Cuma, 21 Temmuz 2017

Fas saatiyle 13.30’da Meknes’e ulaştığımızda, biraz önce duran yağmur, yeniden başlamıştı. Burası, Fas’ın en fakir şehirlerinden biriymiş. Köle kenti olarak bilinirmiş. Ancak burası kral 2. Hasan’ın doğduğu yer olduğu için Hasan, kral olur olmaz ilk ziyaretini de buraya yapmış. Bu ziyaret esnasında bir Meknesli ona domates attığı için kral, 39 yıllık iktidarı boyunca buraya hiçbir yatırım yaptırmamış, bu nedenle şehir oldukça geri kalmış, fakirleşmiş. Şimdiki kral ise Mekneslilerle iyi geçiniyor ve eski durumu düzeltmeye çalışıyormuş. Özellikle burayı bir tarım şehri yapma gayreti varmış. Bu da şehre bir hareketlilik katmış. Çünkü Meknes, 29 Nisan’dan itibaren 700 bin metre karelik bir alanda Afrika Tarım Fuarı’na ev sahipliği yapacakmış. Bu fuara, bir milyon civarında insan katılıyormuş ki bu da Meknes’in kalkınması için önemli bir hamle olarak değerlendiriliyor.

Şehre girince dış surlarla iç surlar arasında ilerliyoruz.

Meknes’te ilk işimiz bir lokantaya gitmek oldu. Lokanta çok lüks olmasına rağmen temizlik bakımından pek de iç açıcı değildi. Fas’ın milli yemeklerinden olan ‘tajin’ siparişi verildi. Sofraya önce büyük bir porselen tabakta karnabahar, kabak, pancar, havuç, nohut ve mısırlı pilavdan oluşan bir salata geldi. Ardından da tajin kabı içerisinde üzeri kapalı bir vaziyette tajin yemeği geldi. Üzeri açıldı, sırlı konik kapağı da kaldırdıklarında hâlâ kaynamakta olan tajin görüldü. Yemeğin en altında tikeler halinde dana eti, onun üstünde ise kabak, patates, zeytin, havuç, börülce gibi sebzeler vardı. Zerdeçal ile renklendirilmiş olan yemeğin sapsarı suyu da kendisi de oldukça lezzetliydi. Sonrasında da meyve salatası geldi. Masada kağıt peçete bulunmaması ise en dikkat çekici ayrıntılardan biriydi.

Yemek sonrası aracımıza binip Bab-ı Mansur’a (Mansur Kapısı) gittik. Bu kapı, 17. asırda Mevla-yı İsmail tarafından yaptırılmış. Kapının tam karşısında ise meydan var. Meknes’te, Mevla-yı İsmail, 40 km. uzunluğunda surlar yaptırmış. Buradaki tarihi bir yapıyı gezdikten sonra Fes’e doğru yola çıktık. Akşam saatlerinde Fes’e ulaştık. Ertesi gün Fes’i gezmek üzere dinlenmeye çekildik.

Fes, 809 yılında 2. İdris tarafından kurulmuş. Kuruluşu sırasında bulunan bir keserden dolayı şehre Fes (fes, keser demekmiş) adı verilmiş. Fas’ın bir özelliği, her şehirde bir kraliyet sarayı olmasıymış. Toplam 27 saray varmış. Kral hangi şehre giderse oradaki sarayında kalırmış. Fes’te de büyük bir saray var. Bütün saraylar devasa yapılar. Her kral, ihtiyaçlarına binaen yeni eklemelerle sarayları büyütüyorlarmış. Mevcut kralın en fazla yaptığı spor, golf imiş. Fas’ta pek çok golf sahası varmış, ama bunların hepsi de sarayların arka tarafında bulunduğu için halk bunları göremiyormuş; doğal olarak biz de görme imkânı bulamadık.

Fes’teki kraliyet sarayının yakınlarında Yahudi mahalleleri var. Buralarda yaşayanlara ‘mellah’ deniliyormuş. Mellah, tuzculukla ilgilenen kişiler anlamına geliyor. Tuz, Fas’ta çok üretilen bir madde olduğu için tuzculara da mellah deniliyor. Yahudi mahallesi artık Yahudilerin yaşamadığı, ama çok sayıda eski ev ve çarşıların bulunduğu bir yer olarak turistlerin gezdiği bir yere dönüşmüş.

809 yılında temelleri atılan Fes şehri, yüzyıllar içinde gelişirken, adeta iç içe bir görüntü kazanmış. Eski Fes, yeni Fes’in içinde kalmış, son asırda oluşan modern şehir, antik şehri kaplamış ve sanki de koruma altına almış. Bu eski Fes’te toplam 36 bin dar sokak var ve bu sokaklarda tam 135 km.lik yürüyüş yolu var. Eski Fes, iç içe surlardan oluşuyor ve her surdan içeriye bir kapıyla giriliyor. En dıştaki kapıdan girip biraz ilerledikten sonra ikinci bir kapıya bundan daha eski olan şehire girilmiş oluyor. Böyle kapılardan geçip her şehir tabakasını geze geze 809 yılında kurulan ilk Fes’e ulaşılıyor. Bu kurulan ilk Fes büyüyünce yeni yerleşim yerleri açıldığından dolayı buranın etrafı surlarla çevrilmiş ve şehre giriş için bir kapı konulmuş; sonra surların dışında bir şehir daha oluşmaya başlayınca onun da etrafı surlarla çevrilip yine bir kapı konulmuş. Böylece şehir içten dışa doğru gelişip büyüyerek iç içe geçmiş tarihi bir açık hava müzesi oluşmuş. Bu dar sokaklar, adeta insan kaynıyor. Çoğunluğunu turistlerin oluşturduğu bu insan selini ara sıra üzerinde yükler bulunan atlar ürkütüyor. Sahipleri tarafından kimseye çarpıp zarar vermesinler diye ‘belek!’ diye uyarıyı duyan herkes, kenara çekilip bu sakin yürüyüşlü atlara yol veriyorlar.

17. asırda yapılmış bir kapının önündeyiz. Bu kapının içinde yer alan o dönem Fes şehrinde bir bronz imalat ve satış atölyesine giriyoruz. Çok değişik ürünlerin yer aldığı bu satış ve üretim mağazasında ustaların yaptıkları ürünlerin yapım aşamalarından bazılarını izleme şansı yakalıyoruz.

Fas’ın bütününde 47 anıt, uluslararası dünya miras listesine girmiş; bunların bakımı Unesco’dan gelen 118 milyon Euro ile gerçekleştiriliyormuş.

Eski Fes şehrinde 9. yüzyılda inşa edilmiş dünyanın en eski üniversitesi olan Karavin Medresesi hala öğrenci yetiştiriyor. Burayı Tunuslu iki kız kardeş yaptırmış. İspanya krallarından 2. Silvestr de bu üniversiteden mezunmuş. Biz bu üniversitenin hadis bölümü olan Buenanya Medresesi’ne gittik. Burası adını, yaptıran kişiden almış. Burada 52 oda var. Medresenin yapımında, taşın yanında iki malzeme kullanılmış; beyaz yerler alçıdan, siyah yerler ise sedir ağacından yapılmış. Ama siyahlık, sedir ağacından dolayı değil. 2004 yılında bir yangın geçiren medresenin sedir ağaçlarının rengi siyahlanmış ama belli ki çok kötü bir yangın değilmiş, çünkü sedir ağaçlarına hakkedilen (kazınan) Arapça yazılar okunabiliyor. Medresenin yanında hamam, fırın, çocuk okulu ve mescit bulunuyor.

Sık sık çeşmelere rastlıyoruz. Bu çeşmeler, yeni bir mahallenin başlangıcı veya bitişini gösteriyor.

Fes’te 1912’de manda antlaşmasının imzalandığı binaya geliyoruz. O yıllarda bu bina, iç işleri bakanlığı olarak kullanılıyormuş. Binanın iç duvarları çinilerle kaplı, dokuz oluklu büyük bir çeşme büyük salonun ortasında bulunuyor. Çok sayıda odanın bulunduğu binadaki bazı odalar ise iki katlı.

Ahşapçılar, ya da Neccarîn Meydanı, evliliklerde en çok uğranılan, düğün malzemelerinin yapıldığı bir sanat sokağı.

Fas, tuz üretiminin çok fazla olduğu bir ülke; tuzun fazla üretilmesinden olsa gerek çok sayıda tabakhane var. Rehberin dediğine göre ‘Morok kinini’ denilen kimyasal bir deri tabaklama malzemesi, bütün dünyaya buradan ihraç ediliyormuş. Fes’te dünyanın en eski fakat aynı zamanda Fes’in en pis yeri olan tabakhanelere gidebilmek için dar sokaklardan geçip bir deri satış mağazasından içeri girdik. Büyük bir sepetin içerisinde nane yaprakları ve dalları vardı. Bunlardan bir dal veya birkaç yaprak alıp burnumuza tutmamızı önerdiler; denileni yaptık. Nedenini ise dar merdivenlerden birkaç kat tırmanarak mağazanın terasına çıktığımızda anladık ve derhal naneleri burnumuza tuttuk. Çünkü yaklaşık elli metre aşağıda, tabaklanan derilerden çıkan korkunç koku ve ortadaki manzara, hepimizi olumsuz yönde etkilemişti. Tamamen ilkel yöntemlerle tabaklanan deriler, kireç kuyularında bekletilerek yumuşamaları sağlanıyordu. Onlarca su dolu kuyuların içleri derilerle doluydu. Değişik kimyasalların bulunduğu kuyuların içinde tulumlar ve uzun çizmelerle dolaşan, derileri bir kuyudan diğerine aktaranlardan çoğunun mühendis olduğunu öğrenince şaşkınlığım bir kat daha arttı. Şaşkınlığımın nedeni, ülkemizdeki mühendislerin büyük çoğunluğunun masa başlarında oturduklarını bildiğim içindi. Deri üretiminin bu ilk aşamasını epeyce seyrettikten sonra işlenmiş derilerden yapılmış ayakkabıdan kemere, çantadan şapka ve cüzdana çeşitli malzemelerin satışının yapıldığı mağaza bölümüne geri döndük. Deriler, doğal olduğu için mağaza da kokuyordu. Hangi deriyi elimize aldıysak hepsinde o deri kokusunu aldık. Bazı seyahat arkadaşlarımız çeşitli ürünler aldılarsa da bu ürünler pek ilgimizi çekmedi. Ülkemizde üretilen deri malzemelerin daha kaliteli olduğu aklımdan çıkmıyordu. Bir de bir zamanlar Erzurum’da da böyle tabakhaneler bulunduğu ama şu anda yerlerinde yellerin estiğini hatırlayıp bir kez daha eskiye rağbet etmediğimize yandım. Fesliler, bu kadar ilkel deri işletmelerini bile turizmin hizmetine sunmuşlardı. Biz ise eski ne varsa hemen dağıtıp yok etmenin hesaplarını yapıyoruz.

Fes’in dar ve uzun ara sokakları arasında ilerlerken bir anda ortalığı sıcak ekmek kokusu sardı. Burnumuzun direğini sarsan kokuyu takip edip ekmek fırınına ulaştığımızda minik bir kara fırın olduğunu gördük. En az yüz yıl evvelinin izlerini taşıyan bu küçük mahalle arası kara fırında odun ateşinde pişirilen çörek büyüklüğündeki ekmeklerden alıp tadına baktığımızda bunun bize bir öğlen yemeği lezzeti verdiğini fark edip çok miktarda ekmek aldık ve arkadaşlarımıza dağıtarak karnımızın aç olmamasına rağmen katıksız vaziyette sıcak ekmeklerden epeyce yedik. Bir şehrin eskiliğinin bir ekmeğin tadında anlaşılabileceğini bu dar sokaklarda anlamış oldum ve bir kere daha kahrettim. Ülkemizde var olan kara fırınların önce borularla ısıtılan fırınlara kurban edildiğini, ekşi hamur mayasından doğal olarak yapılan lezzetli ekmeklerimizin, içine maya doldurularak lezzetten yoksun ekmeklere feda edildiğini düşündükçe kahretmemek mümkün mü? Sonra bunlardaki lezzet yoksunluğunu fark edip tekrar odun yakılan kara fırın yapma gayretlerine girişmemiz, eski ekmeklerimizin tadını vermedi.

