Pazar, 23 Temmuz 2017

Rabat ve Sale

Fas, merak ettiğim gizemli ülkelerden biriydi. Erzurum’dan İstanbul’a, oradan da Fas’ın Kazablanka havalimanına 21 Nisan 2014 pazartesi günü sabahın ilk saatlerinde ulaştık. Uzun gümrük işlemlerinden sonra, bizi seyahat boyunca gezdirecek olan otobüs ve rehberimizin gelişiyle birlikte başkent Rabat’a doğru yol almaya başladık.

İlk göze çarpan şey, üçer şeritli oto yolların düzenli ve bakımlı oluşuydu. Rehberimiz Oktay, Türkiye’den Fas’a gidip yerleşen bir Türk olduğu için Fas’ı iyi tanıyacağımıza sevindik. Rehberimiz, otobüs içinde Fas hakkında ilk bilgileri vermeye başlamıştı bile.

Fas’ta 240 milyon adet zeytin ağacı varmış; bu rakam, bütün dünyadaki zeytin ağaçlarının yarısına tekabül ediyormuş. Ama Faslılar, kahvaltıda asla zeytin yemiyorlar, zeytini yemeklerde kullanıyorlarmış. Fas’ta çok sayıda sedir ağacı da varmış. Az miktarda hurma üretiliyormuş ama burada hurma, ‘kadın’ anlamında olduğundan dolayı, hurma yerine ‘tımar’ denilirmiş. Yol kenarlarında bol miktarda gördüğümüz kaktüsün meyvelerinin de çok lezzetli olduğunu ve bolca tüketildiğini öğrendik. Ancak bu meyvenin tadına bakmak, orada nasip olmadı da bu meyveyi ancak yine kendi ülkemde Isparta’da tadabilme fırsatı buldum.

Yol boyunca yakınlarından geçtiğimiz şehirlerdeki ev mimarisi oldukça dikkat çekiciydi. Kare küp şeklindeki evlerin hiç birinde çatı yoktu. Cami mimarisinin de bizdekinden çok farklı olduğunu gördük, minareler de kare şeklinde yükseliyorlardı. Fas saatiyle sabah 7.30’da Rabat’a girdik. Rabat’ta ilk dikkatimi çeken şey, çöpçülerin ellerindeki palmiye ağacı dallarıydı. Yolların ve kaldırımların temizliği, bu dallarla yapılıyormuş.

Fas, bir kabileler topluluğu olmasına rağmen, devlet olarak Avrupa’daki en eski krallıktan tam olarak 199 yıl daha önce kurulmuş olan kadim bir krallık. 1650 yılında Afrika’da bir veba salgını olmuş ve nüfusun yarısını kırmış. O dönemlerde kral olan Mevla-yı İsmail, çok evlilik yapmış ve 400’ü erkek olmak üzere çok sayıda çocuğu olmuş. Bu, herkesin uyguladığı bir yöntem olunca Fas nüfusunda bir denge kurulmuş.

20. asrın başlarında zor yıllar geçiren Faslılar, 1912 yılında Fransızların himayesini istemişler ve 46 yıl Fransız mandasında kalmışlar. Fransızlar Fas’a geldiklerinde başkent, Merakeş’miş. Fransız General Biote, başkenti Rabat olarak değiştirmiş. O zamandan beri Fas’ın başkenti Rabat. Başkent Rabat çok pahalı olduğu için burada yaşayan orta gelirli memur kesimi, Rabat’ta kalmak yerine yakın ve pahalı olmayan bir şehir olan Sale’de kalıyorlar, sabah Rabat’taki işlerine gelip akşam Sale’deki evlerine dönüyorlarmış. Sabahın ilk saatlerinde Sale’den Rabat’a doğru akan yoğun trafik, bunu kanıtlıyordu. Rabat, toplam nüfusu 35 milyon olan Fas’ta 1.5 milyon nüfusla büyük bir şehir. Casablanca ise 6 milyon nüfusuyla Afrika’nın ikinci en büyük şehriymiş.

Bir pastanede kahvaltımızı yaptıktan sonra şehri gezmeye başladık. Kraliyet sarayının yanından ve şanlı bayrağımızın dalgalandığı Türkiye Büyükelçiliği’nin önünden geçtikten sonra Natamam (tamamlanmamış) Cami ve V. Muhammet mozolesinin bir arada bulunduğu külliyeyi gezmek üzere otobüsümüzden indik.

Natamam Camii’nin öyküsü ilginç. Fas, İslamiyet’ten önce Roma egemenliğinde kalmış; Romalıların atları burada yetiştiriliyormuş. Fas krallığı 789 yılında kurulmuş. İslamiyet’in yayılma dönemlerinde önce Emevilerin, sonra da Abbasilerin yönetimi altına girmiş. Natamam Camii, çok büyük bir alanda Hasan Camii olarak başlatılmış ama bitirilememiş. Emeviler, Faslıların gemileri yardımıyla İspanya’ya geçmişler. Bu geçişlerde Faslı yönetici aileler de İspanya’ya geçmişler ve Fas’ı İspanya’dan yönetmişler, daha sonra da Fas’tan Endülüs’ü yönetmişler. Bu yönetici aileler, 1161 yılında biri Fas’ın en işlek limanı olan Rabat’ta, biri o zamanki Fas’ın başkenti Merakeş’te ve diğeri de Endülüs’ün merkezi konumundaki Granada’da olmak üzere üç cami projesi oluşturmuşlar. Bu üç caminin yapımına aynı mimar tarafından başlanmışsa da Merakeş’tekiKutubiye ve Granada camileri tamamlanmış ama Rabat’ta yapılması planlanan Hasan Camii, nüfusun iyice azalması ve iktidar değişikliğinden dolayı tamamlanamamış. Bununla birlikte yarım sütunlar bile muhteşem bir görüntü sergiliyor. Caminin girişi olarak düşünülmüş alanda ve aynı sıranın biraz ilerisinde iki şadırvan var. Şadırvanlarda su var ama akmıyor, durgun; çünkü Malikilerde durgun su temiz sayılıyor.

Devam edecek

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile