Perşembe, 27 Nisan 2017

Nasıl anlatılır, daha doğrusu nerden başlanabilir ki yarım asrı devirmiş birinin onca yaşanmışlıkları nasıl tasnif eder hatıralarının hangi dönemecinde ki sahnelerinden bahsedebilir, gerçekten zor… Hele bismillah diyelim görelim Mevla neyler. Neylerse güzel eyler.

 Erzurum’umuzun en yakın ilçesi olan kaplıcalarıyla meşhur ve çocukluk yıllarımın tek mesire yeri olan Ilıcadan ( her ne kadar kanunen ismi Aziziye olarak değiştirilmiş olsa da bu ismi bir türlü kabullenmiyorum, dolayısıyla orası benim için ILICA’dır ve öylede kalacaktır ) sizlere seslenmek istiyorum. 

Dört yaşındayken babadan yetim kalmışım. Benden yedi-sekiz yaş büyük ablam, iki ve üç yaş küçük iki kız kardeşimle yazıya başlarken bismillah dediğimiz gibi meşakkatli bir hayata da bismillah demişiz. Babam o dönemde günlük tutacak kadar kültürlü ve çocuklarıyla o yıllara göre garip karşılanılacak kadar fazla ilgi ve sevgi gösteren sıra dışı bir adam. Annem babamın öldüğünü uzun zaman söylememiş veya söyleyememiş. Her sorduğumda: “ Baban Ankara’da gelecek oğlum…” derdi. Babadan ayrılmış olmam beni çok etkilemiş olacak ki, hatırlıyorum ilk zamanlar her yemek için sofraya oturduğumuzda anneme: “ Anne babama da yemek ayır geldiğinde yesin.” derdim, zavallı anam da gözleri dolu dolu yemek ayırırdı. Onunla da yetinmez illa kuzineli sobanın fırınına koyda sıcak olsun diye ısrar ederdim, mübarek anamda hiç yüksünmeden öyle yapardı.

 Böyle huzursuzluklar çıkarmamdan dolayı babamın samimi arkadaşlarından ılıcamızın en güzel okullarından olan “ Ilıca Şeker İlk Okulu “ müdürü rahmetli Nihat Gemalmaz hocamın haberi olunca beni oyalanayım ve hayata bir an evvel atılayım diye daha beş yaşında veya beş bucuk yaş gibi okula kaydettirmiş. İlk kez sınıfta otururken korku ve heyecandan olacak ağladığımı hatırlıyorum. Sınıf öğretmenim ki ismini ve birde anne şefkatini hatırladığım, Ülkü öğretmenim yanıma gelmiş gözyaşlarımı silerken elime bir tanede şeker sıkıştırmıştı. Ben de çocuk aklıyla okula bu sebeple Şeker İlk Okulu dediklerini zannetmiş okulumu içten içe sevmiştim.

Babasızlığın derin acı ve eksikliğini her zaman hissetmişimdir. İlkokulu bitirdiğimde zavallı anamın Ortaokula kayıt zamanı hısım akrabaları gidip kayıt yaptırmam için yalvarmalarına rağmen o dönemde hemen hemen her insanda olan gevşeklik ve okula, okumaya bakılan soğukluk sebebiyle olsa gerek kimse pek oralıklı olmamıştı. Kayıtların son gününde elimdeki evrak tomarıyla Ilıca Ortaokul Müdürü ( şayet rahmetli olmuşsa Rabbim cennetiyle ikramda bulunsun, sol görüşlü olduğunu çok sonraları öğrendiğimiz) Mustafa Saraçoğlu hocamın odasına gittim. 

Mustafa hocam benim öyle süklüm-büklüm halimi görünce: “ Oğlum senin velin yok mu? “ dediğinde yokluk ve kimsesizliğin ezilmişliğiyle: “ Öğretmenim benim babam ölmüş “ deyip ağladığımı ve Mustafa hocanın da gözleri yaşla dolduğunu hatırlıyorum. Sonrası Mustafa hocam : “ Bak oğlum senin velin benim. Sende beni mahcup etmeyecek çok çalışacaksın..” demiş gerçektende tayinle gideceği yıla kadar bir baba gibi her şeyimle ilgilenmiş, yaramazlıklarımda kulağımı çekmiş ihtiyaçlarımda daha bir şey söylemeden kendi bütçesin den defterlerimi ve kalemlerimi temin etmişti.

Ilıca şehirden çok daha küçük olduğu için genelinde bir mahalle havası vardı. Herkes herkesi yakinen tanır, hangi mahallesinde oynasak muhakkak büyüklerimiz babalarımıza, eze( teyze) dediğimiz hanımlarda annelerimize selam yollar, hal-hatır sorarlardı. Çoğunluk aynı ekonomik seviyeye sahip, orta gelir veya altındaydık. O zamanlar bir ailenin zenginliğini ifade edeceksek Çocukluk tabiriyle: “ Oğlum onlar her gün muz yiyirler…” derdik. Muzun bugün ki gibi her eve gireceğini tahmin bile edemezdik.

Komşuluk bu gün ki akrabalıktan daha ileriydi. Acıktığımızda rahatlıkla her evden “ eze birez ekmek verirsen “ dediğimizde istisnasız her ev biraz ekmek ve birde o yıllar Şeker Fabrikasının kırılmamış yaklaşık 5/10 santim uzunluğundaki kesme şekerlerinden elimize tutuştururlardı. Evler genelde kerpiç ve taştan çamurla örülmüş, bacaları toprak yapılardı. Her yağmur yağdığında tavan mutlaka damlardı.

 Annelerimiz her damlayan yere koyduğu çinko, mis, bakır ve naylon leğen ve kaplarla suyun evi ıslatmasını önlemeye çalışırlardı. Yağmur damlamalarının bu ayrı ayrı maddelerden olan kap ve leğenlerden çıkardığı tıpırtılar çocuk yüreğimizde ayrı bir seremoni oluşturur, hele gece ise muhayyile dünyamızda onlarca cin ve perilerin söyleşisi gibi gelirdi bize.

Yazın süpürge otu dediğimiz otla yeşillenen bacalarda annelerimiz baharın sıcak zamanlarında komşularla toplanıp ikindi çayları içer bu vesileyle sosyalleşirlerdi. Biz erkek çocukları yaz tatillerinde nane ve sakız satardık. En gözde sakız olan, içinden artist fotoğrafları çıkan “Golden” sakızı benim favorimdi. Her satmaya götürdüğümde abartısız yarısına yakının ben çiğnerdim. Çıkan fotoğraflarla da “ Papil “ denilen, düz bir duvara belli bir yükseklikten yapıştırıp bıraktığımız fotoğraflar kimin sırasında üst üste düşerse o aşağıda yığılan papilleri aldığı bir oyun oynardık.

Mahalle’lerimiz toprak bacalı kerpiç ve çamur sıvayla yapılmış taş duvarlardan oluşan evlerden oluşurdu. Genellikle hayvancılıkla uğraşıldığı için bacalarında otlardan tayalar olurdu. Hele kışın tezek sobalarının dumanıyla karışık tandır bacalarından tüten patates( kartol) yahnisinin kokusu iştahımızı kabartırdı. O lezzet ve enfes kokulu patates yahnileri şimdilerde çoktan tarihe karıştı. Banka kredileriyle kazancımızın helal dairesi bozulduğundan mıdır nedir artık sofralarımızdaki en nadide etli, otlu yemeklerimizde bile o sade patatesten müteşekkil leziz yemeklerimizin tadı ve kokusu yok gibi.

 Bazılarımız bazı zanaatkâr ustaların yanına çırak olarak verilir hem bir meslek öğrenilmeye çalışılırken hem de büyüklerin yanındaki adap ve terbiye öğrenilirdi. Kışın Ilıcadaki askeriyenin yokuşu, Ilıca Hamamının tepesi ve şeker kooperatif evlerin de bizim evin önündeki yokuşta bütün mahallenin çocuklarıyla kızak kayılan yerlerdi. Buralar çocukların çokluğuyla öyle kalabalık olurdu ki görenler ılıca’nın nüfusu en az yarıdan fazlasının çocuk olduğunu zannederdi.

O yıllarda kadınlar daha mazbut ve mahremiyete daha çok önem verirlerdi. 8-10 yaşında dahi olsa erkek çocuklarının önünde değil kırıtarak yürümek çarşaf veya ihramıyla dahi yürümez erkek görünce çömelir( çöker),o gittikten sonra yollarına devam ederlerdi. Çocukluk yıllarımızda şehirlerarası transit yol hemen Ilıca’mızın içi sayılabilecek bir yakınlıktan geçtiğinden o yola yakın bir tepecik üzerinde oturur gelip geçen arabalardan şans tutardık… “ sağdan gelecek ilk araba benim ikincisi senin “ veya “ doğu tarafından gelecek ilk araba benim diğeri de senin olsun “ derdik. Şansına taksi gelen kişi sevinir birbirimize hava atardık. Tabi araçlar bu gün ki kadar şehir nüfusuna eş çoğunlukta havayı kirletmiyorlardı. Dakikalarca beklersek ancak bir iki araba görme şansına sahiptik.

Ulaşım mahalle ve köyler arasında faytonla sağlandığı yıllardı. Tabi biz çocuklar için faytonların arkasındaki tekerlek dingiline binerek birkaç sokak dolaşması bir ayrıcalık, farklı, heyecanlı bir eğlence idi. Hele birde biz binememiş arkadaşımız binmişse, faytoncuya: “ emmi dala (arkaya) kamçı, dayı dala kamçı…” diye bağırıp faytoncunun da uzun deriden mamul kırbaç gibi kamçısıyla arkaya savurup arkadaşımızın inmesine sebep olmuşsak dakikalarca birbirimize anlatır katıla katıla gülerdik.

Hani dedik ya, Ilıca kaplıcalarıyla da Erzurum’umuzun nadir mesire yerlerindendi. Yazın civar köylerden at arabaları ve traktörlerle günü birlik gelenler olduğu gibi, şehrin merkezinden ve ilçelerinden de şifa amaçlı gelip Ilıcanın en çok ağaçlı alanı olan ve kıyısından da pulur çayının bir kolunun geçtiği küçük bir dereciği andıran arkıyla süslenmiş parkında ve PTT’nin yan tarafı ki, o zaman boş kırçıl bir tepeydi, işte  o  boş alanda çadırlarını kurup aylarca kalırlardı.

Ilıca kaplıcaları, Büyük Çermik dediğimiz suyu en sıcak olan havuz, soğuk çermik, malum isminden de anlaşılacağı gibi suyu serince olan bir havuz ve zincirli dediğimiz yine farklı özelliği olan bir suya sahip ailece tutulabilen bir havuzdan müteşekkil üç havuzlu bir yerdi. Bu üç havuzun suyu hemen hemen aynı kaynaktan çıkmasına rağmen sularında ki sıcaklık ve şifa tesirlerinin farklı oluşunu bu gün bile halâ anlamış değilim. ( Devam edeceğiz inşaallh)

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile