Yazı Detayı
28 Kasım 2018 - Çarşamba 14:11 Bu yazı 363 kez okundu
 
ÇİNİ VAZO
Hasan H.TOKUŞ
hasanhuseyintokusæ@gmail.com
 
 

En güzel yılları bağlı bulunduğu efendisine hizmetle geçmişti. Gerçi aramamıştı ama bulmuştu. Allah’a binlerce hamt ediyordu. Efendim dediği zat, Kur’an ve sünnet istikametinde bir hayat yaşayan ve yaşanması için de ömrünü ifna etmiş bir zat-ı nuraniydi.

Onu o kadar çok seviyordu ki her şeyini ama her şeyini onun sevgisi üzerine bina etmişti. İstiyordu ki her kes ondan bahsetsin, onu anlatsın. Eğer bir sohbette o mübarek addettiği, Peygamber aşığı ve vekili olduğuna iman ettiği zattan esintiler yoksa o sohbeti malayani kabul ediyor ve her fırsattan efendim dediği zatın hak ve hakikati tebliğde ki şecaatini, ümmeti Muhammet için şefkat ve merhametini, Peygamberi ahlakını anlata anlata bitiremiyordu.

Şemin etrafında dönen pervane gibiydi. Bu mübalağalı düşkünlüğü yüzünden adı “ Deli Ahmet” e çıkmıştı. Hatta bu yakıştırmayı kapısına bile yazmışlardı. Efendim dediği zatta hakikaten onu çok seviyor, her toplumda sitayişle bahsediyor, müridan içerisindeki ayrıcalıklı yerini htiriyordu.

O kutlu günlerin hatıralarına dalıp, dalıp gidiyordu. Gönlü gibi simsiyah bulutlarla kaplı gökyüzüde içini dökercesine iri damlalarla asfaltı dövmeye başlamıştı. Acele etmeden yürüyordu. Ağlayan gökyüzümü iç dünyası mı ayırdına varmadan sırılsıklam ıslanma pahasına ağır adımlarla yürüyordu.

Efendisinin son yıllardaki tavrına mana veremezken, acaba? Yoksa? Neden? lerle başlayan soruların ateşi, içten dışa kavuruyor, yağan soğuk güz yağmurları bile ateşini söndürmeye yetmiyordu.
Her gün bir tarafı sökülen gömlekler gibi üzerine giydiği sevgisi, gün geçtikçe epriyor, bu da en güvendiği dayanağını kaybeden insanların yalnızlık telaşesi gibi onu ürkütüyor, yüreğinde ince sızılar peydah ediyordu.

Her yaptığı hayır ve hasenatı vesile kılarak, özellikle gece namazlarında iki göz iki çeşme: “ Allah’ım! Ben bu zatı rızan için sevdim, Zatını ve Resulünü tanıtacak ve bana aşkullahı öğreteceği için bağlandım. Ne olur canımı al efendime olan muhabbetime halel getirme. Beni bu sonsuzluk kervanından geri koyma…” Diye dualar ediyordu.

Bu duygularla eve vardı. Kimseye htirmeden kapıyı açıp kendini odasına attı. İlk koltuğa yıkılırcasına çökmüş, üzerinde ki ıslak elbiselerin vücut hararetiyle buharlaşmasını seyrediyordu.
Karşı duvardaki vitrinin önündeki şeyhinin fotoğrafına buğulu gözlerle baktı: “ Efendim ne zaman bitecek bu çile? Bu gurbetin sonu gelmeyecek mi? Yoksa bu halli, nefsi emaremin elinde mi öleceğim?” Düşüncelerle gönlü daralıyor, kalp ritmi hızlanıyordu.

Birden gözü yıllar önce bir dostunun kendisine hediye ettiği oldukça da değerli olduğunu daha sonraları öğrendiği rengarenk desenli, göz alıcı, gönül okşayıcı çini vazoya ilişti: “ Ne kadarda güzel. Kimbilir ne emekler sarf edilerek yapılmıştır…” Diye geçirdi içinden.

Eline alıp yeniden inceledi. Hediye eden dostunu da yad edercesine okşayıp yerine koydu. Yer yer kurumuş olsada ıslaklığı rahatsız eden giysilerini değiştirmek için giderken birden vazonun bulunduğu taraftan: “ Hey derviş!” Diye bir sesle irkildi. “ Yok canım! Vazo konuşuyor olamaz “ Dercesine ona baktı. Çini Vazo:

- Evet, Evet! ben konuşuyorum. Beni dinlemek ister misin? Derviş Ahmet: “ Herhalde zuhurat dedikler bu olsa gerek” diye hatırından geçirdi.

- Nasıl konuşuyorsun Allah aşkına? Nedir bana diyeceğin ki? Diyerek hayretle irileşen gözlerle karşı koltuğa ilişti. Çini vazo:

- Sana kendi hikayemi anlatacağım. Benim hayatımla sen kendi hayatın arasında mutlaka bir bağ kuracaksındır. Çünkü bizim geçtiğimiz safhalardan dervişlerde geçer, bizde sizde bir ustanın elinde şekilleniriz. Derviş Ahmet bütün hücreleriyle dinler gibi vazoya doğru eğildi. Söyleyecek şeylerin bir harfini veya çini vazonun sesinin bir tınısın bile kaçırmak istemiyordu. Çini vazo güzelliğinin ve paha bicilmezliğinin farkındalığıyla devam etti:

- Derviş efendi bende her balçık gibi bir göletin kıyısında gözlerimi açtım. Yaban ördekleri, nergisler günümü süslediği gibi gecede dolunayla ve yıldızlarla hasbihal eder hayatın bundan ibaret olduğunu düşünür ve mutlu yaşardım. Ta ki elinde çanak çömlek ve tavasıyla o gelene kadar… O dediğim ustam yani.

Bir gün etrafta ki benim gibi kendi halinde ki tüm canlıları ürküterek çıka geldi. O gün bir şeylerin olacağı içime doğmuş gibi sıkıntılıydım. Neyse uzatmayayım, önce şöyle bir etrafımda dolaştı sağıma soluma baktı, eliyle yokladı. Ve birden bir cimdik koparıp eline aldı. İnana öyle canım yandı, öyle canım yandı ki feryadımdan sazlıkta ki kurbağalar suyun en derinliklerine gizlendiler. Tabi bunu ustam duymadı bile, yada duymazlıktan geldi. Çünkü yüzündeki o muzip tebessüm beni duymasına rağmen ehemmiyet vermeyişini gösterir gibiydi.

Ta o an anlamıştım içimde ki sıkıntının sebebini, belli ki bu bana bir zarar verecek diye ürpererek bekledim. Etrafımda alıcı kuşlar gibi bir müddet daha dolaştıktan sonra kürekle beni yerimden sökmeye başladı. İnan öyle bağırıyor, öyle feryat ediyordum ki birazcık insaf sahibi olsa yüreği şerha, şerha yarılırdı. “ Ne olur yapma! “ diye yalvarıyor:”

Beni alışık olduğum bu yerden dostlarımın yanından ve yakınından ne olur koparma! Allah aşkına ben sana ne kötülük ettim ki bunu bana yapıyorsun.” Diye dökmediğim dil kalmıyordu. Ama nafile ustam beni yerimden, yârimden, yaranlarımdan koparmış, sırtlamış götürüyordu.

Yolda bir müddet gidince yerimden sökülürken yanan, sızlayan canım biraz tavsamıştı. Ama bu seferde nere ve ne için götürülüyor olmam beni meraklandırmış. Bu zalim insana duyduğum güvensizlik korkularımı ziyadesiyle artırmıştı. Kısacası derviş efendi ustam… Allah gani gani rahmet etsin, beni bir tezgahın üzerine koydu.

Şöyle bir etrafıma bakayım dedim, ne göreyim benim gibi biryerlerde sökülerek getirilmiş bir sürü balçık parçası kurumuş mahvolmuş bir şekilde lime, lime her yerde durmuyorlar mı…Tiril tiril titremeye başladım muhakkak benimde akıbetim böyle olacağına olan inancımla ağlamaya başlamıştım, tabiki bu benim su kaybımı artırdığı için şimdiden kurumaya başlamıştım bile.

Ustam önlüğünü giymiş olarak benim bulunduğum tezgahın önüne oturdu. Ne yapacağını korkulu gözlerle izliyordum. Birden o güçlü elleriyle beni kavradı inanın nerdeyse korku ve heyecandan öleyazacaktım.
Beni tuttuğu gibi yoğurmaya, tezgahın üzerinde yerden yere vurmaya başladı.Çok canım yanıyordu. O yoğurup, vurdukça:

- Ya Allah aşkına yapma! Ben sana ne yaptı? Yerimden vatanımdan söktün yetmedimi? Bütün dostlarımdan ve alışkanlıklarımdan uzaklaştırdın. Daha ne istiyorsun. Bu bana karşı olan öfke ve kinin
sebebi nedir?Yeter Ne olur artık canımı yakma.Dedikçe ustam yeni bir şevkle beni yoğuruyor bir yandanda:

- Sabırlı ol henüz seninle işim bitmedi.Diyordu. Anladım ki göletteki bağırmamıda duymuş ve bana acımamıştı. Yoksa bugün böyle dermiydi.

O gün saatlerce bana işkence yaptı: “ Artık her halde öleceğim “ Dediğim bir anda:” Bu günlük bukadar “ Deyip beni ıslak bir beze sarıp çıkıp gitti. Bu gün ölümden kurtulmuştum ama gelecek
günlerde beni neyin beklediğini bilmiyor, geçici ferahlıkla ve günün yorgunluğuyla uykuya kendimi teslim etmiştim.

Sabahın ilk ışıklarıyla atölyenin (ki ben öyle olduğunu zannediyordum) kapısı rahatsız edici bir gıcırtıyla açıldı. Ustam her zaman ki gibi gülümsemesiyle selam verdi. Ben: “ Hem işkence yap,
 canımı yak sonrada Allah’ın selamını ver. Sen önce merhamet nedir onu öğren.” Dedim kendimce. Ustam beni sardığı ıslak bezlerden bir yarayı sargı bezlerinden açarcasına özenle açıp, yuvarlak hareketli bir tezgahın üstüne özenle yerleştirdi.

Ne yapacağını bilmediğimde her hareketini korkuyla takip ediyordum. Birden üzerinde bulunduğum dairemsi zemin hızla dönmeye başladı. Aman Allah’ım nerdeyse içim dışıma çıkacaktı. Üstüne üstlük
ustam elleriylede habire eskisinden daha acı verici bir şekilde yoğuruyor. Bense her uzayıp kısalmada feryat figan:

- Ustam ne olur bırak yakamı! Evvelki işkence yetmedimi ki birde çevirerek azabımı katmerleştirdin. Beni öldürmek mi istiyorsun? Her deyişimde ustam aynı rahatlıkla:

- Henüz değil… Diyerek bu ve kim bilir daha ne türlü işkencelerin yapılacağını htiriyordu.

Artık bu sefer her halde beni öldürecek baksana içimi dışımı bile o kaba hoyrat elleriyle hasılladı, bütün iç organlarım bile sanki yeniden dizayn ediliyor gibiydi. Bir müddet tezgahın üzerinde
günlerce kaldım gibi geldi bana. Her halde artık beni unuttu diye düşünmeye bile başlamıştım.

Gerçi garip birşeyde olmamış değildi. Ustam tarafından böyle bir köşede unutulmuş gibi olmak sanki zoruma gitmeye başlamıştı: “ Bana ne oluyor böyle, işkenceden kurtulduğuma sevineceğime o
günleri özlüyormuyum ne. Yoksa psikolojim bozulduda mazoşistler gibi işkenceden zevkmi almaya başladım?” gibi şeyler düşünmeye başlamıştım ki…

Ustamın ellerinde bir yerlere doğru giderken kendimi buldum. Şöyle bir etrafıma bakınca bende şafak attı. Ya bu adam beni fırına doğru götürüyordu:

- Sakın ha usta! Bak sakın bunu aklından bile geçirme. Eyvallah bu güne kadar ne yaptıysan yaptı. Fırına atarak öldürmek nereden çıktı. Usta kurbanın olayım yapma vallahi ne dersen yapayım
 ama sakın bana bunu yapma! Ben yalvardıkça ustam tınmadı bile.

Ve derviş Ahmet Efendi, ustam merhamet etmeden beni fırına attı. Ben ateşin zoruyla bağırdıkça ustam hiç ilgilenmedi bile. Sadece belli aralıklarda gelip, ocağın küçücük penceresinden bakıp,
 bakıp gidiyordu. Ben: “ Her halde, benim yanışım, kavruluşumu seyrederek zevk alıyor…” diye düşünüyordum. Bütün nefesimi toplayıp tam o pencereden bakarken:

- Ustam kulun kölen olayım yeter artık vallahi ölüyorum. Diye bağırdım. Usta:

- Henüz değil! Deyip uzaklaştı. Bilmem ama tam ruhumu teslim edeceğim sırada fırını açılan kapağından yüzüme hayat bahşeden soğuk havayla sanki yeniden dirildim. Aradan ne kadar zaman geçti
 bilmiyorum ama bir gün ustam elinde bir sürü boya ve fırçalarla yanıma geldi. Her zaman kinden daha neşeliydi ve bana her zamandakinden daha sevecen davranıyor gibiydi.

Gerçi pek inanmıyordum ya, neyse… Onlarca canlı, pırıl pırı boyları bir, bir tezgaha dizdi ve başladı onlarla üzerimde gezinmeye. Bir görsen Ahmet Efendi gülmekten ölüyordum. İçimden: “ Ya
 vallahi de billahi deli bu adam deli şimdide herhalde beni gıdıklayıp güldürerek öldürecek” diye düşünüyordu. Bir müddet neşeli kıkırdamalardan sonra bunun da en az diğerleri kadar dayanılmaz bir işkence olduğunu anlamıştım:

- Ustam elini ayağını öpeyim artık yeter ne olur, üzerimde denemediğin işkence ve eziyet kalmadı. Ne olur yeter artık. Dedik ce O.

- Henüz değiiil. Diyor başkada bir şey demiyordu. Boya işide ölmeme ramak kala bitmişti ki ustam, yine beni fırına doğru götürüyordu: “ Yok artı bu kadar olmaz. Hiç kimse bu kadar zalim olamaz.”
 Diye düşünüp feryadı bastım:

- Aman ustam yapma! Etme… Diyene kadar her zamankinden bin kat daha yüksek bir hararetle yana fırına beni çoktan kapatmıştı bile. Ne kadar kaldığımdan bu kez gerçekten haberim yok, çünkü bayılmışım.
 Her yanım alev, alev yanıyorcasına uyandım tekrar tezgahın üzerindeydim.

Saatler sonra ateşi tavsamış hastalar gibi kendimi ferah htiğim bir anda, ustam tekrar beni iki elinin arasına aldı. Ödüm kopuyordu. Ya yeni bir şey denerse üzerimde diye. Hayır! O, yavaşça
 beni yüzüne doğru kaldırdı:” Her halde onca işkence ettiya bu kez beni öperek özür dileyecek” Zannettim. Evvela dudaklarına değecek gibi yaklaştırdı ve sonra derin bir nefes alıp “Hay” diyerek bir nefes üfledi bana. İliklerime kadar sarsıldım. Zannettim ki
 ortadan ikiye çatlayacağım.

Çatlamamıştım. Ustam üzerimdeki son tozlarıda şefkatle silip bağrına basarak evinin yolunu tutmuştu.

İlk kez ustamın evini gördüm. Etrafta harika üstü harika denilecek biblolar, fincanlar, vazolar daha ne yoktu ki hepsini hayran hayran izlerken gözüm hepsinden çok daha güzel bir vazoya ilişmişti.
 Ona hayran hayran bakarken ustam yanıma yaklaştı:

- Nasıl güzelmi?

- Evet usta bu hepsinden güzel! Dedim. Ustam:

- Hafif bir canlansan! Dedi. Bende canlandım:” Aman Allah’ım” Diye çığlık attım. Evet! aynadaki o vazoda canlanmıştı. Anladım ki O hepsinden kıymetli ve güzel olan vazo bendim. Ustam:

- Anladım mı şimdi, senin işkence eziyet, çile saydığın şeylerle ne yaptığımı. Eğer seni o gölette bıraksaydım, bir balçığın ömrü ne kadarsa öyle yaşayıp sonra kuruyum, dağılıp gidecektin.
 Hiçbir kıymetin olmayacak, izin tozun bile kalmayacaktı.

Ama bu gün sen paha biçilmeyecek kadar değerlisin ve asırlar geçsede kıymetin her daim artarak gelecek nesillere hitap edecek ve hep el üstünde tutulacaksın.

İşte böyle derviş Ahmet Efendi olmak için ölmek lazımmış vesselam.”

Derviş Ahmet üzerinde çoktan kurumuş giysilerini değiştirmeden efendisine olan muhabbetinin tazyikiyle dergahın yolunu tutmuştu bile...

 

 

 

 

 

 

 


 

 

 
Etiketler: ÇİNİ, VAZO,
Yorumlar
Haber Yazılımı