Salı, 25 Nisan 2017

Felsefe Tarihi Ana Bilim Dalı Toplantılarının üçüncüsüne katılmak üzere Erzurum’dan Prof. Dr. Osman Elmalı ve Arş. Gör Ahmet Bingöl’le birlikte yola çıktık.

Henüz kararan havayla birlikte Kahramanmaraş’a girdik. Doğrusunu isterseniz Maraş’ın ışıkları ve karanlık içindeki şaşaalı görüntüsü beni adeta büyüledi.
Şehrin caddelerinde aracımızla ilerleyerek kalacağımız otele yerleştik. Sabah Sütçü İmam Üniversitesi’nin araçlarıyla Avşar Kampüsü’ne doğru yola çıktık. İlahiyat fakültelerinin geleneksel hale gelen ana bilim dalı toplantıları kervanına üç yıldır Felsefe Tarihi ana bilim dalı olarak biz de katılmış bulunuyoruz. İlkini Ankara’da, ikincisini Erzurum’da yaptık. Bu yıl da Kahramanmaraş’a misafir olduk.
Üniversite’nin rektörü Prof. Dr. M. Fatih Karaaslan’ın toplantımızı teşrif etmesi ve rahatsızlığına rağmen açılış konuşmasını yapması, bizleri onurlandırdı. İlahiyat Fakültesi’nin dekanı Prof. Dr. Zekeriya Pak, gün boyu yaptığımız toplantıdan hiç ayrılmadı ve açılışta olduğu gibi kapanışta da bir konuşma yaparak bizi mutlu etti. 10 Ekim 2014 günü sabahtan akşama kadar ana bilim dalımızın problemlerini konuşup görüştükten sonra akşam, yine üniversitenin tahsis ettiği otobüsle Pınarbaşı olarak nitelenen devasa bir mesire alanına gittik. Avşar Kampüsü ile Pınarbaşı arası, aşağı yukarı yirmi, yirmi beş dakikalık bir mesafeydi ve araçla yol alırken, Maraş’ın tam anlamıyla bir büyükşehir olduğunu görme imkânı bulduk. Kahramanmaraş Büyükşehir Belediyesi’nin konuğu olarak geldiğimiz bu alan, beni şaşırtacak kadar geniş bir mekândı. Pek çok insan, mangallarını ve semaverlerini yakmış, akşam sefası yapıyorlardı. Erzurum’un semaverlerinin artık ülkemizin her yerinde kullanıldığını görmek mutluluk vericiydi. Yemek yediğimiz yerden mesire alanının gece görüntüsü harikuladeydi. Zaten güzel olan mesire alanı, ışıklandırmalarla seyrine doyulmaz bir görüntü sergiliyordu. Erzurum’da böyle bir güzellik niçin olmasın diye düşündüm. Sözgelimi Palandöken kayak tesislerine giden yolun iki yanında Maraş’takine benzer mesire alanları yapılamaz mı? Ya da Kiremitlik Tabya, Aziziye ve Mecidiye Tabyalarının bulunduğu Topdağı mevkii, insanımızın gidip de dinlenebileceği, hoşça vakit geçirebileceği birer dinlenme ve kır sahası haline getirilemez mi? diye geçirdim içimden ve sadece hayıflanmakla kaldım.
O akşam, Atatürk Üniversitesi’nden Sütçü İmam Üniversitesi’ne nakledip oradan emekli olan değerli ağabeyimiz Dr. Mustafa Kök’le birlikte bir pastanede oturarak dondurmalarımızı yedik ve eski günleri yad ettik.
Ertesi sabah, yine üniversitenin otobüsüyle şehir gezisine çıktık. İlk durağımız Kahramanmaraş Kalesi oldu. Kale’de dalgalanan bayrağımızın hemen alt kısmındaki levhada “28 Teşrini Sani 335 (28 Kasım 1919) Cuma günü, Türk-Maraş; silah gücü ile inen bayrağını, iman gücü ile yeniden dalgalandırdı.” İbaresi vardı. İşte o andan itibaren Maraş’ın Ermenilerce nasıl zulümlere uğradığını öğrenmeye başladık. Kalede bir müze kurulmuş ve müzede görevli bir memur, bizlere Maraş’ta o günlerde yaşananları, minyatür bir şehir manzarasında tek tek göstererek anlattı. Burada onun söylediği olayları anlatmak, sayfalar süreceği için çok kısa olarak şöyle özetleyebilirim. Şehirde Türklerle birlikte yaşayan Ermeniler, Mondros Mütarekesi sonrasında İngilizlerden kendilerini korumalarını istemiş, İngilizler de şehri işgal etmiş. Ama İngiliz komutan bir araştırma yaptırınca Ermenilerin yalan söylediklerini anlamış ve şehri boşaltmış. Bu kez Fransızlar gelmiş ve Ermenilerin istekleri doğrultusunda hareket etmişler. Önce Sütçü İmam, birkaç Ermeni ve Fransız’ın saldırısına uğrayan kadınları kurtarmak için ilk kurşunu sıkıp Ermeni ve Fransız askerini öldürmüş ve kurtuluş hareketini başlatmıştır. Daha sonra Fransızlar, kaledeki Türk bayrağını indirip Fransız bayrağı çekmiş, Maraş halkı sabah namazında bunu görünce, Necip Fazıl Kısakürek’in amcası Mehmet Ali Bey bir beyanname hazırlayıp oğluna bunu camilere asmasını istemiş. Halk bunu görünce iyice hayıflanmışlar. Ertesi günü Cuma namazına gelen Maraşlılara Şeyh Halil Sezai Efendi, “Biz şu anda hür değiliz, bayrağımızın yerinde Fransız bayrağı var, bu nedenle bize Cuma namazı farz değil” diyerek silahını alıp kaleye doğru yürümüş. Maraşlılar da arkasından gidip Fransız bayrağı yerine Türk bayrağını yeniden çekmişler. Böylece başlayan kurtuluş hareketi, başarıyla sonuçlanmış ve Maraş halkı, kendi kurtuluşunu kendisi gerçekleştirip tarihe altın harflerle yazılmayı hak etmişlerdir. Bunun mükâfatı olarak da bu güzel şehre kanunla Kahraman sıfatı verilmiş.
