Salı, 25 Nisan 2017

Geçtiğimiz hafta sonuna doğru, Eşimle birlikte oldukça zorlu bir seyahate çıktık. Bu zorlu seyahat, vatan ve evlat uğruna yapıldı. Askerlik vazifesini ifa eden Oğlumuzun yemin merasimi için çıktığımız bu seyahatte aşağı yukarı bütün seyahat vasıtalarını kullandık. Önce uçakla Ankara’ya, oradan hızlı tirenle Eskişehir’e ve hiç durmaksızın yeğenimiz Emre’nin otomobiliyle Burdur’a gittik. Oğlumuzla birliğinde görüştükten sonra ertesi sabah yine 58. Piyade Er Eğitim Alayı’na gidip yemin törenine katıldık.

(Yemin töreni başlamadan önce alana gelen bir gurup asker)

21 yıl önce aynı kışlada askerlik vazifemi yapmıştım. 2 aylık bedelli askerlik görevimiz sırasında yemin törenine memleketleri yakın olan arkadaşlarımızın aileleri katılmıştı ve benim, onları görünce gözlerim dolu dolu olmuştu. Evli ve iki çocuk babası olarak yaptığım vatan görevim sırasında bir gün aynı yere oğlumun askerlik yemin törenine gelebileceğim hiç aklıma gelmemişti. Yemin sırasında oğlumuzu seçemedik, ama bütün askerler oğlumuz Melih’ti, bizim çocuğumuzdu. Yemin metnini askerlerle birlikte okurken gözlerimden yaşların boşalmasına mani olamadım. Eşimle birlikte evladımızın Vatani vazifesini görebilmenin haklı gururunu yaşadık. Aynı gururu bütün ailelerin yaşadığına tanık oldum. Tören alanı o kadar kalabalıktı ki iğne atsanız yere düşmeyecek gibiydi. Binlerce er tören alanını doldurmuşken, yine binlerce anne-baba-kardeş-eş-evlat da tribünlerdeki yerlerini almıştı. Asker yakınları o kadar kalabalıktı ki, oturandan çok ayakta ve yere bağdaş kurmuş vaziyette seyreden aile vardı. Ama hepsinde aynı gurur, aynı sevinç ve heyecan vardı. Yahya Kemal’in dediği gibi Türk milleti, asker milletti. Kadınıyla, erkeğiyle, çoluğuyla, çocuğuyla her Türk asker olarak doğduğunun bilincinde olduğu için gözlerdeki gururu okuyabilmek mümkündü.

 

(Tören Birliği’nin geçiş anı)

Tören bittikten sonra verilen görevleri de ifa eden çocuklarımız, tören alanına toplu olarak döndüler ve aileleriyle buluşup yeni görev yerlerine doğru yola çıktılar. Bizim oğlumuzun usta birliği Gelibolu 18. Mekanize Piyade Tugayı’na çıkmıştı. Otomobille Çanakkale’ye doğru yola koyulduk. Çanakkale’de bir gün kalıp Mehmetçiğimizin elbiselerinin temizliği, noksanlıklarının giderilmesi vs. ile ilgilendikten sonra ertesi gün araba vapuruyla Çanakkale iskelesinden hareket ettik. Gelibolu Yarımadası’nın Çanakkale’ye bakan kıyısındaki tepeye dev harflerle yazılmış olan ve Çanakkale kıyılarından görülen Necmettin Halil Onan’ın Dur Yolcu şiirinin                                                                                                    

“Dur yolcu! Bilmeden gelip bastığın,
Bu toprak, bir devrin battığı yerdir.”
mısralarının bulunduğu Kilitbahir iskelesine ulaştığımızda korkunç bir yağmurla gemiden ayrılıp minibüse bindik ve yoğun yağmur altında yaklaşık kırk dakikalık yolculuktan sonra Gelibolu ilçesine vardık. Oğlumuzun birliği de Gelibolu’ya 40-45 km. mesafedeymiş. Hafta sonu iznine çıkan erleri almak için birlikten gelen servis aracıyla Melihimizi ve Mehmetçiklerimizi yeni yerlerine uğurlayan tek aile olarak oldukça duygulu dakikalar yaşadık. Mehmetçiklerimizle vedalaşıp çocuklarımızı kahraman ordumuza dualarımızla emanet ettikten sonra Eşimle birlikte Gelibolu’yu gezmeye başladık.

Sekiz ya da dokuz yıl kadar önce Gelibolu Yarımadası’na ilk kez gitmiş ve 1915 yılında yapılan savaşlarda, bu mübarek vatan uğrunda can veren Mehmetçiklerimizin şehitliklerini gezmiştik. Bu Vatan, her karışı şehitlerimizin mübarek kanlarıyla sulanmış kutsal topraklara sahip. Bu nedenle İstiklal Marşı’mızın şairi Mehmet Akif Ersoy, Vatanımızın her köşesinin aynı değerlere sahip olduğunu, milletimize armağan ettiği İstiklal Marşı’nda 
“Kim bu cennet vatanın uğruna olmaz ki feda?
Şüheda fışkıracak toprağı sıksan, şüheda!”
mısralarıyla anlatmaktadır.

Gelibolu, Türk tarihinin yakın geçmişindeki pek çok kahramanlıkların doğduğu topraklardır; bu coğrafya, hem denizde hem de karada yapılan savaşlarla binlerce destana analık yapmıştır. Her bakımdan bizden çok üstün olan Haçlı ordularına karşı, iman dolu göğüsleriyle karşı duran Mehmetçiklerimizin gösterdiği kahramanlıklar anlatmakla bitmez. Üstelik bu destan, aç karın çıplak ayak diyebileceğimiz kadar büyük yokluklar içerisinde yazılmıştır. Düşman ordularının askerleri, düzgün kıyafetler ve ayakkabılarla savaşırken, bizim Mehmetçiklerimizin üzerinde yırtıldıklarında yenisini bulamadıkları elbiseler ve yırtık potin veya çarıklar vardı.

Onların mutfaklarında proteini, vitamini, karbonhidratı bol yemekler pişirilirken Türk askerleri bazı öğünlerde kuru ekmek, buğday çorbası ve üzüm hoşafı yediklerinde karınlarının bayram ettiğini düşünmüş, bazı öğünleri ise yemek yokluğundan dolayı yemeden atlatmışlardır. İşte bu nedenle o ilk gezimizde şehitlikleri ve savaş alanlarını, çocuklarıma o günkü durumu anlatabilmek için karnımız aç olarak gezmiş, acıktığımızda da yanımıza aldığımız ekmek ve domatesi siperlere girerek yemiş ve ‘çocuklar bakın bu yediğiniz ekmek ve domates, o günkü askerlerimizde yoktu. Onlar çoğu zaman aç olarak savaşıyorlardı’ dediğimde ağızlarındaki lokmalar adeta boğazlarına takılmış ve boğazlarımız sanki düğümlenmişti. Hep birlikte siperlerde, ecdadımızın ruhlarına Fatihalar okuyarak ve dualar ederek ağlaşmıştık.

İşte yıllar önceki o gezimiz sırasında uzak olmalarından dolayı gidemediğimiz bazı yerleri, oğlumuzun askerliği münasebetiyle geldiğimiz bu seferki gezimizde dolaşabilme fırsatı bulmuştuk. Eşimle birlikte şehir içi dolmuşlarından birine binip Bayraklı Baba’nın yakınında bir yerde indik ve ilk olarak burayı ziyaret ettik.

(Bayraklı Baba türbesi)

Bayraklı Baba’nın ilginç bir hikayesi var. Asıl adı Karaca Bey olan ve Yıldırım Beyazıt’ın komutanlarından olan, Ankara Savaşı’ndan sonra Emir Süleyman saflarında yer alıp onun sancaktarı olarak Rumeli’ye geçen bu kahraman asker, 1410 yılında yapılan bir savaş sırasında, Haçlılara geçmesin diye sancağı parçalayıp yutmuş, arkadaşları onu yaralı olarak bulduklarında durumu anlatmış, inanmadıklarını anlayınca karnını yarıp midesindeki sancağı göstermiş ve oracıkta şehit olmuştur. şehit olmadan önce de arkadaşlarına, ‘beni bayraksız bırakmayın’ diye vasiyette bulunmuş. İşte o gün bugün adı Bayraklı Baba olarak kalmış. Ziyaretçiler, çevredeki satıcıların sattıkları Türk bayrağından alıp türbeye iliştiriyorlar ve türbe adeta bayraktan görülemeyecek durumda. Fatihamızı okuduktan sonra tam burunda biraz yüksekçe bir yerden denize nazır namazgâha gittik. Ülkemizde az sayıda bulunan açık hava camii niteliğindeki bu eser, 1407 yılında İskender Bey tarafından yaptırılmış mermer bir namazgâh. Duvarları yok ve doğal olarak da üstü açık. Savaşa giden denizci Azap askerleri burada toplu olarak namazlarını kılıp denize öyle açılırlarmış. Şimdilerde ise Geliboluluların yaz ramazanlarında teravih kılmak için en fazla tercih ettikleri namazgâh imiş.

(Namazgâh)

Namazgâhın bulunduğu yerin denizle buluştuğu yerde, Çanakkale savaşlarını anlatan bir açık hava deniz müzesi bulunuyor. Orayı yukarıdan seyretme fırsatı bulduk.

 

 

 

 

 

 

 


(Açık hava deniz müzesi)

 

Namazgâhın bulunduğu alanın girişinde ise ‘Enel Hak Şehidi Hallac-ı Mansur’un makamı bulunuyor. Burası, İslam ülkelerinde Hallac-ı Mansur’a ait olduğu bilinen yedi makamdan biri.

 

 

 

 

 

 

 

 

(Hallâc-ı Mansur makamı)

Yolun diğer tarafında ise Ahmed-i Bîcân ile Mehmed-i Bîcân ile Şerbetçi Baba isimli zatların türbeleri bulunuyor. Ahmed-i Bîcân, iki Yazıcızade’den biri ve Envârü’l-Âşıkîn ve Ahmediye’nin yazarı.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

(Mehmed-i Bîcan’ın kabri)

Diğer kardeş olan Mehmed-i Bîcân ise Yazıcızade Mehmet Efendi olarak da bilinen ve Muhammediye isimli eserin yazarı.

 

(Mehmed-i Bîcan’ın kabri)

Bunlar, Osmanlı’nın ilk yıllarında Anadolu’da İslamiyet’in yayılmasını kolaylaştıran önemli eserler. Hacı Bayram-ı Veli’nin öğrencileri. Hacı Bayram, 2. Murat’ın mecburi davetiyle Edirne’ye giderken Gelibolu’da bu iki öğrencisiyle buluşup görüşmüşler. Kısacası bu üç şahsiyet, Anadolu’nun manevi mimarlarından yalnızca üçü.

Aynı mahalde Şerbetçi Baba türbesi de bulunuyor. Şerbetçi Baba da Anadolu’nun bir Türk-İslam diyarı olmasında emeği bulunan ve Abdalân-ı Rum diye bilinen dervişlerden.

Gelibolu, tarih kokan, kahramanlar ve destanlar diyarı bir şirin ilçemiz olmasının yanında, ünlü denizcimiz Pîrî Reis’in de memleketi. Kitab-ı Bahriye isimli ünlü kitabın yazarı olan Pîrî Reis, aynı zamanda meşhur bir haritacı. Amerika kıtasının da bulunduğu Dünya haritasını çizen ünlü denizcimiz. Adına bir de deniz müzesi var ve tarihi bir yapıda bulunuyor. Ama kapalı olduğu için gezemedik.

Gece saatlerinde otobüse bindik ve sabahleyin İstanbul’da olduk. Akşam da yine uçakla Erzurum’a döndük. Beş gün nasıl geçti anlayamadık. Sevinçler, hüzünler, gezi ve incelemelerin hepsini bir arada yaşadığımız güzel zamanlardan biri olan bu zaman dilimini, teknolojinin nimetlerinden olan seyahat vasıtalarının hemen hemen tamamını kullanmanın verdiği keyfi de yaşadık.  

Yorumlar   

0 #1 Abdurrahman Zeynal 14-09-2014 13:12
Hocam yüreğine, dilini zihnine sağlık. Bu güzel yazıdan sonra bize Tüm Mehmetlerimize Allah sağlık, sıhhat ve afiyet versin dileklerimiz kalıyor. E birde yöneticilerimiz e feraset nasip etsin.
Alıntı

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile