Perşembe, 30 Mart 2017

Kısa mesafeli gezilerimize devam ederken kısa süreli fakat uzun mesafeli geziler de yapmadık diyemem.

Sevgili oğlum Melih’in vatani vazifesinin Burdur’a çıkması, 21 yıl önce aynı yerde askerliğimi yapmamdan dolayı beraberinde beni de çekip götürdü Yörükler diyarına.

Mehmetçiğimle birlikte önce Burdur Gölü kıyısına gittik. 21 yıl önce gölün kıyılarında bir kulübe bile yoktu. Ama bu sefer gördüğüm kıyılarda epeyce tesis yapılmıştı.

Ertesi gün, bizi askerken topluca götürdükleri İnsuyu Mağarası’na gittik. Burdur Gölü kıyıları olumlu anlamda değişmişken İnsuyu Mağarası, olumsuz yönde gerilemişti. 600 metreye yakın gezi alanı bulunan mağarada 21 yıl önce firuze renkli göletler mevcuttu. Yeşil ile mavinin kucaklaştığı bu gölleri seyretmeye doyamamıştım. Büyük Göl, yine vardı ama suyu neredeyse bir metre derinliğe inmişti. Oysaki benim gördüğüm yıllarda yedi sekiz metrelik derinliğe sahipti. Dilek Gölü’nde aynı renk cümbüşüne atılan paralar net bir şekilde görülüyordu; ama şimdi Dilek Gölü’nün sadece adı kalmıştı, suyu ise kurumuştu. O yıllarda daha birkaç göl daha vardı ama şimdi maalesef yerlerinde yeller esiyordu. İlk gittiğimde bana çok sevimli gelen İnsuyu Mağarası, maalesef bu seferki gidişimde sadece hüzün verdi. Çünkü güzelliği neredeyse kaybolmuş durumdaydı.

İki günlük kısa gezide bile gezecek görecek yerler bulmuştum. Oğlumu Ordumuza emanet ettikten sonra hemen Erzurum’a döndüm ama aynı haftanın sonunda değerli dostum Dr. Ali Kurt’un davetiyle Gümüşhane’ye gittik. Şair ve yazar M. Hanifi İspirli, ben ve Ali Ağabey, Cumartesi gününün sabah saatlerinde Gümüşhane’ye doğru yola revan olduk. Sohbet ederek hız yapmadan Bayburt’a ulaştığımızda, nehir kenarındaki bir lokantada karınlarımızı doyurup tekrar yola çıktık ve ikindiye doğru Gümüşhane’ye vardık.

Orada bizi Gümüşhane’nin seçkin simalarından şair ve yazar Talat Ülker karşıladı. Kuşakkaya Gazetesi’ne gittik ve bu gazeteye yıllarca emek vermiş olan yine Gümüşhane’nin seçkin şahsiyeti Turan Tuğlu ağabeyimizle bir süre sohbet ettikten sonra asıl gideceğimiz yer olan Tomara Şelalesi’ne doğru yol almaya başladık.

Ben, yine Gümüşhane’nin yazarlarından olan Şahin Kazancı’nın kullandığı ve Turan Bey’in de bulunduğu araçta seyahat ettim. Ali Bey, Hanifi Bey ve Talat Bey ise Erzurum’dan geldiğimiz Ali Bey’in aracındaydı.

Yaklaşık 95 km olan yol boyunca güzel sohbetlerimiz oldu. Bölge hakkında Turan Bey oldukça önemli ve doyurucu bilgiler verdi. Muazzam bir doğa ile baş başa yaptığımız seyahatte ilk olarak Kelkit yakınından geçtik. Kelkit-Şiran arasında yolun iki yanında bulunan İsa Baba ve Firdevs Hatun türbelerini gördük. Sonra Şiran’dan geçtik ve bu kez iç bölgeye doğru gidip Seydi Baba Türbesi’ni ziyaret ettik. Damgalı mezar taşlarının bulunduğu mezarlığın yanında bulunan türbeye Fatihalar okuyup yine çok harika bir manzara eşliğinde Tomara’ya doğru ilerledik. Şahane yollar (biraz virajlı ama korkunç değil) ve manzara eşliğinde nihayet Tomara Şelalesi’ne ulaştık.

Şelale’ye giden yol, ahşaptan yapılmış ve trabzanlarla güvenli hale getirilmiş. Şelalenin bulunduğu yere iki yoldan ulaşılabiliyor. Biz üst kısımdaki yolu tercih ettik. Sağ yanımızda dik bir yamaç, daha doğrusu devasa bir dağ, sol yanımız ise şelalenin coşkun akışından gelen ve içerisinde iri kayaların bulunduğu nehir. Ahşap yolun sonuna geldiğimizde sesiyle ve görüntüsüyle muhteşem Tomara Şelalesi’yle karşılaştık. Oldukça yüksekten dökülen nehir, kayalara çarpa çarpa indiği için gürültü oluşturuyor ama bu gürültü, korku verici değil. Dinlendirici. Su sesi bazen ürkütür, ancak buradaki ses dinlendiriyor. Görüntü ise anlatılmaz, yaşanır cinsten. Suyun azlığı, şelalenin daha muhteşem oluşunu engellemiş. Bahar günlerinde su olarak değil, adeta köpük olarak dökülüyormuş. Bu görüntüye tanık olamadık fakat gördüğümüz kadarı bile harikuladeydi.

Şelale döküldükten sonraki nehir yatağına vetaraçalarına oturma yerleri, kameriyeler yapılmış. Buralarda mangal sefası yapılabiliyor. Şelale’yi arka pano yapıp resimler çekildik. Tek başına şelale, bilgisayarların monitörüne ekran resmi olabilecek kadar güzel.

Zamanımız kısıtlı olduğu için on-on beş dakika bu güzelliği temaşa eyledikten sonra buradan ayrıldık. Geldiğimiz yoldan değil bu kez farklı bir yoldan dönüş yoluna girdik. Bir süre sonra dağın içerisine yapılmış bir kilisenin önünden geçtik. Ondan önce de yine dağdaki kaya mezarlarını gördük.

Kelkit’te bir lokantada kavurma yedik. Oldukça lezzetli olan yemeğimizle midelerimizi güldürdükten sonra tekrar yola revan olup 20.35 gibi Gümüşhane’ye girdik. Hemen Herfene Derneği’ne geçtik. Burada gençler bizi bekliyordu. Önce Şahin Kazancı kardeşimizin tellerine dokunduğu bağlama eşliğinde arkadaşlarıyla söyledikleri türküleri dinledik ve biz de yer yer onlara katıldık. Sonra şairlerimiz Hanifi İspirli ve Ali Kurt kendi şiirlerinden birer tane okumuşlardı ki Gümüşhane’nin renkli simalarından Hışır Osman (Osman Nebioğlu) ağabeyi aramıza katıldı. O da yine kendisine ait bir şiirini okudu. Şairin “Yazın yağar kar başıma” türküsünü de hep birlikte söyledik. Benden de şiir üzerine bir konuşma istendi; dilimin döndüğünce şiir üzerine bir şeyler söylemeye çalıştım. Son olarak da Turan Tuğlu Ağabeyi, Rıza Polat Akkoyunlu’nun ‘Nüveyrem’ şiirini okudu ve şiir gecemiz de tamamlanmış oldu. Vedalaşıp Erzurum’a ulaştığımızda saat 01.15’i gösteriyordu.

Kısa günün kârı dedikleri bu olsa gerekti. Hem gezdik, hem seyahat ettik, hem de sanat faaliyeti yaptık. Üstelik şair ve yazarlarımız bizlere son kitaplarından da lütfettiler.

Şimdi diyorum ki Gümüşhane, 36 bin nüfusuyla onlarca şair ve yazara sahip ve hepsi de birbirleriyle dayanışma halindeler. Gümüşhane’nin folklörünü, kültürünü, edebiyatını vs. anlatan 6 ciltlik bir kitap çıkarmışlar. Biz 400 bin nüfuslu Erzurum’da kaç şair ve yazara sahibiz. Birbirimizi ne kadar tanıyor, seviyor ve sayıyoruz? merak ediyorum.

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile



Takip Et

evet
evet