Cuma, 21 Temmuz 2017

Delikanlılığın henüz kitabı yazılmamıştı ama yaşanıyordu.

Delikanlılık dönemlerimizde henüz delikanlılığın kitabı yazılmamışken sözlü olarak uygulamaları hayatımızda geçerliydi. Kimse kimseni bacısına, komşusunun kızına, gelinine yan gözle bakamaz, bakanlara da müsaade etmezdi. Aşklar genellikle platonik kıvamında ama ciddi yaşanırdı. Çoğu zaman kızın haberi bile olmazdı. İkisinin de ismi Selami olan arkadaşlarımızın ikisinin de Sibel adında bir kızı sevdiklerini yıllar sonra ev bark sahibi olduktan sonra öğrendik. Selamiler den birinin Ilıca’nın mezarlığının yanında ki tren yolu köprüsünün iç kesimine aşkını kayıt düşme adına yağlı boyayla yarı silik yazdığı “ Bir araba, bir ev birde Sibel… Vay be…” vecizesi bu gün bile özlem duyulan aşkların ve mutluluğun formülü gibi hafızalarımızda…

Şayet bir meseleden dolayı kavga kaçınılmazsa bu teke tek olurdu ve kimse karışmazdı taki biri birini iyice hırpaladığı görününce hemen her iki tarafında arkadaşları araya girer daha fazla işi büyütmede kavgayı ayırırlardı. Hele hel bu gün ki gibi kavgalarda bıçak ve ya başka bir alet kullanılmasına müsaade edilmezdi, hata böyle bir şeye tevessül eden kişi delikanlı sayılmazdı. Delikanlı meselesini yumruklarıyla çözerdi.

Teksas, Tommik, Zagor gibi resimli kitapların okunması çocukken kovboyculuk gibi farklı bir oyuna kapı araladığı gibi az-çok okuma alışkanlığı da kazanmamıza bence yardımcı olmuştur. O yıllarda kitap alıp okuyan nadir arkadaşlarımdan olan Yaşar İzmirli okuduğu kitapları bana vererek daha ciddi okuma alışkanlığı kazanmamın vesilesidir. Mustafa Necati Sepetçioğlu’nun, Anahtar, Kilit, Kapı, Çatı, Bu Atlı Geçide Gider, Geçitdeki Ülke, Cevahir Çavuşun Buğday Kamyonu gibi dünkü ve bugün ki Türkiye serisi adlı eserleriyle yine onun sayesinde tanışmış ve kitap okumanın tutkunu olmuştum. O yıllar da ( Lise bir veya iki.sınıf da) okuduğumuz kitapları birbirimize anlatır ve o kahramanların hayalleriyle yaşar bazen de abartılı olarak birebir uygulamaya kalkardık.

Hele Yaşar o kadar bunu yoğun yaşardı ki, onu bir gün meşhur tv dizisi Kungfu nun kahramanı “ Çekirge” gibi belden yukarı çıplak ve yalın ayak Erzurum’un Ağustos sıcağının en kavurucu vaktinde Ilıca Karasu kırsalında görebilirdiniz. Bir başka gün Nihal Adsızın, yanılmıyorsam “ Bozkurtların Ölümü “ ndeki yalnız kurdun sevgilisi şaman bir bilge kız olan ve yalçın dağlarda tek başına tefekkürlü bir hayat yaşayan büyücüsü “ Gökçe” gibi Ilıcanı yaylasında bir taşın kovuğunda derin düşünceler içerisinde otururken rastlayabilirdiniz.

Şimdide öyle mi bilmiyorum, o zamanlar istisnasız her parti teşkilatlarının kitaplıkları ve okuma salonları vardı. Siyah beyaz televizyonlarımız haftada bir (çarşamba günü) saat 19.oo da başlayıp gece 23.oo de kapanan paket yayını yapardı. Henüz genel olarak hepimizin evinde televizyon olmadığından bu günlerde aileler televizyonu olan komşu veya akrabalara televizyon seyretmeye giderdi, bizim gibi delikanlı sayılabilecek yaştakilerde ya kahvehanelere yada parti teşkilatlarına giderlerdi.

O zamanlar Doğru Yol Partisi’nin ilçe teşkilatında ilgimi çeken farklı kitaplar olduğundan sabah erkenden teşkilata gider akşam paket yayın başlayana kadar kitap okur akşamda televizyon seyreder kapanıştan sonrada eve giderdim. Benim böyle kitaplarla haşır - neşir oluşum Allah rahmet etsin kumcu Enver amcanın dikkatini çekmiş. Bir gün bana milletin içerisinde: “ Yeğenim gel seni Parti Gençlik Kollarına kayıt ettireyim…” demişti, ben: “ Sağol Enver emmi, ben ülkücüyüm…” diyince sinirlenmiş: “ Ula bir daha buraya gelmiyecen “ diye beni kovmaya kalkmıştı. O günler parti fanatikliği akraba, eş-dost ve kardeşler arasına bile böylesi kırgınlıklar sokmuştu… Daha sonraki zamanlarda rahmetli Enver amca inşaatlarında bana iş vererek gönlümü almış, yıllarca taşeronluk yaptığı inşaatlarda bana ve arkadaşlarıma iş vererek o gün ki harçlıklarımızı çıkarmamıza yardımcı olmuştu…

Ahi adabının azda olsa yaşandığı esnafımız….

Kaplıcalar münasebetiyle yoğun bir iç turizm merkezi olan Ilıca’mız, Erzurum ve bölgesinin tek ve büyük fabrikası olma özelliği taşıyan Şeker Fabrika’sı hem ilçemizin mukimlerinin ekmek kapısı hem de yakın il ve ilçelerden gelip çalışan insanlarımızın yegâne ekmek teknesiydi. Hatırlayabildiğim kadarıyla Askeri Ulaştırma Bölüğünün de ilçemizde olması alım gücü bayağı yüksek bir kesimin çarşı ve pazarlarımızda alış veriş yapması haliyle esnafa da canlılık kazandırmıştı.

Şeker Fabrikasında mesai bitmesi neticesinde ana nizamiyelerden işçilerin ellerindeki mavi çadır torbalarıyla ilçe çarşısının kalbine doğru neşeyle inmeleri esnafımızı hareketlendirirdi. Erzurum’umuzun sebze ihtiyacını karşılayan sayılı köylerden olan ve ilçemize bağlı bulunan Söğütlü Köyün den gelen atlı arabalarla taze pırıl pırıl sebzeler hemen kaplıcanın giriş kapısına sıralanarak açtıkları atlı tezgahlar da bağırtılı, şamatalı satışları ve çoğu zaman tanıdık insanlarla şaka yollu sataşmaları çarşıya ayrı bir renk ve tat katardı.

Sattığı mallar çok da çürük olmasa da adı “ Çürük Şefik “ e çıkmış yaşlı rahmetli Şefik amcanın bakkalı hepimizin uğrak yeriydi. Biraz asabi tabiatlı oluşundan mütevellit bütün esnaf, hele hele gençler Şefik amcaya takılır, onu kızdırmaktan büyük zevk alırlardı. Bir seferinde henüz İlkokul çağlarında bir çocukken delikanlı ağabeylerim beni Şefik amcanın bakkalına göndererek - davul tozuyla minare gölgesi- nin olup olmadığını sormamı istemişlerdi. Bende çocuk saflığı ve bu soracağım şeylerin ne olduğunu öğrenme merakıyla heyecanla gidip: “ Şefik emi! Davul tozuyla minare gölgesi var mı?” demiştim. Tezgahın öteki yüzünde otururken hışımla kalkıp: “ Ula ermeni doğurduğu…” diye fırlamasıyla dışarıya kendimi zor atmıştım. Karşı kaldırımda kümelenmiş delikanlıların kahkahayla gülmelerinden bunu Şefik amcayı kızdırmak için kurgulanan bir şaka olduğunu anlamıştım.

En güzel kaliteli malı rahmetli Hacı Nazım emmi satardı. Güler yüz ve tatlı dili sebebiyle rağbet gören Nazım emmi, müşteri portföyünde diğer esnaflarda pek az olan subay, astsubay, polis gibi devlet erkânı fazlaca olurdu. Yine rahmetli Bakkal Hacı Yusuf, Kahveci rahmetli Cazim baba ve İskender emi esnafımızın renkli simalarındandılar. Kahvehane işletenlerin bile bakkal ve fırın işletenler gibi veresiye defterleri olurdu. Borcunu ödeyemediği için fazlasıyla rencide edileni duymadım. Borç usulü dairesinde hatırlatılır çoğu zaman üzerine çizgi çekilir silinirdi.

Birde Ilıcamıza bazı gün ve geceleri uğrayan kahvehane sohbetlerimizin kış eğlencesi olan patlamış mısırı “ pilav geldiiii, pilav geldi...” diye satan yaşlı hacı amcamız ve tabiî ki elinde sattığı çorap dolu sepetiyle dolaşan Meşhur Köroğlu destanının yazılmasına kaynaklık etmiş Behçet Mahir amca vardı. Rahmetli Behçet Mahir amca ilçemize her geldiğinde Köroğlu’ndan kısa bir pasaj anlatır bir bardak çayımızı içtikten sonra meşhur: “ Velhasıl-ı ey çoraplaaarr…” der kalkıp giderdi. ( Devam edecek inşaallah)

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile