Cuma, 21 Temmuz 2017

 

Ülke olarak büyük bir kuşatma ve işgal tehlikesini şimdilik atlattık. Bundan evvel ki yönetimi ele geçirmek adına yapılan darbelerden farklı olarak bu seferki darbe bizzat ülkede Suriye gibi bir iç çatışma çıkararak vatanımızı parçalayıp tarumar ederek önlenemez yükselişini durdurmak ve Müslüman coğrafyadaki örneklik ve önderlik vasfını bitirerek yeniden müstemleke haline getirip, Orta Doğuda ki projelerini hayata geçirmekti.

Belki istisnasız her kesin kafasında oluşan soru şu ki taşeron olarak kullanılan cemaat kisveli terör örgütü ve onun saplantılı, şizofren lideri kendisine tabi olan tabandan tavana kadar üyelerini nasıl bir efsunla kandırmış ki, en yüksek makamda ve rütbede biri sırf o diyor diye sıradan insanların emir komutasına girmiş, etrafında oluşan bu acuzeler kendinin asrın imamı olduğuna inandırarak kendi milletini bombalatmış, üzerlerine kurşun yağdırtmış ve tanklarla ezdirmiştir?

Bu soruya nispeten cevap verebilmek için, kitleleri ölümüne peşinden sürükleyen bu hainin, bunu hangi dini kisve ile yaptığını, kendisine tabi ve teslim olan insanları nasıl köleleştirdiğini iyi analiz yapmak, bu sapkın itaatin İslam dışı köklerine bir göz atmak lazım gelmektedir. Cemaatlerdeki bu itaat ve teslimiyette ki sapkınlığı anlamak için Ehl-i Şia nın imamet anlayışını iyi bilmek gerekir diye düşünüyorum. Bu konuya ışık tutacağına inandığım Rahmetli Yunus Kaya hocanın İlm-i Kelam adlı eserine de ehl-i şianın imamet anlayışı hakındaki kısa anekdotu sizlere arz edeyim:

 “ Şia mezhebinin ana meselesi – İmamettir. Şia ya göre imamet itikadi bir mesele olup, dini inançların asıllarından biridir. Yine şiaya göre imamın tayini Allah tarafından yapılır ve bu tayin ya Peygamberin diliyle veya imamların diliyle olur. İmamiyyenin inancına göre imamlık Peygamberliğin bir devamıdır. İmama itaat Resulullah’a itaattir. Resulullaha itaat ise Allah Tealaya itaattir. Öyle ise imama itaat etmemek dolayısıyla Allah’a itaat etmemek demektir.

. İmamların emri Allah’ın emridir. İmamların nehyi Allah’ın nehyidir. İmama itaat Allah’a itaattir, ona isyan Allah’a isyandır. Onun dostu O’nun da dostudur. Onun düşmanı O’nun da düşmanıdır. İmamı reddetmek caiz değildir. İmamı red Peygamberi reddetmektir. Peygamberi reddetmek Allah’ı reddetmektir. Onları kabul etmek, emirlerine inkıyat etmek, sözlerini kabul etmek vaciptir. Bunun için şia inancına göre şer’i hükümler yalnız bunların dilinden alınır. Dolayısıyla sorgulanamazlar ve emirlerine kesin bir teslimiyetle teslim olunması gerekir. ”

Eserin ileriki sayfalarında, imamların Allah dan ve Resulun den habersiz iş yapmadıkları her işlerini onların emir ve talimatlarına göre yaptıklarını dolayısıyla yukarıda da arz edildiği gibi onlara itaat etmek vacip olduğunu beyan etmektedir. FETÖ örgütündeki imam/mehdi kabul ettikleri zata Kur’ana ve Sünnete uymayan teslimiyet ve akılsızca itaatlerinde ki temel prensip bu sapkın görüşe dayanmaktadır.

Bu örgüt yapılanmasını ta başından beri günümüzde ki tasavvufu ıstılah ve öğretilere göre oluşturmuş dolayısıyla ismi öyle olmasa da yapı itibariyle tasavvufu bir cemaattir. Öğreti ve cemaat içi eğitim şekilleri de tarikat öğretilerini andırır. İlk sufiler den itibaren mutasavvıflar ise, ehl-i beyte hususi bir alaka ve ehemmiyet atfetmişlerdir. Bu durum ilerleyen zaman zarfında bütün sufileri değilse de bazı sufilerin ifrata sapmaları neticesinde onları şiileştirmiştir. Şianın da eski İran dinlerinin ve felsefi fikirlerinin tesirinde kaldığı hesap edilirse konunun vahameti acıktır.

Osmanlı dönem 1793 yılında tarikatlarda ki başıboşluğun önüne geçmek ve sistemize etmek amacıyla temelleri atılan, Şeyhülislama bağlı, dönemin ehli sünnet meşayıhlarından oluşan “ Meclis-i Meşayıh “ heyeti kurulmuş, 1866/1868’de yeniden düzenlenerek kurumsallaştırılmıştır. Bu vesileyle bu heyetin onayından geçmeyen tabir caizse her önüne gelen şeyhlik yapım dergah açamamış, bu gün olduğu gibi ehil olmasa da şeyhliğin  baba dan oğul’a veraset gibi geçmesinin önü alınmıştır. 

Gerçek ehli olan zatlar şeyhlik postuna oturarak bu yola istidadı olanların irşadına vesile olmuşlardır. Bu vesile ile günümüzde muzdarip olduğumuz, gerçekten bu işin ehli mürşidi kamillerin bile töhmet ve zan altında kalmalarının önüne geçilmiştir, bir çok tenkit konusu olan sapkınlıklarda bu şekilde önlenmiştir.

Artık bu vakitten sonra Devletimiz, Diyanet İşleri marifetiyle bu önemli konuya el atmalı, gerçek akait temelli tasavvuf, şeyh ve cemaat anlayışının nasıl olması gerektiğini, camilerde vaaz ve hutbelerde, televizyon programların da halka izah etmeli bu vesileyle insanların istismar edilmelerinin, mankurtlaştırılmalarının hatta belki ağır olacak ama, küfre yuvarlanmalarının önüne geçmelidir. 

Yine Osmanlı döneminde olduğu gibi Diyanete bağlı bir ilim ve irfan ehli bir heyet oluşturularak cemaat ve tarikatlar ve idarecileri denetime tabi tutulmalı şer’i daire içerisindeki çalışmaları desteklenip gayrisine müsaade edilmemelidir.

Diyanet bu tür çalışmalarını her gün bir ekranda ümmetin 1400 yıldır her biri müctehit imam konumunda ki zatların  ehl-i sünnet inancının aksine yeni yeni ve tutarsız hezeyanlar savuran kişiler hakkında da yapmalı, tezleri yanlışsa ilmen çürütülüp, faaliyetlerine ve hezeyanlarına son verilmeli, şayet doğru ise Müslümanlar aydınlatılmalıdır.  Aksi taktir de Devletimiz yarın bir başka isim adı altında, bir başka sapkın yapı ve onun kandırılmış serserileriyle mücadele etmek zorunda kalması kaçınılmaz olacaktır.

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile