Yazı Detayı
11 Aralık 2017 - Pazartesi 17:00
 
Ey Tanrı Parçacığı... Ey Efendi! Ey Buyurgan...
M.Hanefi İSPİRLİ
m_h_ispirli@hotmail.com
 
 

Fulü renkler en çok konuşulanlardır. Tanımsız bir biçimde anlamınız vardır. En çok sevdiklerinizdir kaybettikleriniz. Kimse bilmez karanlığın yokluğunu. Çünkü karanlığın karşısında olan ışık fulüdür. Bütün biçimler ışıksızlığa ayarlıdır.

Ya da;

Daimi hayat hakkı elde edebilirsiniz. Bir biçimde şekillenerek hayata hazır hale gelmişsinizdir... Artık önünüz açılmıştır. Kimse tutamaz sizi. Ritüelleriniz kutsaldır elbette. Ya da kutsaldan alınmıştır. Kimse size dokunamayacaktır. Hatta baş tacı edilmişsinizdir. Cennet bezirgânlığını, kılıfında sunmaktasınız. Saçma yok... Oportünist bir yaklaşımı rahleyi tedrisle afişe eden sizsiniz. Hız aldığınız muharrikleri en çok alkışlatan yine siz olacaksınız...

Anlamadığınız zaman dahi başınızı bilgiç bilgiç sallayacaksınız... Karşınızda kendini Tanrı parçaçacığı zanneden vardır çünkü...

Belki de;

Hiç ummadığınız bir zamanda omuzlarda taşındığınızı, lüks kaplamalı ambalajlar içinde vitrinlerde pazarlandığınızı göreceksiniz. Eliniz elleri; gözünüz gözleri olacak. Onlar geda, siz sultan olacaksınız. Neticede birbirinizi yağlayıp duracaksınız. Elinizden ne geldiği değil, elinize ne geldiği bilinecek. Ağzınızı her açtığınızda alkışlanacaksınız. Kimse neden alkışladığını bilmediği için, ağzınız her zaman açık kalacak...

Tanrı parçacığı olmuşsunuz sonuçta

Zamanla;

Bildiğinizi sandığınız zamanları inkâr ettiğinizi ifade ederken bile zorlanmayacaksınız... İnkârınızın üstünü örtmüş olanların yeni örtüleri, sizi sıcacık saracak.

Kutlu, mutlu, umutlu; falan filan şekillerde evinizin yolunu unutmuş olacaksınız. Siz bir dünya vatandaşı, taraftarlarınız birer ahret yolcusudur artık. Yaratılmış olanları yaratmış oluşun verdiği rehavetle, emin bir elçi gibi okşayacaksınız ipekleri, atlasları, dolarları, markları.... Buhardan damlalar gibi uçurduğunuz hayatınızın anlamını size değil sizi şekillendirenleri sorduğunuz zaman, elinizin altında kalanların ne kadar büyük şeyler olduğunu hayretle müşahede edeceksiniz...

Şimdi;

Korku zaten yok... En çok korkması gerekenler, sizin çizdiğiniz tabloda cayır cayır yanan Cehennem manzaralarını seyreden gafillerdir. Bu manzaraları yeniden tonlayabilirsiniz.

Hesabı çıkaranların elinden aldıklarınız size malzeme olabilir. Kılı kırk yararcasına kalbinizi bile ortaya koyarak yakaladıklarınız, ucuza gitmedi bilesiniz. Şu kadar bin yıllık bir ömrü dolu dolu geçirdiğinize ben şahidim... Başkalarının şahit olmasına ne hacet. Siz buyurun... Sayın buyurgan. Siz emredin, ben yapayım. Benim yapmamam diye bir kaygıyı iptal edin. İptalinizin gerekçesi benim işte. Elimde olanlar, didik didik edilenlerdir... Gerçi bir o tarafa bir bu tarafa yatamam. Ama olsun, siz yine de buyurun.

Hemen şimdi;

Bildiğiniz gibi efendim... Elimiz pençe, gönlümüz divan. Huzurundayız her an. Böyle buyuruldu. Okuduklarımız, sizin gösterdiklerinizin yanında anlamsız elbette. Bakmayın böyle çatlak sesler var diye. Onlar da sizin kapınızdan nimetleniyorlar efendim... Canım efendim... Bir siz varsınız, bir de siz. “Biz”, aslında eşyayı nitelemek için icat edilmiş bir zamirdir. Onu kullanma hakkını da siz verdiniz. Bildiklerimiz, anladıklarımız; şu efendilerin ağzını açık görenlerin yorumudur. Bıraksaydık, konuşsaydın ne büyük hikmetli laflar edecektin. Hem bilmediğimiz, ispat edemediğimiz konuşmalarınız, anlamalarınız bize tarihin karanlıklarından bir nur gibi ulaşıyor. Ama olsun, yine de size layık olamamanın sıkıntısını taşıyor üzerinde bu garibanlar...

Sizin tedrisinizin maşukudur bütün bu bildiklerimizi öğretenler de. Bunları benim saymama gerek yok elbette. Siz buyurun efendim, canım efendim. Benden öncekilere, benden öncekilerden de öncekilere, benim gibi öğrenmek isteyenlere de bunu anlatan sensin efendim. Hakkınızı verme diye bir kabahat işlememek için etrafıma bakmıyorum. Bu zavallıların neyi varsa, sizde o yok efendim. Siz, zavallılardan sadır olan fiillerden berisiniz efendim.

Yokluğunuz diye bir şeyi kabul edemem. Dışarı çıkın ve bir kez daha kurtarın kurtarılacakları. Yoksa durum vahim efendim, bay buyurganım. Tarihin uzantısı içinde kendime bir yer edinirsem, bir nokta kadar; biliyorum sizin sayenizdedir efendim. İnsan, zaman, sıkıntılar; içinden çıkılmaz varlık biçimleri. Nihilist kılıklar... Törenler, ayinler, tarihi karanlıklar...

İçiniz dışınız; dışınız neresi bilmiyorum.

Her gelen araca binme yeteneğinizi kıskanıyorum efendim. Bakan, bakmayan... Orta zaman, yeni zaman... Açılıp kapanan elektrik şalterleri; bilgisayar kitleri... Hep kendine yer buluyorsun efendim... Benim bu yeteneklerim yok. Bağışla... Ben... Vazgeçemiyorum... Aslıma rücu ediyorum.

Allah, daha önce âlemi yarattı... Sonra da seni... Âdem, ismi mahfuz kalmak üzere yaratılmıştı aslında. Sen, Âdem’in dahi senin mirasçın olduğuna kanaat getirdin. Çünkü verilen böyleydi.

Yaratma devam ederken, katkın olsun diye, miras aldığın büyük dağların yanına küçük dağları oturttun. Etrafına serpiştirilen, adına “insan” denilen; ama sana göre “kulun” olanları, birer dekor olarak gördün, görmeye devam ediyorsun. İşin en tuhaf tarafı; “kullar”, “insan” olmaya dönmek için hiç uğraşmıyorlar. Senin en güçlü verin de bu.

Şimdi karanlığı ve aydınlığı, değerleri ve biçimleri elinde tutuyor ve burnunun büyüklüğünden, “kul” olmaya koşanları dahi görmüyorsun. Ellerin ne kadar dolu, gözlerin ne kadar müstemleke adayı! Yiyip bitirmeye, kırıp dökmeye her zaman namzetsin.

Evet... Mülk Allah’ın...  Ama sen kendini mülkün mirasçısı görüyorsun. Bunun adını koyduğun gün, devraldığın “hâkimiyet” seni hep dayanılmaz kıldı.

“Kullar” zulüm görmüyor sana göre. Başlarına ne geliyorsa, “hak ettikleri” yüzünden geliyor. “Hak” senin bilincinin yansıması, “hukuk” zaten öz malın. Durup kendimize yer aramamızın anlamı yok. Çünkü rüzgârları estiren de sensin...

Dağlar senin,

Rüzgârları estiren sen,

Kulların karnını doyuran sen.

Ne biçim yaşamaktır bu önümüzde duran görüntüler, bilmeyiz... Hatta bizi konuşturup, bizi katlettirip, sonra bizim maceramızı ve tecrübemizi bize satıyorsun. Sen, ne menem şeysin? Bu soru da karşılıksız değil mi? Bunu da bir gün bize yöneltirsin...

Bazen vahiy aldığın bile kulaktan kulağa yayılır “kullar” arasında... Hikmetin, irfanın, ilmin müşahhas görüntüsünü “kullar” sende görür de, rahatlar marabalar...

Macerana dair, her konuşlanmış kul bir sürümdür sonuçta... Bundan dolayıdır ki elimizdekiler birbirini tutmaz ve sen bir efsane gibi nesilden nesile aktarılır durursun. Hepsi de bir merkezde birleşirler. Orada her şey, Sabbah’ın cennetleri gibidir. Duyanı çok, göreni hiç yoktur.

Sen havale kabul etmezsin... Çünkü gerektiğinde ilahi iradenin kılıcı, gerektiğinde gölgesi, gerektiğinde doğrudan temsilcisi olursun. Maharetin, bizim şahit olamadığımız kerametinden menkuldür...

Çünkü sen Tanrı parçacoğısın...

Münci olmanın yanı sıra, halk edici özelliklerin de söylenir durur. Kılığını kibrinle özdeş, halet-i ruhiyeni kulların yansıması ile irtibatlı biliriz... Biz yanılıyoruzdur elbet...

Yaratma hep devam etti... Devam da edecek... Seni bir biçime sokamadığımız için cezamız neyse ona razıyız. Olmamak düşünülemez zaten...

Sana bir lütuftur bu olup bitenler. Doymak bilmez ihtirasının kör cazibesine kapılanlarla yetin. Bu yazılanlar bir ironidir neticede. Sen kendini nereye kadar yutturabilirsin ki? Etrafındakilere “insan” olarak bak...

Ey asi kargaşanın vazgeçilmez seni! Kendini bil, sonra da Rabb’ini bileceksin. Uzanacaksın bir kavi kalp ile yârânına... Yüreğini pisliklerden kurtarıp, Âdem’den sonraki yerine razı olacaksın. Bir kere dene! Makamın kaydırak olmaktan kurtulacaktır.

Sen Tanrı parçacağı ben Allah'ın kulu...

Hadi bakalım...

 
Etiketler: Ey, Tanrı, Parçacığı..., Ey, Efendi!, Ey, Buyurgan...,
Yorumlar
Haber Yazılımı