Perşembe, 27 Nisan 2017

Fas kralı V. Muhammet, 1961 yılında bir diş çekimi esnasında kendisine verilen yüksek dozda narkozla gizli bir suikaste kurban gitmiş. Sevilen bir kral olan V. Muhammet, bu tamamlanmamış caminin yanında yapılan bir anıt mezara nakledilmiş. Anıt mezarda V. Muhammed’in mozolesinin yanında kral II. Hasan ve kral Abdullah’ın mezarları da bulunuyor. Burada hafızların 24 saat aralıksız Kur’an okuduklarını öğrenince, Yavuz Sultan Selim’in kutsal emanetleri Topkapı Sarayı’na getirdiğinde otuz dokuz hafız görevlendirerek 40. sı da kendisi olmak üzere başlatılan ve yüzyıllardır devam eden Kur’an tilaveti aklıma geldi. Anıt mezar oldukça görkemli ve bakımlıydı. Çünkü temizlikçiler, bu mekanı sürekli temizliyorlarmış. Ziyaretimiz esnasında buna fiilen tanık olduk.

Rabat, 1912 yılında başkent yapılınca kral Abdülaziz, burada bir saray yaptırmış. O günden bugüne saray, sürekli ilavelerle genişletilmiş ve büyütülmeye de devam ediyormuş. Çok geniş bir alanı kaplayan sarayın etrafında fotoğraf çekmek yasak, ama uzağından çekim yapılabiliyor.

Rabat ile Sale şehri birbirine çok yakın ve Sale’nin hemen yanı başında Şella Kalesi var. Şella Kalesi, Kasbah’da, alüvyonlarla dolmuş bir ovanın ortasındaki tepeye yapılmış; ovadan geçen nehir görülebiliyor. Kasbah, kasaba anlamındaymış. Bu kalenin içinde şahane bahçeler var. Her türden meyve ağaçları bulunuyor ve bizim bulunduğumuz sırada hepsinin dallarında meyveleri vardı. Kaledeki ve etrafındaki evlerin kapıları adeta birer sanat eseri; fevkalade estetik tarzda yapılmışlar. İşlemeleri çok zarif ve tokmakları çok güzel. Hatta bazı eski eşya satıcılarının eski kapılar sattıklarına da tanık olduk.

Rabat ile Sale arası hep bahçelerle kaplı. Yol boyunca orta refüjde turunç ağaçları var. Yolun sol tarafında kraliyet muhafızlarının at haralarının önünde nöbet tuttuklarına tanık oluyoruz. Fas’ta Arap atı, sakal ve kırma sakal diye üç tür at yetiştiriciliği varmış. Arap atı asil işlerde kullanılırmış. Gösterilerde de ondan başka at kullanılmazmış. Kırma sakal, Arap atı ile sakalın birleştirilmesinden elde edilirmiş. Yılın belli bir vaktinde üç hafta süren at festivali yapılıyormuş. Bu nedenle atlar kıymetliymiş.

Sale’de fazla durmayıp Meknes’e doğru ilerliyoruz. 100 bin dönümlük meşe ormanının yanından geçerken meşe ağaçlarının alttan bir buçuk iki metrelik bölümünün tıraşlanmış olduğunu gördük. Tıraşlanmış kabuklar, muhtelif yerlerde istiflenmiş vaziyetteydi. Meğer bu kabuklar, çocukluğumuzda çok sık gördüğümüz şişe tıkacı olarak kullanılan mantar imalatında ham madde olarak kullanılıyormuş. O zamanlar plastik sanayii şimdiki gibi gelişmiş olmadığından, şişelere mantar tıkanırdı ve bizler de bu mantarların, yerde biten mantarların kuruması ile elde edildiğini sanırdık. Bu seyahatimiz, bir cehaletimizi de gidermiş oldu.

Fas’a yılda toplam yedi gün yağmur yağmasına rağmen her taraf yemyeşil. Suyun çok az olduğu bir ülkede bu kadar kaliteli bir bitki örtüsüne rastlamak beni oldukça şaşırttı. İlginç olan, bu yedi günden biri bizim oraya gittiğimize rastladı. Meknes’e doğru yol alırken yağmur başladı; otobüsümüzün içini, hoş bir toprak kokusu sardı. Güneşli başlayan yağmurlu hava, yerini bulutlu bir havaya terk etti.

Daha bahar mevsiminin başında olmamıza rağmen, yol boyunca kamyonetlere istiflenmiş olan karpuzları görünce hepimizin iştahı kabardı, ama rehberimiz, yol kenarında durmanın sıkıntı yaratabileceğini belirtip, elektrik direklerine bağlanmış kamera ve radarlardan söz ederek bu hevesimizi kursağımıza tıktı.

Rehberimizin, yolculuğumuz sırasında verdiği bilgilere göre Fas’ın milli giysisine ‘cellaba’ deniliyormuş. Her dini bayram için ayrı ayrı diktiriliyormuş. Ramazan bayramında giyilen cellab, kurban bayramında da giyilirse ayıplanıyormuş.

Fas’ın milli yemeği olan kuskus, çok ince bulgurun haşlanmasından sonra tavuklu ve etli olarak yapılan ve sıcak olarak tüketilen kuskus, her Cuma günü mutlaka bütün evlerde pişirilen ve çok sevilen bir yemekmiş.

Toprağı, fosfat bakımından çok zengin olan Fas, bir baharat üreticisi olarak kabul edilebilir. Zerdeçal, çok üretilen ve tüm yemeklerde kullanılan; koyu sarı renginden dolayı yemeğin rengini de sarartıp değişik bir hava katan değerli bir baharat. Anladığım kadarıyla zerdeçal, bizdeki salça gibi kullanılıyor. En ünlü yemeklerinden biri de tajin. Bu yemek, adını pişirildiği huni kapaklı toprak kaptan alıyormuş.

Fas’ta balık üretimi olmakla birlikte tüketimi fazla bilinmiyor ve Faslılar balık yemiyorlarmış.

Çorba olarak da harira çorbasını sevip tüketiyorlarmış. Pirinç ve bulgur üretimleri de varmış ama pilav fazla bilinmezmiş. Bu öğrendiğimiz bilgileri, biraz sonra ulaşacağımız Meknes’te yiyeceğimiz yemeklerde sınayacağız.

Rehberimizin verdiği bir başka bilgi, bizleri biraz rahatlattı. Fas’ta kitap okuma oranı, kişi başına yılda iki dakikaymış ki bu, bizim yılda kişi başına altı saate göre çok kötü bir istatistik veri. Bizde yılda kişi başına altı saat aslında çok utanılacak bir sayı ama Fas’a göre iyi sayılır.

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile