Perşembe, 30 Mart 2017

Kazablanka ve Merakeş

22 Nisan günü akşam saatlerinde Kazablanka’ya ancak ulaşabildik. Kazablanka'da neredeyse bütün binalar beyaz. Çünkü zaten Kazablanka, ‘beyaz şehir’ demekmiş. İlk uğrak yerimiz de 2. Hasan Camii oldu. Caminin hem kapladığı alan çok büyük, hem de minaresi çok yüksek. 25 bin kişi caminin içinde, 85 bin kişi de caminin açık alanlarında aynı anda namaz kılabiliyormuş. 1986 yılında yapımına başlanıp 1993’de tamamlanan camiyi, Fas kralı 2. Hasan yaptırdığı için kendi adını vermiş. Ama caminin yapımına, halkını da ortak etmiş. Her Fas vatandaşından 20 dirhem (5 TL.) alınmış ve caminin inşaatında kullanılmış. 1993 rakamlarıyla cami, 800 milyon dolara mal olmuş.

Cami, Atlantik Okyanusu’nun en Batı ucunda ve denizle adeta kucaklaşmış bir halde yapılmış. Cami, okyanusa dolgu da yapılarak inşa edildiğinden dolayı üçte ikilik kısmı okyanus üzerine kurulmuş vaziyette. 2. Hasan’ın kendi adına yaptırdığı camiyi böyle bir yere yaptırmasının nedeni, Hıristiyanların Atlantik kıyılarına Fildişi Sahillerinde yaptırdığı büyük katedralden daha büyük bir camiyi inşa ettirmek ve caminin 220 metre uzunluğundaki devasa minaresinin sanki de Avrupa’dan görülmesini sağlamak içinmiş. Caminin denize bakan duvarları, sürekli dalgaların sıçrattığı tuzlu sulara maruz kaldığı için de devamlı bakım altındaymış.

Caminin altında bulunan devasa abdest alma yerlerindeki wc.lerde maalesef musluklardan akan su yerine, görevliler tarafından verilen ibriklerdeki suların kullanılması gerekiyormuş. Bu da yine Malikî mezhebinin niteliklerinden biri olarak karşımıza çıktı. Caminin içine girdik, çok geniş bir mekân. Akşam namazının ardından caminin imamıyla görüşüp buradan ayrıldık ve dinlenmek üzere otelimize gittik.

23 Nisan 2014, ilk defa Türkiye’mizden uzakta bir Milli Egemenlik ve Çocuk Bayramı yaşıyoruz. Kahvaltıda birbirimizin bayram kutlamasını yaptıktan sonra otelimizden ayrılıp yakındaki güvercinlerle dolu Prens Muhammet meydanına gittik. Birleşmiş Milletler Meydanı da denilen bu meydanı, bizim İstanbul Yeni Cami’nin önündeki meydana benzettim. Yeni Cami’deki gibi burada da güvercinler ehlileşmişler; elinizde buğdayı görünce gelip elinizden bile yemleniyorlar. Tabii ki etrafta yem satan birçok satıcı görmek mümkün.

Kazablanka’da da bir kral sarayı var. Sarayın etrafında ise buranın ihtiyaçlarını karşılamak üzere Hubus denilen bir çarşı açılmış. Tıpkı İstanbul’daki Kapalıçarşı’ya benzeyen bir yapısı var. Fevkalade büyük olan çarşıda ne ararsanız bulmanız mümkün. Epeyce bir gezdik, bazı hediyelik eşya satın aldık, çay-kahve içip buradan ayrıldık.

Kazablanka’da fakir fukara olanlar çoğunlukla okyanus kıyısına evlerini yapmışlar ve okyanus kıyısı gecekondularla dolu. Zenginler ise okyanustan biraz daha uzakta ve yüksek kesimlerde bulunduğu için evlerini daha iç kesimlere yaptırıyorlarmış ve buraya Anfa deniliyormuş. Kazablanka’da yaşayan Feslilerin hepsi, villalarla dolu olan bu Anfa semtinde ikamet ediyorlarmış.

2. Hasan Camii’ni gündüz gözüyle bir kez daha gördük; çevresinde gezindik. Cami’nin okyanusa bakan duvarlarındaki ve minarelerdeki temizlik çalışmalarının nasıl olduğunu görme fırsatı bulduk. Kimi arkadaşlarımız, kıyıya inip pantolonlarının paçalarını yukarı doğru toplayıp okyanusun sularına girdi, ama okyanusun sert dalgalarına maruz kalıp epeyce ıslandılar. Neşeli geçen bir zamanın arkasından, yeni durağımız olacak Merakeş’e doğru yola çıktık.

Yol boyunca yemyeşil verimli arazilerin yanından geçtik. Tarlaların ortasına yapılan havuzlarda, artezyenle çekilen suların depolanıp borularla susuz tarlalara iletildiğine tanık olduk. Bu güzel manzarayı, otobüs içinde de muhabbete çevirerek bir taraftan yetenekli arkadaşlardan fıkralar dinlemeye, bir taraftan da Erzurum’dan veya diğer illerden getirilen azıkları paylaşarak, adeta herefene yaparak yolculuğu sıkıcı olmaktan çıkardık.

Merakeş’e yaklaşmaya başladığımızda rehberimiz, Merakeş'in ‘kızıl şehir’ anlamına geldiğini belirtti. Geçmişte patlayan bir yanardağdan fışkıran demir elementiyle yüklü lavlar etrafı kaplayınca toprak, kırmızı bir renk almış. Toprakla yapılan evler, kırmızımsı bir görünüm kazanmış. Şehir bu kırmızı renkle anılmaya başlanmış ve Merakeş denilmiş. Modern zamanlara gelindiğinde de betonarme olarak inşa edilen binalar, yine kızıla yakın bir renkle boyanmış ve şehrin otantikliği korunmuş. Bütün binalar, kırmızı ile kahverengi arasındaki bir tonla boyalı vaziyette ve bu durum şehre ilginç bir hava katmış. Tek tük yüksek evin bulunduğu şehirde çoğunlukla üç katlı binalar dikkat çekiyor. Fas’a gittiğimizden itibaren gördüğümüz çatısız ve kare prizma tarzındaki mimari, burada da kendini gösteriyor.

Şehre girerken, Kazablanka’daki 2. Hasan Camii’nin minaresinden önce ülkenin en yüksek minaresi bulunan Kutubiye Camii’nin minaresini uzaktan görüyoruz. Camiye doğru giden bulvarın her iki tarafındaki kaldırımlarda, süsleme amaçlı dikilmiş turunç ağaçları, meyveleriyle görünüyor. Bu cadde üzerindeki dairelerin çok pahalı olduğunu, rehberimizden öğreniyoruz. Rehberimiz, Merakeş'te kaybolmanın imkânsız olduğunu, çünkü Kutubiye Camii’nin, her yerden göründüğünü söyledi. Caminin önünden geçip Kıyamet Meydanı’na geliyoruz ve burada otobüsümüzden inip meydanı tanımak için şöyle bir geziniyoruz. Rehberimiz, meydan hakkında bilgiler veriyor. Bu meydan, 1065 yılında şehirle birlikte kurulmuş. Buraya bu adın, Ortaçağ’daki veba salgını sırasında vebalıların terk edildikleri veya idam mahkumlarının cezalarının infazlarının gerçekleştirildiği yer olmasından dolayı verildiğini öğreniyoruz. Bu adın verilmesinin bir başka nedenin de çok yoğun esnaf ve sanatkâr gruplarının bir araya toplanmış olmasından dolayı olabilirmiş.

Kıyamet Meydanı’na girdiğimizde burasının gerçekten de kıyamet gibi kaynadığını gördük. Her tür esnaf vardı. Rehberimiz, meydanda gördüğümüz maymunların, ‘bit pazarı’ adının ortaya çıkışındaki yegane etken olduğundan söz ediyor. Eskiden bitlenen insanlar, bitlerinden kurtulmak için pazara gidip maymunlara bitlerini kırdırarak kendilerini temizletirlermiş. İşte bu maymunların çalıştırıldığı yerlere ‘bit pazarı’ denilirmiş. Ama bu meydanda gördüğümüz maymunlar, artık bit kırmıyorlardı. Ertesi gün buraya tekrar gelmek üzere kalacağımız otele doğru hareket ettik. Otel, IV. Muhammet bulvarı üzerinde bulunuyordu ve bulvar, 17 km. uzunluğundaydı. Orta refüjün eni yaklaşık 100 m. imiş. Yolun hem orta refüjü hem de iki tarafı çiçeklerle kaplıydı ve en küçük bir çöp parçası bile görünmüyordu.

24 Nisan günü sabah otelimizden ayrılıp Menara bahçelerinin havuzunun bulunduğu yere gittik. Havuza ulaşılan geniş ve uzun yol, meyve ağaçları ve çiçeklerle dolu. Sulama amacıyla yapılmış olan havuz, 160x180 m. ebadında ve 3 m. derinliğinde olup Kutubiye Camii’ne 5 km. uzaklıktaymış. Eskiden olduğu gibi, zamanımızda da havuzun etrafı bahçelerle dolu. Ama eskiden bu havuz, denizcilerin eğitim yeri olarak da kullanılırmış.

Rehberimiz, bu havuzun kenarında bize Emevilerin İspanya’ya geçişleri hakkında önemli bilgiler veriyor. 711 yılında, başlarında Tarık b. Ziyad’ın bulunduğu 9 Arap imam, çoğunluğu dağlarda ve at sırtından inmeden yaşayan 7000 Berberi’den oluşan orduyla, adı sonradan Cebel-i Tarık olarak anılacak olan boğazın en dar yerinden, 21 m. boyundaki gemilerle, akıntılara karşı mücadele ederek İspanya’ya geçmişler. Bu olayın arkasında ise bir intikam duygusunun bulunduğunu öğreniyoruz. O dönem Kuzey Afrika’nın büyük bölümü Fas da dâhil olmak üzere Müslüman olmuştur. Sadece Atlantik kıyısındaki Septe Müslüman olmamıştır. Ancak Septe kralı Julianus,İspanya’dakiVizigotlara karşı kin beslemektedir. Çünkü Julianus, İspanya’daki kral Rodrigo’ya elçi yollarken kızını da yanlarına katıp göndermiş. Ama Rodrigo, bu kızcağıza tecavüz ederek geri göndermiş ve Septe’nin yöneticisini can evinden vurmuş. Emevilerin, zengin topraklara sahip İspanya’ya geçmek istediklerini öğrenen Julianus, alacağı intikam fırsatının ayağına geldiğini görerek onlara yardım etmiş ve gemilerini onların emrine vermiş. Araplar da savaşçı Berberilerle birlikte İspanya’ya geçip buralara yerleşmiş ve Endülüs Emevi Devleti’ni kurmuşlar.

Yine rehberimiz, Tarık b. Ziyad’ın karşı kıyıya geçtikten sonra, bir daha geriye dönmemek için gemilerini yaktırdığı iddiasının sadece bir uydurma olduğunu, çünkü binlerce askerin bir defada karşıya geçmiş olmasının imkansız olduğunu, bu gemilerle sadece askerlerin değil, pek çok Doğulu tüccarın da İspanya’ya geçtiğini, hepsinden önemlisi de gemilerin, Emevi-Araplara değil, Julianus’a ait olduğunu söylüyor ki mantıklı açıklamanın da bu olduğu anlaşılıyor.

Endülüs adı, İspanya’ya Arapların verdiği bir isim, bunu hepimiz biliyoruz; ama bu ismin nereden geldiğini de bu seyahat sırasındaöğreniyoruz. Rehberimize göre bu isim, İspanya’nın güney taraflarına çok kısa bir süre hâkim olan Vandalların adına nispeten verilmiştir. Bu nedenle İspanya’ya Vandalların ülkesi anlamında Vandalucia (Vandalus) denilmiş. Araplar, Vandalus’dan hareketle buraya Endülüs demişlerdir. İlk bakışta mantıklı gibi görünen bu açıklama, Vandalların 18 yıl gibi kısa bir süre burada kalmalarından dolayı pek de tatmin edici bir açıklama olarak görünmedi. Araştırınca Endülüs denmesinin birkaç nedeni olabileceğini anladım. Bu konuda ikinci bir iddia, Nuh Tufanı’ndan sonra buraya yerleşenlerin Endelüş adı verilen bir kavim olduğu yolundadır ki bu da İslam Tarihi kaynakları tarafından savunulmaktadır. Ancak bu, birinci iddiadan daha zayıftır. Üçüncü bir iddia, buranın Atlantis Okyanusu kıyısında oluşuna dayandırılmaktadır ki bu da çok zayıf kalmaktadır. VonHeinzHalm isimli bilim adamının iddiasına göre ise bu isim, İspanya’ya hâkim olan Vizigotların, kendi ülkelerini tanımlarken söyledikleri Landahlouts ismine dayanmaktadır. Endülüs kelimesinin, miras kalan topraklar, kader ülkesi, şans ülkesi gibi manalara gelen Landahlouts sözcüğünün Arapça telaffuzundan başka bir şey olmadığının (Ali Dadan, Endülüs Kelimesinin Kökeni Üzerine, İstem Dergisi, Yıl: 7, Sayı: 14, 2009, s. 374-375.) en akla yakın iddia olduğuna ben de katılıyorum.

Artık sulama amaçlı kullanıldığını öğrendiğimiz bu havuzun suyu oldukça bulanık. Koyu kahverengi, hatta koyu kırmızı diyebileceğim havuzda çok büyük balıklar var. Ekmekle besleniyorlarmış. Etraftan alınan ekmeklerden irice koparıp attığınızda adeta havada kapıyorlar.

Havuzun rengindeki kırmızılığın da Merakeş’in toprağından kaynaklandığını anlıyoruz. Merakeş’te kırmızı, deniz mavisi, yeşil ve dağlardaki kar beyazı gibi dört rengin ağırlıklı olarak bulunduğunu görüyoruz. Ama bu dört renkten de kahverengiye çalan kırmızının yoğunluklu olarak kullanıldığını anlıyoruz.

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile



Takip Et

evet
evet