Yazı Detayı
10 Ocak 2019 - Perşembe 20:48 Bu yazı 188 kez okundu
 
HUZUREVİ
Hasan H.TOKUŞ
hasanhuseyintokusæ@gmail.com
 
 

HUZUREVİ

 

Gülbahçe Huzurevi müdüriyetindeyim. Müdür bey henüz odasına teşrif etmemiş ama müsait yer orası olduğu için her halde içeriye alınmıştım. Etrafı seyrediyorum. Fazlasıyla sade bir oda; garip bir kimsesizlik ve hüzün sinmiş her köşesine. Müştemilatıyla beraber duvarları bile kaplamış gizli bir sitemi biraz gayret etse görecek, okuyacak zehabına kapılıyor insan.

 

Ayaklarımı sürüklercesine kendimi bahçeye bakan dar pencerelerden birinin önüne attım. Dışarıda kaderine çoktan boyun eğmiş, kamburlaşmış sırtı bana dönük iki büklüm bankta oturan yaşlı kadını seyrediyorum.

 

Yüreğimin hararetiyle iyice ısınan nefesimin buharlaştırdığı camdan gittikçe silueti kaybolan kadından hatırlamak bile istemediğim ama bir türlü unutmayı başaramadığım acı ve gözyaşıyla yoğrulmuş maziye kayıyorum.

 

“Aman Allah’ım bir çocuk için ne korkunç ve yıkıcı yıllardı “ diye söyleniyorum. Her gün istisnasız hır-gür olan kavgalı ve şamatalı bir evde gözlerimi açmıştım. Annemle babam her gün kavga ediyor ve birbirlerini ölesiye hırpalıyorlardı. Bilmem, psikiyatristler çocuğun daha anne karnındayken bu tür aile huzursuzluklarından etkilendiklerini söylediklerini duymuştum. Doğru olduğuna inanıyorum; beklide bu gün o yüzden hep ürkek, güvensiz ve her an bir felaketle karşılaşacakmış gibi bir korkuyu yaşıyorum.

 

Kendimi zorlamadan belleğimim en kuytu yerine savurduğum çocukluk ve sonrası hatıralarım, üzerlerindeki tozları silkeleyerek bir bir gözümün önüne geliyorlar. Ne kadar zorlasam da annemle ve babamla bir güzel gün hatırlarmıyım diye, nerede babam henüz eve gelmeden annem: “ Şimdi gelir ömrümün törpüsü… Zaten bu eve geldim ne gün gördüm ki? Hep küfür, hakaret… Öküz ne olacak öküüüzz!” Çıkacak kavgan korkusuyla annemin eteklerine tutunmaya çalışırdım. O: “ Çekil! Ayaklarıma dolaşma. Birde senle uğraşamam. O babanın oğlu değimlisin ne olacağın şimdiden belli…” Daha anlayamadığım ve hatırımda kalmayan bir sürü sitemle iteklendiğim yerde kalakalırdım.

 

Bu birazdan kopacak fırtınanın öncü kuvvetiydi. Hele babam içeri girince asıl kıyamet o zaman kopacağını çocuk aklımla da olsa hisseder: “ Keşke bu gün babam gelmese…” Diye düşünürdüm. Bu gün söylesem o gün ki çocuk hissiyatımla nasıl her şeyi htiğimi ve beni nasıl üzdüklerini, çocuk kalbimin nasıl korku ve endişelerle parçalanıp ve yorulduğunu emini hiç biri inanmazdı. Onlara göre ben bir şey hmeyen veya hse bile hemen unutuverecek bir sabiydim. Herhalde bilseydiler bu kadar perişan olacağımı ve o günkü tavırları yüzünden hayatımın mahvolacağını bunları yapmaz birbirlerine Allah için katlanırlardı.

 

Babamı hatırlıyorum hani şairin: “ Devlet dedikleri çatık kaş…” dediği gibi çatık kaşlı, daha eve girer girmez ona doğru özlemle koştuğumu görmeyecek kadar öfkeli biri… Evimizin en sakin anı ikisinin de acul bir çehreyle sessiz oturdukları andı. Ben bu durunda her ikisinin arasında çocuksu bakışlarım yüzlerinde mekik dokurdum.

 

Bazen birinden biri başımı okşasa, hele birde yüz ifadelerinde tebessümden bir esinti görsem sevinçten çıldırır, kedi yavruları gibi ayakları dibinde yuvarlanır muziplik yapardım. E tabi çok sürmezdi bu kısa ateşkes nasıl başladığını anlayamadığım bir sebeple ateşlenir. Birbirlerine öyle bağır, öyle el-kol hareketleriyle öfke kusarlardı ki, benim odanın bir köşesinde tiril, tiril titreyerek sessizce ağladığımın farkına bile varmazlardı. Ve istisnasız korkudan altımı hep ıslatırdım.

 

Puslanan cam iyice arka tarafını görünmez kılmış ağaçlar, bahçe ve bankta oturan yaşlı kadın zor seçilir hale gelmişti. “ Oğlum, bu gün bile aşırı heyecanlanıp, korktuğun zaman neredeyse altına kaçıracak gibi oluyorsun…” dedim gülerek kendi kendime.

 

Ne korkunç günlerdi… Nasıl bir ego idi ki ikisi de kendi öfkelerinden başka kimseyi düşünmüyor, dünyaya gelmesine vesile oldukları parmak kadar çocuğu nasıl yaraladıklarının farkına dahi varamıyorlardı. Annemin babaanneme yaptığı kötülükleri babam unutamıyor, babamın da annemin anne babasına misilleme olarak yaptığı hakaretleri annem bir türlü unutamıyordu.

 

Yani anlayacağınız her iki tarafında yeni evli çiftlere yerli yersiz müdahaleleri sonucunda birbirlerini severek evlenen iki çifti birbirlerine düşman etmiş, muharebe meydanına dönen evde faturayı bana ödetmişlerdi.

 

En son altı yaşındayken Şiddetin dozunun aştığı bir kavga sonucu ayrılmışlardı. Sanki her şeyin sorumlusu benmişim gibi hiç biri vesayetimi üstlenmemiş, her ikisinin de ortak gönül meyvesi olan beni ayak bağı olarak telaki etmiş rahmetli babaannemin kucağında beni terk etmişlerdi.

 

İkisinin de ayrı, ayrı zamanlarda birkaç kez geldiklerini hatırlıyorum. Abartılı oyuncak ve elbise türü şeyler almalarından vicdanlarının acısını bu yolla bastırmaya çalıştıklarını bu gün anlıyorum. Halbuki ben onların beni öpüp koklamalarını, dahası giderlerken beni de yanlarında götürmelerini binlerce oyuncağa tercih edeceğimi bilmelerini isterdim. Her ayrılış vaktinde nasıl salya sümük ağladığımı daha dün gibi hatırlıyor, aynı yürek burkuntusunu bu gün hissediyorum.

 

Evet, ayrılmışlardı, geride ana baba hasretiyle tutuşan, analı babalı bir yetim bırakarak egolarına yenilip gitmişlerdi. Sonra ikisinin de evlendiklerini duyduk. Mutluluğu yakaladılar mı bilmiyorum. Ama onlara olan öfkem bende öyle bir kin oluşturdu ki, bir gün bile adlarını anmadığım gibi ne olduklarını, nerede olduklarını da merak etmedim.

 

Huzursuz bir ortamda geçen çocukluğum sebebiyle bende oluşan güvensizlikten hiç evlenmedim. Babaannem Rahmeti Rahmana kavuştuktan sonra baba ocağında tek tabanca yaşamım bu güne kadar sürdürdüm. Ta ki, mahalle imamımız Mensur hoca çağırıp yıllar önce unuttuğum veya unuttuğumu sandığım anne ve babam hakkında edindiği bilgileri sunana kadar…

 

Mensur hoca, babamın evlendiği hanımıyla beraber yıllar önce bir trafik kazasında öldüğünü, aneminde evlendiği adamın öldüğü ve çocukları ve bakacak kimsesinin de olmadığından “ Gülbahçe Huzurevi” nde kaldığını söyledi.

 

İçimde yeniden harlanan öfke ve kin ateşini sezen hoca:

 

-Bak Nevzat! Seni evladım gibi severim. Yaşadıklarını da yakinen biliyorum ama… Diye başlayan anne-baba haklarıyla alakalı o kadar şey anlattı ki, yıllardır onlara karşı yumuşayacağını sanmadığım kalbimi rikkate getirdi ve işte bu gün buradayım ve o bahçede sırtı bana dönük bankta oturanda simasını zar-zor hatırladığım annem…

 

-Merhaba Nevzat Bey!

-Merhaba müdür bey!

-Demek Müzeyyen Hanım anneniz öyle mi?

-Evet, müdürüm, annem… Müsaade ederseniz gerekli resmi şilemleri yaptıktan sonra götürmek istiyorum…

 

Müdür bey gerekli talimatları verirken ben bahçede annemin yanına inmiştim bile… Karşımda iki göz iki çeşme ağlayan kadın benim annemdi, her şeye rağmen görür görmez tanıması annelik duygusunun nasıl bir şey olduğunu bana göstermeye yetmişti.

 

Ben, yıllardır unuttuğum ama özlemini bu yaşıma kadar yüreğimde taşıdığım ana kokusunu sarılıp doya, doya ciğerlerime çekerken o: “ Yavrum bizi affet, keşke senin için her şeye katlansaydık ta yuvamızı basit şeyler yüzünden yıkmasaydık… Nevzatım bizi affet oğlum… Bizi affet…” Diyordu ağlayarak..

                          *************

·         Bir erkek karısının huysuzluğuna sabır ve tahammül ederse, Eyyüp Peygamberin çektiklerine karşılık verilen sevap ve mükafata nail olur. Bir kadında kocasının huysuzluğuna sabır ederse, Firavunun hanımı Asiye’ye verilen sevap ve mükafatı kazanır. ( Hadis-i Şerif.)

 

·         Eşinin nefsini kendi nefsine tercih etmeyenin yani fedakârlığı mutlak surette öğrenmeyenin evliliği cehenneme döner.

 

·         Eşinin kıymetini bil ki oda senin kıymetini bilsin.

 

·         Anne-babaların çocuklarına yapacakları en büyük yardım, birbirlerine saygılı olmak ve birbirlerini sevmeleridir.

 

·         Çocuklar anne-babalarının kötü örnekleriyle bozulmaya devam ettikçe yeni bir dünya kurulamaz.

 
Etiketler: HUZUREVİ,
Yorumlar
Haber Yazılımı