Haber Detayı
04 Ekim 2021 - Pazartesi 23:45 Bu haber 2365 kez okundu
 
İsmail Bingöl "Hatıralardaki Erzurum"u yazdı Hanefi İspirli ile konuştu
İsmail Bingöl "Hatıralardaki Erzurum"u yazdı İspirli ile sohbet etti
KÜLTÜR-SANAT Haberi
İsmail Bingöl

HATIRALARDAKİ ERZURUM

                                   

Bu şehir sesidir baştanbaşa bir milletin

Bu şehir bekçisidir yüzyıllardır hürriyetin

(İ.Bingöl)

 

İsmail BİNGÖL

Zaman yeni bir hırçınlıkla getirdikçe hatıraları yâdıma; bir nehir akıyor gönül gurbetinde sana doğru… Yüzün, gözlerin, gülüşün ve türkülerin güzelliği eşliğinde dalgalanan bakışların geliyor aklıma… Yıllardır bıkmadan, usanmadan, yüksünmeden şuramda ta şuramda taşıdığım ince ağrı yeniden nüksediyor ve ayrılığın derin acılarını büyük bir ustalıkla resmeden o mahur beste, eş ederek matemine, kendi içimde bir sürgün olduğumu bir kere daha kuvvetle hatırlatıyor. Daralan göğüs kafesim, büyük bir nefesin yürek boşluğuma dokunan ağırlığıyla birlikte, kopup giden ve ayrılık ateşiyle daha da büyüyen bu bağlılığa yer vermenin büyük gayreti içerisinde, yeni bir sınanmanın telaşıyla daha da küçülüyor.

Arzularım çoğaldıkça sana doğru, yalnızlığım daha da koyulaşıyor, sitemim ve mahsunluğum,  hüznümü çoğaltan kavganın her geçen dakikada biraz daha esiri oluyor. Sarıldıkça bedenime geçmişin güzelliğiyle süslü hissedişler, konuşmalar ve endişeler; ruhum yeni bir kaygının, elde olmayan bir korkunun ellerine mahkûm oluyor ve uzaklarda olsan bile; hayal edemeyeceğin boyutta beni sana bağlıyor. Unutma kelimesini lügatte tamamen çıkarıp, vefa, dostluk ve aşkla yoğrulmuş yeni bir halle, içerimi ısıtıyor. Hatıraların pembeleştirdiği bir zaman kesiti, film şeridi gibi bir bir kafamdan geçerken, dilim ise, geçmişten izler taşıyan şarkının yalvarış ifade eden mısrasını mırıldanıyor:

"Beni de alın koynunuza hatıralar"

Şimdi hepsi de birer rüya olan o günlerin, tatlı, munis ve muhabbetli vakitlerinde yaşananları bir yalvarış şeklinde dile getiren bu mısra, dilime nereden düşmüştü?.. Radyodan dinlemiş olabilirim. Ya da; hatıralarıyla baş başa kalmış bir yazın adamının, hatıralardan başka sığınacak mekânı kalmayan bir şairin, hayatının mâziye intikal etmiş dönemleri hakkında kaleme aldığı bir yazısında da okumuş olabilirim. Her neyse... Şimdi bırakalım bunları da, bu mısraın çağrışımlarından söz edelim biraz da... Yalnız doğan insan, her ne kadar, ömrünün değişik dönemlerinde sayısız kişiyle beraber olsa da, yıllar geçtikçe bu kalabalıklar;  ölenler, yitenler ve terk edenlerle birlikte gitgide azalıyor ve nihayet, doğarken yanında olan yalnızlığıyla ve bir de hatırlarıyla baş başa kalıyor.

Hemen her insanın hatıra olarak anlatacak bir şeyleri mutlaka vardır. Bu hatıraların çoğunun birbiriyle benzer noktalar taşıdığını da ekleyelim bu arada... Benzer olan bu hatıralardan ilk akla geleni askerlik hatıralarıdır. Bir yerde otururken, söz dönüp dolaşıp askerlikten açılmaya görsün... Masayı çevreleyen sandalyeleri dolduranlar, büyük bir sabırsızlıkla söz sırasının kendilerine gelmesini beklerler. Hatta dirhemle kelâm edenlerin bile, konunun çekiciliği karşısında dilleri çözülür, adeta bülbül kesilirler. Hele bazıları, söz sırasının kendilerine gelmesini bile beklemeden, pat diye düşerler sohbetin ortasına ve bir daha da susturmak zordur o kişiyi. Askerlik dönemine ait hatıralar, bazen bire beş, bire on katılarak anlatılır etraftakilere...

Çünkü anlattıklarının doğru olup olmadığını test etmenin imkânsızlığını o da bildiğinden, yaşadıklarının yanında yaşamadıklarını da ve hatta başkalarının başından geçenleri de kendi başından geçmişçesine anlatır kişi... Dinleyenlerin inandığını sanır belki ama... Olsun; öyle olmasa bile, söze giremediği başka konular yanında, kendini dinletecek bir konu bulmuştur ya şu anda.  Önemli olan da budur zaten...

Hatıraların bir de öğrencilik günlerimizle ilgili olanları vardır. Kimi güldüren, kimi; bugün bile hatırlandığında insanı hüzne gark eden ve de; duygu dünyamızdan izler taşıyanları... Dönem dönem ele alırsak, çocukluğumuzla, ilk gençliğimizle, arkadaşlıklarımızla, yaşadığımız çevreyle, oturduğumuz muhitle, büyüklerden dinlediklerimizle, konuştuklarımızla, başkalarının anlattıklarıyla ve okuduklarımızla ilgili olarak zihnimizde kalanların hepsi de hatıralar şeridinin acı tatlı birer parçasıdırlar.

Çocukluğumuz dedikte... O günlerin en tatlı, çocuk ruhumda iz bırakan en hoş çizgileri faytonlar... Erzurum sokaklarını arşınlarken, atların ayaklarından çıkan sesler bugün bile çoğumuzun kulaklarında çınlamaktadır. Hele de; faytonun arkasına binmeye çalışan birini görüp de, sabretmek ne mümkün. Biraz hasetle, biraz da muziplik olsun diye faytoncuya seslenilir: "-Emi, arkaya kamçı..."

Toprak damlı evlerin bacalarında oynanan oyunlar, uçurulan kuşlar, edilen sohbetler, hatıralar tazelendiğinde hâlâ dile getirilip, hâlâ anlatılmakta değil midir? Hatıraların izini sürerken, kendine has özellikler taşıyan, yaşanıp geçtikten sonra güzel görünen dönemlerimizin içinde; okuduklarımız, bilgi ve kültür dünyamızı şekillendiren, düşünce ufkumuzun ilk yapı taşları olan kitaplar ayrı bir değer, ayrı bir anlam taşır. Bugün bile yeri geldikçe, çocukluğumuza, ilk gençlik dönemimize ait bu kitaplarda okuduklarımızdan zihnimizde kalanları dile getirmekten geri durmayız. Çizgi romanlarla haşır neşir olunan günlerin bile ne kadar iz bıraktığını, düşününce daha iyi anlarız.

Her hatıranın büyüklüğü ve ilgilendirdiği çevre, hatıra sahibinin hayat çizgisiyle, hayatına sığdırdığı olaylarla yakından ilgilidir. Zigzaglar içerisinde, çalkantılar arasında tükenen ömürlerin sahibi kişilerin anlattıkları elbette ki daha çekicidir ve belki tarihe kayıt düşmektir de aynı zamanda...

Son yıllarda kitapçı vitrinlerini hatıra kitapları işgal etmekte olduğuna, kitap ve yazı dünyasında hatıralar, çok satanlar listelerinde yukarılara tırmandığında, zaman zaman hatıra savaşları yaşandığına göre, gidişat belki biraz da toplumca yaşlanmayı işaret ediyor. Bir yandan hayatın temposu hafifliyor; düşüyor, ağırlaşıyor. Yaşlanıyoruz.

Her birimiz hayatın bizdeki karşılığını, bıraktığı izleri anlatıyor, yazıyoruz. Herkesin hayatı, kendisine ait, ötekilerden farklı olduğuna göre, bir bakıma yaşadıklarımızı kayıt altına alıyor, geleceğe aktarıyoruz. (“Ali Kurt, “Yaşanmamış Hatıralar” adlı yazıdan.09.06.2003.Erzurum Gazetesi)

Ne yazık ki, hayatı bu şekilde yaşayanların ekserisi, şahidi oldukları olaylardan hafızalarında kalanlarla beraber ötelere hicret etmeyi tercih etmişlerdir çoğu kere... Bir başka ifadeyle, bizim milletimizin büyükleri hatıralarını kayda geçirme gibi bir alışkanlığa sahip değildirler ki; evlatları onları okusunlar ve benzer olaylarla karşılaştıklarında nasıl davranmaları gerektiği hususunda fikir sahibi olsunlar hiç olmazsa...

Hatıralara methiye de dizsek, ağıtta yaksak, ne bizi koynuna alacakları var, ne de geçmişi yeniden yaşatacakları... Onlar artık geçmişin derinliğinde birbirleriyle sükûtu paylaşarak uyumakta ve ara sıra kendilerini yâdedenlerin dillerinde yaşamaktalar.

Konu önemli ve hemen geçilemeyecek olduğundan, biraz da geçmişin prangaları ayağımıza dolandığından olsa gerek, sözü belki biraz uzatmış olduk. Buradan hemen anlatmak istediğimiz konuya ve kitaba, kitapla ilgili olarak yapmış olduğumuz sohbete geçelim. “Hatıralardaki Erzurum” adlı kitap, uzun bir bekleyişin ardından nihayet ellerimizde... Kitabın ilk olarak tek cilt halinde yayımlanmasının üzerinden epeyce bir vakit  geçtikten sonra, öncekilere yeni isimler eklenerek, iki cilt halinde, Yazarlar Birliği Erzurum Şubesi Başkanı Hanifi İspirli’nin, yönetim kurulunun ve özellikle yönetim kurulu üyesi Yusuf Kotan’ın büyük gayretleriyle yeniden hazırlandı ve Erzurum Büyük Şehir Belediye Başkanı Mehmet Sekmen tarafından bastırılarak, hatıralarında Erzurum’u yaşatmaya çalışanların istifadesine sunuldu. Artık bundan sonra bir şey söylemeye gerek yok diyelim ve sözü; Hanifi İspirli’ye bırakalım: