken; insanı bir duygu seline sürükleyen bu cümlelerin sahibine ve bu kitabın ortaya çıkması için her türlü gayreti gösteren Muammer Çelik’e ve hassaten Ezel Erverdi ağabeye teşekkür ediyorum.

Evet; sizleri biraz meraklandırdıktan sonra şimdi söyleyeyim:

Yukarıda tırnak içinde verdiğim satırlar, çok yakın zamanda Dergâh Yayınları Erzurum Kitapları serisinden çıkan, dostum Prof.Dr. Ömer Özden’in “Erzurum’da Ramazan” adlı kitabının, Mustafa Kutlu ağabey tarafından yazılmış olan “Kalbimde Bir İlahî” başlıklı sunuş yazından alındı. Bu seriye, uzun sayılabilecek bir aradan sonra, baskısıyla, içeriğiyle, böylesine güzel bir kitapla devam etmelerinin, vurgulanması gereken önemli bir ayrıntı olduğunu ayrıca belirtmeliyim.

RAMAZAN VE ERZURUM, RAMAZAN HAZIRLIKLARI, ESKİ RAMAZANLARIN TESPİT VE İLANI, ERZURUM’DA HATİM GELENEĞİ, TERAVİH VE TERAVİH NAMAZLARI, İLK SAHUR, RAMAZAN PİDESİ, İFTAR VE SAHUR TOPU, RAMAZAN VE YARDIM, SU VE RAMAZAN, EZURUM’UN GELENEKSEL İFTAR YEMEKLERİ, ÇAY VE RAMAZAN, RAMAZAN’IN VAZGEÇİLMEZİ KADAYIF, RAMAZAN ÇOCUKLARI, İFTAR SOFRALARI, İFTARLIK GELENEĞİ, RAMAZAN ŞAKALARI, RAMAZAN EĞLENCELERİ, KADİR GECESİ, ÎTÎKÂF, ŞEREFE, ARAFA VE ARAFALIK, BAYRAM VE BAYRAM GELENEKLERİ, ALVARLI EFE'NİN RAMAZAN ŞİİRLERİ, ALVARLI EFE’NİN ŞİİRLERİNDE RAMAZAN bölümlerinden oluşan kitap, gâh anlatılanların, gâh yaşananların, gâh büyüklerden dinlenip kayda geçirilenlerin ve de bu konuda yazılanların bir araya getirilmesinden oluşmuş.

Her ne kadar bu kutlu ayın sonuna yaklaşılırken elimize geçse de, kitabın, şehrimizde zaman içerisinde oluşan Ramazan geleneklerinin bir araya getirilmiş halini ihtiva ediyor olması, onun başka zamanlarda da her Erzurumlu tarafından mutlaka okumasının gerektiği kanaatindeyim. Dil ve anlatımı çok rahat bir okuma sağlayan kitabın içeriğinde, eski Ramazanlara dair hatıraların yanında, bu ayda oluşan ve günümüzde bir kısmı hâlâ yaşayan birçok folklorik unsur da var. Bunların neler olduğunu genç nesillere göstermesi bakımından da önemli bir kaynak “Erzurum’da Ramazan” kitabı.

            Ve bugün Ramazanın 27.günü ve bizim kutsal kitabımız Kur'an-ı Kerim'in bildirdiğine görebin aydan daha hayırlı olan Kadir gecesi…     Değerli dostum, bu önemli geceye ayrı bir bölüm açmışken bizi de unutmamış ve şunları yazmış:

“Bir ay boyunca gece gündüz hiç durmadan koşuşturan Erzurumlunun Ramazan ayı, özellikle Ramazan’ın son haftasına gelindiğinde daha bir hareketlenir. Bu son hafta, çok dağdağalı geçer. (…) Bu son hafta içerisinde yer alan Kadir gecesi günü ve akşamına gelindiğinde temizlik işleri tamamlanmış olur. Eğer bitmemişse, o gün ve o gece temizliğe ara verilir. Çünkü o gece çok mübarek bir gecedir ve yalnızca ibadete ayrılması gerekmektedir.

Bir yıl boyunca beklenen on bir ayın sultanı Ramazan ge­lip de oruçlar tutulmaya başlandığında, bu kez “bin aydan daha hayırlı olan Kadir Gecesi” beklenmeye başlanır. Değerli dostum Erzurumlu şair İsmail Bingöl, hem Ramazan’ı hem de Kadir Gecesini “Şükür ki Kavuştuk Sana” başlıklı şiirinde şöyle anlatıyor: |

Âsûde bir güzellik sardı her yanı

Sevdası bağrımızda on bir ay nalân

O peri sûret esirgemedi ziyasını

Yine uğradı semtimize

Geldi feyz getirdi

Geldi bereket getirdi

La’lu gevher, inci mercanla doldu gönüller

Sultandı ki, Sultan’a açıldı eller

 

Ey aşkı ruha ilham veren ay

Ey her katresi bir lezzete imkân veren ay

 

Ayrılığın bir acıdır seni kaybedene

Vuslatının coşkusu neş'e veren ay

Sendedir “Kadir”lerin saklı olduğu gece

Sendedir her şifanın hemdem olduğu gece

 

Geldin yine şükür ki kavuştuk sana...

Ve yine kitaptan, bu geceye ait, geçmişten bir kesitle cümlelerimizi bağlayalım:

Şeyhler Camii’nin imamı Naim Hoca, her Kadir Gecesi’nde Sakal-ı i ziyarete açardı. O sırada camide bir heyecan fırtınası bir dalgalanma yaşanır ve herkes, caminin minberinden baş üzerinde olduğu halde indirilen ve kürsüdeki Naim Hoca’ya doğru götürülen Sakal-ı Şerif'i saran örtülere ellerini sürmek için izdihama sebep olurlardı. Bunun üzerine Naim Hoca, “Müslüman, sakin olun! Fenikmeyin! Selatü Selam okuyarak kürsünün önünden sırayınan geçersez, Mübareği hepize göstereceğim” diyerek cemaati sükûnete davet ederdi. Kendisine ulaşan Sakal-ı Şerif'i büyük bir saygı ile alan Naim Hoca, öpüp başına koyduktan sonra kürsünün üzerine bırakıp yine aynı saygıyla bütün örtüleri tek tek açar ve elinde tuttuğu bu şişeyi, önünden herkesin sakalına, başına veya yüzüne sürerdi. Erkekler çekildikten sonra da hanımlar Sakal-ı Şerifi görür ve evlerine gidip sahura kadar ibadete devam ederlerdi. (…)Halen Erzurum’da Sakal-ı Şerif gösterilmeye devam ediyor.”

          Bir kahramanlar mahşeridir Çanakkale... Tıpkı diğerleri gibi... Yemen gibi... Galiçya gibi... Sarıkamış gibi... Ama Çanakkale yine de başka sanki...

Orada Türk, asırlardır elinde tuttuğu bu topraklara lâyık olup olmadığını, son kez yapılan “ateşli bir imtihan”dan geçerek, kahramanlığıyla, merhametiyle, cesaretiyle, dayanıklılığıyla, bir kere daha ispat etmiştir Cihana...

Hüküm böyle verilmiştir ve bu hüküm gereğince, binler, on binler, yüz binler, gözünü kırpmadan, arkasında kalanları düşünmeden toprağa düşecek ve yüzyıllardır olduğu gibi, yine bu gün de; bu temiz, bu güzel toprakları, al kanlarıyla yeniden boyayacaktır. İngiliz başbakanı Churchill hatıratında Türklerin bu dişe diş, göze göz mücadelesini şöyle özetliyordu bir sözüyle:

"Türkler bu daracık geçit başında sıkı bir savunmaya girişmişlerdi. Canlarını veriyorlar fakat vatan toprağından karış vermiyorlardı.”

         İşte canını dişine takarak, bütün varlığı, bütün kuvveti ve bütün gücüyle, “düşmanın hayasızca akınına göğsünü siper eden” Türk askeri, onu yakından tanıyan bütün düşmanlarını bile, kahramanlığına ve mertliğine hayran bırakmıştır.

         O gün ” Bir hilal uğruna batan güneşler” düşmanı kahretti ve Çanakkale’yi geçilmez kıldı. Şair de diyor ya:

            “Kahramandır soyumuz, bize kefen biçilmez,
               Düşmana öğüttür, ' ÇANAKKALE GEÇİLMEZ '

         Ve bugün hepimiz, o gün orada yaşananları ve bunları yaşayanları, en küçük rütbelisinden, en yüksek rütbelisine kadar, bir bir hatırlamalı, vatan uğrunda Çanakkale’nin taşına, toprağına, denizine gömülen iki yüz on bir bin kahramanın önlerinde saygıyla, hürmetle eğilmeliyiz.

Koskoca gövdesiyle vatanın bağrını dolduran Mehmetçiği, “o şanlı askerleri, o korkusuz neferleri en içten duygularla selâmlamalıyız.

         Ve yine bir türkü vardır “Hey on beşli on beşli” diye… Hatırladınız mı bu türküyü… Peki hikâyesini de bilir misiniz? O hazin, o yürek yaralayıcı, gönül paralayıcı “On beşlilerin “ hikâyesini… Çünkü onlara yakılmıştır bu türkü… Bazılarının, melodisinin biraz hareketli olmasından dolayı oynamak istedikleri türküyü… Ve işte o türkünün hikâyesi…

         “Çanakkale Cephesi, sanki bir ölüm değirmeni gibiydi; tükettiği insanlar haddi hesabı aşmasına ve İngiliz generali Aspinall-Oglander’in “Gelibolu’daki kanlı muharebeler, Türk ordusunun çiçeğini bitirmiştir,” tespitinde ifadesini bulan koskoca bir eğitimli genç nesli yutmasına rağmen bir türlü doymak bilmiyordu.

         Gerçekten de İngilizler şehit olan gençlerimizi, "çiçeğin tomurcuğu" ve "vakti gelmeden solan gül goncası"na benzetiyorlardı. O kadar ki cephede meydana gelen boşlukları doldurmak için, diğer cephelerden asker getirilemediğinden, en yakın çevreden başlayarak, 15 yaşın üstündeki eli silah tutan bütün gençlerin dahi, gönüllü olup olmadığına bakılmaksızın, Çanakkale’ye sevk edilmeleri alışılmış normal bir hadise haline gelmişti.

         O günler, köyde, kasabada erkeğin kalmadığı, gücü kuvveti ve boyu posu yerinde olan herkesin asker olduğu ya da asker olmak zorunda kaldığı kara günlerdi.
Birinci Dünya Savaşı’nda, Osmanlı ordusunda insan kaybı öyle bir noktaya varmıştı ki, Harbiye Nezareti, harp bütün hızıyla sürerken askerleri birkaç günlüğüne de olsa memleket iznine göndermeye gayret etmişti.         Çünkü harpte gün geçtikçe daha da artan kayıplar, nüfusun tükenmekte olduğu korkusunu doğurmuş ve savaşan askerler memleketlerine nüfusu çoğaltmak üzere gönderilmişlerdi.

         Çanakkale Savaşı sırasında, İtilaf Devletlerinin Nisan 1915’ten itibaren kara çıkartmasına başlamalarıyla birlikte cephede takviye kuvvetlere ihtiyaç hâsıl olunca Sultan V. Mehmed Reşad, 4 Mayıs 1331’de, miladi tarihle 27 Mayıs 1915’te, bir emir yayınlayarak, az önce sözünü ettiğimiz Askeri Mükellefiyet Kanunu’nda değişiklik yapmak ve lise talebelerini de cepheye çağırmak zorunda kalmıştı.

         Padişahın ve Harbiye Nezaretinin bu çağrısı üzerine, Balıkesir, Bursa, Kütahya, Manisa, Adapazarı, İzmir, Aydın, Muğla ve Konya’nın, tahsilleri ve hayatlarının henüz başındaki bu yeni yetme gençleri, vatanın kendilerinden beklediği yüce vazifeyi hakkıyla ifa etmek azim ve inancıyla silâhaltına koşacaklardı.

         İşte büyük bölümü 15 ila 19 yaşında olan bu genç bahadırların cepheye katılımları anısına Anadolu’da yakılan meşhur “Hey on beşli on beşli ” adlı türküde de, söz konusu durum çok acı ve dramatik bir dille anlatılmıştır. Burada sözü edilen “15’liler” 1315 doğumlulardır.

            İşte “Hey on beşli on beşli / Tokat yolları taşlı / On beşliler gidiyor / Kızların gözü yaşlı “ diye başlayan türkü, henüz bıyıkları terlemeden Çanakkale’ye gönderilen ve hemen hiç biri geri gelmeyen, daha hayatlarının ilkbaharındaki bu taze civanlar için halkımız tarafından yakılmıştır.

            Bilmem ki artık bu türküyü dinlerken ağlar mısınız, oynar mısınız?

Osmanlı Devleti döneminde kullanılan hicri takvime göre,  yeni yılın ilk ayı Muharrem ayıdır. Muharrem ayı demek, biraz da aşure zamanı demektir.“Aşure cana can katar / Pişince bir köye yeter”  diyenÂşık Muhlis Denizer; halkının gönül diline tercüman olarak, bu kadar sadelik içinde ne de güzel anlatmış bizim için bu geleneğin anlamını ve pişirilen aşurenin önemini…

Günümüzde hayatı zorlaştıran bazı örf ve adetlerin yanında, hayatı kolaylaştıran ve hediyeleşmenin, yardımlaşmanın önemini anlatan, komşuluk ilişkilerini pekiştiren adetlerimiz olduğu da muhakkak... Yaşatılması gereken âdetlerimizden olan aşure; dinî temele dayalı ve sadece biz de değil, nerdeyse bütün bir İslâm dünyasında görülebilen bir âdet. Erzurum’da ve bölgemizde olduğu gibi, başka illerde de meydanlarda, büyük camilerin önünde aşure pişirilmesi ve halka dağıtılması güzel bir adet olarak yaşamaya devam ediyor.

Osmanlı Devleti döneminde yeni yılın ilk ayı hicri takvime göre, Muharrem ayıydı. “Aşure günü” Muharrem ayının onuncu günüdür. Bu yıl, 5 Aralık 2011 tarihine denk geldi. Zaten kelime olarak anlamı da “onuncu gün” demek.

         Bu aya giriş esnasında yeni elbiseler giyilir, çocuklar sevindirilirdi. Senenin hayırlı geçmesi için dua edilir, nafile ibadetlere daha çok dikkat gösterilirdi. Bir kutlama geleneği olarak yüksek devlet görevlileri padişahı ziyaret ederek yeni yıl nedeniyle tebrik eder, padişah da onlara "Muharremiye" denen armağanlar verirdi. Devlet ileri gelenlerinin kendilerine bağlı memurlara aynı şekilde armağanlar vermeleri adettendi. Şairler de boş durmaz, "Muharremiye" kasideleri kaleme alırlardı. Muharrem ayının hususiyetlerini, aşure gününde olduğu söylenen önemli hadiseleri dizelerinde anlatırlardı.

         Kur’ân-ı kerîmde çok kıymet verilen dört aydan biri olan Muharrem ayında neler olduğunu birçok kaynaktan okuyabilirsiniz. Muharrem ayının onuncu günü ise; bu ayın en kıymetli gecesidir. Ancak yine kaynakların belirttiğine göre; aşûre pişirmeği ibâdet sanmak, bid’atdir, günâhdır. O gün, herhangi bir tatlı yapmak, tanıdıklara ziyâfet, fakîrlere sadaka vermek sünnetdir, ibâdetdir; diyor konunun uzmanları… Ayrıca; aşure;  daha çok Türkler arasında yaygın olduğundan bu yemeğe bir Türk yemeği, geleneğe de Türk geleneği demek daha doğru sanki…

         İslam tarihinin en trajik, en hazin, en incitici olaylarından biri olan Kerbelâ faciasının da bu günde meydana gelmiş olması daha önce cereyan eden sevinçli olayları gölgelemiştir ne yazık ki… Peygamberimizin iki gülünden biri olan Hz. Hüseyin, 10 Muharrem günü dönemin sözde Emevi halifesi Yezit tarafından siyasi gerekçelerle Kerbelâ’da hunharca şehit edilmiştir. “Kerbela'da şehitlerin şahı Hüseyin dışında Hz. Ali'nin dört evladı daha şehit olmuştur ve üçünün adı şöyledir: Ebubekir, Ömer, Osman...Bu hüznü, bugün de duyarak, Turgut Uyar'ın Divan'ındaki o dizelerle seslenmenin vaktidir :

                            "elleri koku dağıtırdı nasıl bir koku

                                   suya gel kana gel bir yeni hasana gel

                                   o öldü çünkü bir gülü tutmuştu bilmeden

                                   sen istersen her gün gel her sene gel

                                   hüseyin de öldü ölür hasan da öldü ölür

                                   ölen ve dirilen o bitmez insana gel"

         Erzurumlu Muhammed Lütfi Efendi‘de, bütün İslâm dünyasını derinden üzen bu olaydan duyduğu acıyı mısralara dökenlerden biri ve yazdığı “ağlar” redifli mersiyenin son kıtasında, bu hüznün hiç kimseyi ayırt etmeden herkesi nasıl sardığını bakın nasıl dile getiriyor:

                            “Muhammed Lütfî’nin bağrı delinsin

                                    Pârelensin beden rûhu alınsın

                                     Muhibb-i hânedan kimdir bilinsin

                                     Gedâ ağlar, sultân ağlar, hân ağlar.

Yine bir başka dörtlükte, bu zulmün, bu kötülüğün, İslam dünyasında ayrılıklara, bölünüp parçalanmalara yol açan bu hareketin yapıldığı ayın muharrem olduğunu belirterek, şöyle diyor:

                                                              “İmâm ki kâne boyandı

                   Bu zulüm arşa dayandı

                   Gayret-i Hudâ uyandı

                    Bugün mâh-ı Muharrem’dir.”

         Ancak bu günü bir matem günü olarak anmanın yanında; tarihi önemini anlama ve ders çıkarma günü olarak da düşünmenin, aradaki ayrılıkların dayandığı temellerin anlamsızlığı üzerinde kafa yormanın; inancımızın ruhuna daha uygun olacağı kanaatindeyiz.

         Ülkemizde daha yaygın olan “aşure” hakkında yazar Haşmet Babaoğlu’nungeçmişi yâdettiği ve bu geleneğin mutlaka yaşatılması gerektiğini vurguladığı satırlarını sizlere aktaralım:

             “(…) Bir gece işin sırrını fark ettim... Bir ayindi bu. Ruh çağırma ayini gibi bir ayindi... Çocukluğumu çağırmak, çocukluğumda neredeyse "yoktan" varedilmiş sevinçleri, insanlar arasındaki muhabbeti, komşulukları anmak için bilinçdışımın kurguladığı bir ayindi... (…) Çünkü aşuresımsıcak gülümsemeler, biten küslükler, hep yeniden doğan ahbaplıklar, onca acıya, derde bile katlanabilmeyi mümkün kılan tatlar -tatlılıklar demekti...

         Zaman geçiyor, devir değişiyor. Aşurepişirilen evler de aşurepişirenler de azalıyordur sanırım. Ama Allah'tan ki bu güzel yiyecek çok güçlü bir kadim geleneğe sırtını dayıyor.(…) Öyle bir bağdaşma ki, sanki kederin kanayan yarasını aşurenin tatlı dayanışması silip temizliyor, dindiriyor. (…) Peki aşurede sevdiğimiz bu çeşitlilik ve karışım neden bizi hayatta korkutuyor?

         Neden inananlar bu yemekte buldukları hikmeti bir de toplumsal, siyasal hayat açısından değerlendirip kendilerine örnek almıyorlar? Bence en güzel, en tatlı, en doyurucu toplum yapısı "aşuregibi" olanı... Buğday, nohut, kayısı, süt, şeker ve hatta tek bir nar tanesi kadar "hür" ve aşuregibi   kardeşçe yaşayabilenlerin toplumu... Tabii gel de bunu, aşureyi midesine indirmeye bayılan ama hoşlanmadığı her bulamaca "aşure gibi" diyebilen adamlara anlat!(Bir "aşure" yazısı-19/02/2005-Haşmet Babaoğlu-Vatan Gazetesi)

         Yazar Haşmet Babaoğlu’nun yukarıdaki cümlelerinde belirttiği gibi; bu güzel tatlı da birbiriyle ahenk içerisinde karışarak onu meydana getiren yiyecekler misali, bizler de cennet vatanda  “hür ve birlikte” ve de kardeşçe yaşamalıyız. Bunu engelleyip, bizi birbirimizden soğutacak olanlara, bu toprakların her yanında pişen aşure geleneğinin diliyle cevap vermeliyiz.

 

 

 

 


kitap fuarı
kitap fuarı