Maraş kalesinde o günlerde kullanılan bir top da vardı. Bu topla ramazan aylarında iftar ve sahur topu atıldığını öğrendik. Eskiden Erzurum’da da benzer bir topla aynı işlem yapılırdı. Önce topun atılması kaldırıldı. Top ne oldu bilmem ama şimdilerde yeniden eskiye dönme arzusuyla topsuz olarak ses bombasına benzer bir şey atılıyor.
Şimdi burada tekrar Erzurum’a dönmek istiyor ve Erzurum’da da Ermenilerin yaptıkları zulümleri anlatan bir müze kurulamaz mı? diye düşünüyorum. Çünkü bölgemizde Ermeni zulmüne en fazla maruz kalan şehirlerden biridir Erzurum ve on binlerce Erzurumlu, Ermeniler tarafından hunharca katledilmiştir. Her bir katliam, ayrı ayrı filmlere, romanlara konu olabilecek kadar vahimdir. Ermeni iddialarıyla 1919’da Erzurum’a gelen Amerikan heyetine Erzurum Belediye Başkanı Zakir Bey’in “İşte şehrin dört bir yanında gördüğünüz bu mezarlar, sizin de anladığınız gibi Türk mezarlarıdır; şu ilerde gördüğünüz küçük mezarlık ise Ermenilere aittir. Bu keratalar ölülerini yemediler ya!” diye verdiği cevap, minyatürler halinde anlatılamaz mı? Giderek şehrimizin ve Erzurumlunun hafızası kayboluyor. Hafızamızı yeniden canlandırmak için bir şeyler yapmamız gerekmez mi? Bu anlamda Kahramanmaraşlıları ve yöneticilerini tebrik etmek istiyorum.
Buradan ayrılıp Sütçü İmam’ın ilk kurşunu sıktığı yeri ve kabrini ziyaret ettik. Aynı yerin yakınında Ermeni komşusu tarafından evinin duvarı delinerek şehit edilen Hafız Veliyyüddin Efendi’nin kabrini de ziyaret ettik.
Sonra yine şehir içerisinde otobüsle gezerek şehrin ne kadar planlı bir şekilde geliştiğini müşahede etme fırsatı bulduk. Eski Maraş ile yeni Maraş, birbiriyle barışık bir haldeydi. Eski evler korunmuş, terk edilip viraneye, metrukeye döndürülmemiş. Onarılıp yaşatılmış.
Şehir içerisindeki tarihi mekânları aracımızdan görme fırsatı bulduk ve Sultan Abdülhamit Han Camisi’ne gittik. Bir tepe üzerinde inşa edildiği için şehrin her yerinden görülebilen bu cami, oldukça büyük ve yakın dönemde yaptırılan bu camide eski mimari üslup yansıtılmış. Oldukça etkilendiğimi belirtmeliyim.
Oradan da ayrılıp şehrin her tarafının panoramik olarak seyredilebildiği bir tepe üzerine, bir terasa çıktık ve şehrin tüm güzelliğini oradan çaylarımızı yudumlayarak seyrettik. Maraş beni şaşırtmaya devam ediyordu. Ancak o sırada şehrin üzeri yavaş yavaş bir toz bulutu ile kaplanmaya ve gökyüzü, güneşin yansımasıyla turuncu bir renk almaya başladı.
Daha sonra belediyenin bir başka tepede yer alan tesislerinde öğlen yemeğimizi yedik. Dönüşte TRT’de yayınlanan ‘Yedi Güzel Adam’ dizisinin çekildiği Maraş Lisesi’ne uğrayıp dizinin çekiliş anlarından birine de tanıklık ettikten sonra, şehir merkezinde otobüsten ve toplantıya katılan arkadaşlarımızdan vedalaşarak ayrılıp, başka bir şaşkınlığa doğru ilerledik. Şehrin merkezindeki Kapalı Çarşı, eski Maraş’ın 2014’teki yansımasını gösteriyordu. Bu çarşı, beni hayretler içinde bıraktı. Aradığınız her şeyi bulabileceğiniz bu çarşıdan hiç ayrılmak istemedim. Bazı şeyler aldık. Bunlar arasında çocukluğumuzda sıkça oynadığımız bir sapan ve bir de topaç vardı. Bunları özellikle aldım, çünkü çocukluk günlerime geri dönmek istiyordum.
İstemeyerek de olsa çarşıdan ayrılıp bir önceki akşam dondurma yediğimiz pastaneden Erzurum’a getireceğimiz dondurmalarımızı da alıp aracımızla yola revan olduk.
Maraş beni olumlu anlamda çok şaşırtmıştı. Küçük bir yere gittiğimizi düşünerek çıktığımız yoldan geri dönerken, asıl küçük şehirde yaşayanların biz Erzurumlular olduğunu düşünmeden edemedim.

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile