Yazı Detayı
05 Haziran 2018 - Salı 22:08 Bu yazı 2274 kez okundu
 
Özgürlük ve saldırganlık arasında laiklik
Selami SAYGIN
selamisaygin@gmail.com
 
 

Batıda kilise otoritesin ortadan kaldırma ya da sınırlandırmanın adı laiklik iken Türkiye’de İslam’ın istismarı ile iktidar olan zümre ise derin bir din nefretinin yanında ondan öç almanın bir yöntemi olarak laikliği seçmişti. Zaten alaşağı edilecek kilise otoritesi muadili bir kurum ortada yoktur. Ancak öç alma duygusunun temelinde geçmiş mirası reddetme, ondan hiçbir iz bırakmama telaşı batı ile bütünleşmenin bir çabasıdır. Aynı zamanda iktidar yolunu açan din istismarından duyulan bir çeşit suçluluk duygusunun da örtülme isteğidir. İstismarın baskın olduğu, geçmişin verdiği duygu giderek bir öç alma, intikam alma duygusunu da oluşturmuştur.

Kilise otoritesine itiraz batı ile doğu ya da batı ile Türkiye’deki laiklik uygulamalarının açıklayıcısıdır. Çünkü sınıflı bir toplum olan Avrupa’da kilise otoritesi, küçük bir azınlık demek olan ruhbanın ayrıcalıklarını korunmasını esas almıştı. İşte buna itirazın geniş bir zemini, halk içinde önemli bir destekçi, taraftar bulmasına yol açmıştı. Bu da kilise otoritesine itirazın hem gücünü hem de meşruiyetini oluşturmuştu. Oysa Türkiye gibi ülkelerde sıfırlanacak bir kilise otoritesinin olmayışına ek olarak ortada sınıflı bir toplum da yoktu. Ayrıcalıkları kaldırılacak, o ayrıcalıklardan mağdur olanların desteğini temin edecek bir sınıflı toplum yapısı da ortada yoktu. Bu yüzden batı da halk için laiklik bir imkan sayılabilir iken Türkiye’de ise halk için laikliğin bütün cazibesini ortadan kaldırıyordu. İşte bu durum Türkiye’de Kemalizm’in, laiklik için daha acımasız ve sınır tanımaz müdahaleciliğine yol açmıştı.

Kilise otoritesini sıfırlama isteği batıda bireyin hayatına kilise otoritesinin tasarruf etmesini de ortadan kaldırıyordu. Oysa İslam dünyasında böyle bir otoritenin olmayışı, bireyin hayatında harici bir tasarrufa neden olan otoritenin olmayışı, laikliği birey için anlamsızlaştırıyordu. Buna karşılık laiklik için hükümet zoruyla batılı hayat tarzının dayatılmış olması bireyin hak ve özgürlüklerini ortadan kaldıran, onu her taraftan bir baskıya maruz bırakan saldırgan ve acımasızlığı, batıdakinin aksine laikliği bireysel özgürlüğün kapılarını açan değil tam aksine bireyin tahammül mülkünü aşan zorbalığın ana nedeni durumuna getirmişti.

Öç alma duygusu geçmiş mirasın tümüyle kanlı bir şekilde tasfiye edilmesi çabası, batıda dost edinmenin, hami edinmenin, batıda meşru sayılmanın da övülmenin de bir çaresi olarak görülmüştür. Bunun için batıda yaygın olan ulusallık kavramı açıklayıcıdır. Ulusal idari yapı, batıda Katolik kilisesinin otoritesini sıfırlamanın aracıdır. Türkiye’de kilise otoritesini karşılayacak bir kurumun olmayışı sorunu öç alma duygusunu arttırmıştır. Ulusallık, Türkiye’nin tarihte içinde yer aldığı coğrafyadan ümmetten kopmasının da parolası olmuştur. Oradan kopmak batıda dost ve hami bulmanın ya da devam ettirmenin de zemininden başka bir şey değildir.

Bir Alman ya da bir İngiliz ulusu, Katolik kilisesi otoritesinin sarsılması ile olabilirdi. Adı geçen uluslar için gerekli olanları kilise tayin ediyordu. İnsan sayısı, kitlesi olarak, Alman ya da İngilizlerin bir kıymeti harbiyesi yoktu. Reform hareketleri kilisenin otoritesini ortadan tümüyle kaldırır ya da sınırlandırırken, o kilise otoritesinin altında nefesi kesilen topluluklar zamanla kendileri hakkında karar alabildiler. Bir iradelerinin olduğunu fark ettiler.

Oysa Türkiye tarihinde durum bunun aksinedir. İslam ümmeti içinde Türklerin sahip oldukları siyasi askeri üstünlük onları daha avnatajlı daha ayrıcalıklı bir konuma getirmişti. Evet Türklerin bir monarşi idaresi vardı. Ancak Türklerin monarşi idaresinin onların topluluk özelliklerini, imkanlarını ortadan kaldırmadığı bilinmektedir. Osmanlı monarşisi “mutlakıyet” sayılan dönemlerinde bile toplumun her işine tasarruf etme imkanına, yetkisine sahip olmamıştır.

Cumhuriyetle başlayan yeni mutlakıyet de ise halk bir çeşit rehine gibidir. Çünkü “halkı kendi başına bırakamayız” görüşü halkın üzerinde mutlak bir otoritenin sahibi olmuştur. Bu otorite kendi gücünü anlatırken “inkılabın kanunu, mevcut kanunlardan üstündür” diye formülleştirmiştir. İnkılab kanunu ile Türk’ün üzerinde tesis edilen mutlak otorite sayesinde, Türk’ün her şeyi kerih görülmüş, suç sayılmış buna karşılık sömürgeci Avrupalıların bütün değerleri hatta hayat tarzı “çağdaş uygarlık” diye Türk’ün canına okumanın bir aracı haline getirilmiştir.

Osmanlı mutlakıyetinde görülmeyen otoriter tasarruflar, cumhuriyet mutlakıyetinde sınır tanımaz bir şekilde görülmüştür. Bireyin hiçbir konuda seçme hakkı olmadığı gibi o bireylerin oluşturduğu toplumun da iradesiyle oluşan bir uygulama olmamıştır. Her şey sadece bir otoritenin uygun görmesine bağlı kalmıştır.

Cumhuriyet mutlakıyetinde her türlü siyasi ve hukuki düzenlemenin tayin edicisi sayılan laikliğin bireyin seçme hakkını, hak ve özgürlüklerini koruduğu ya da genişlettiği iddiası tümüyle mesnetsizdir. Dönemin şartları içinde halkın tahammül mülkünü yıkan baskıları da yok sayan bir görüş olmasından dolayı da ayrıca yanlıştır. Zulmü alkışlamanın başka bir açıklamasıdır.

 
Etiketler: Özgürlük, ve, saldırganlık, arasında, laiklik,
Yorumlar
Haber Yazılımı