Sokaklarda ilerlerken ilginç görüntülerle karşılaşıyoruz. Eski evlerde çalışan diş hekimlerinin muayenehanelerine rastlıyoruz. Bunu evin kapısının yanına konulmuş camlı bir kutunun içindeki takma dişlerden anlıyoruz. Çocukların okudukları mekteplerin önünden geçerken girip içeri bakıyoruz. Benim çocukluğumda Erzurum’da bulunan eski usul eğitim öğretim kurumlarına benzetiyorum. Sokaklarda sakatatından tutun kasabına, manavından bakliyatçısına her türlü satıcıya rastlamak mümkün. Ama tüm ürünler açıkta satılıyor ve bunları almak için insanın gözlerini yumması gerekiyor. Sonra Ticani çarşısına giriyoruz. Tarihi bir çarşı içinde aloevera bitkisinin liflerinden dokunan kumaşların yapımını seyrediyoruz. Bir tezgâhın başında bez dokuyan yaşlı bir adamın fotoğrafını çekmek istiyorum ama adamın sert tepkisiyle karşılaşınca hevesim kursağımda kalıyor ve adamın vecd içinde kumaş örmesini uzaktan seyretmekle yetiniyorum. Fas garip bir ülke; çoğu kimse fotoğrafının çekilmesine izin vermiyor.

Şimdi Ticani çarşısının karşısında bulunan ve Ahmet Ticani’nin medfun bulunduğu Karavin Camii ve türbesindeyiz. Karavin Camii, Karavin külliyesinin cami bölümünü oluşturuyor. Cami, çok büyük. Ahmet Ticani, İstanbul’dan gelip burada kendi adıyla anılan bir tarikat kurmuş ve bütün Afrika’ya tarikatını yaymış. Camiye girdiğimizde Malikî mezhebinden olanların nasıl namaz kıldıklarını gözlemleme fırsatı buldum. Ticani’nin türbesi, caminin içinde oldukça büyük bir alanı kaplıyor. Türbe, demir parmaklıklarla çevrilmiş. Caminin muhtelif yerlerinde kitap rafları var ve zeminle başlayan raflar, Kur’an-ı Kerimlerle dolu. Yani ayaklarımızla aynı hizada bulunan Kur’anlar, beni rahatsız etti, ama hangi birini yukarı raflara kaldırabileceğimi bilemedim. Bir taraftan üst raflar doluydu, bir taraftan da çok sayıda Kur’an vardı. İçlerinden birini alıp inceledim. Bizim alıştığımız hattan çok farklıydı. Birkaç tane daha alıp baktım, evet yanılmamıştım. Hepsi de aynıydı ve bizim Kur’an hatlarımızdan farklı olduğundan hiç kuşkum kalmamıştı. Hat farklılığının yanında harf farklılıkları da vardı. Mesela bizde kaf harfi iki noktalıyken onlarda tek noktalıydı. Bizim Kur’an’a gösterdiğimiz saygı derecesiyle buradaki bir değildi; bizim gösterdiğimiz saygıyla onlarınkini ölçemeyeceğimi anladım. Neticede saygı, sübjektif bir olgu; belki de ben yanılıyorum. Ama kesin olan bir şey var ki biz Türk milleti olarak İslam’a ve onun kutsal kitabı olan Kur’an’a ve onun peygamberi olan Hz. Muhammed’e hiçbir şeyle ölçülemeyecek derecede büyük bir saygı duyuyoruz ve bu da bizi mutlu ediyor.

Fes’te bol miktarda fes gördük. Fes, Osmanlı Devleti’ne de Fas’ın o zamanki başkenti Fes’ten gelip yayılmış. Osmanlıların Fas’a gidip de oralarda egemen oldukları söz konusu değil ama yine de Tunus ve Cezayir yoluyla Osmanlı’dan etkilendikleri olmuş. Ama Osmanlı, fesi alıp kullanmakla galiba Fas’ın Osmanlıdan etkilenmesinden daha fazla Faslılardan etkilenmiş.

Fes’ten ayrılık vakti gelince Atlantik kıyılarına ulaşmak için Kazablanka’ya doğru yola çıktık. Fas’a ulaştığımızdan itibaren dikkatimi çeken bir hususa değinmeden edemeyeceğim. Ana yolların asfaltları çok düzgün, ses yapmayan asfalt dökülmüş. Hiçbir kasise rastlanmıyor. Diğer bir husus da şehirlerin ana caddelerinde çer çöp gözükmüyor. Tertemiz bir vaziyette.

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile