Yazı Detayı
02 Eylül 2018 - Pazar 00:19 Bu yazı 822 kez okundu
 
Beş Şehir’de Erzurum-4 (Erzurum’a Varış)
Ömer Özden
omerozden25@hotmail.com
 
 

Erzurum’a Varış

Ahmet Hamdi Tanpınar, 1913 yılının güz başında, yol boyu gördüğü koyun sürülerini otlata otlata Erzurum yaylalarına doğru gelen çobanlar gibi, ailesiyle birlikte Erzurum’a girdiklerini ve tam bir şehirle karşılaştığını belirtmektedir. “O zamanın Erzurum’u, on yıl sonra 1923'te gördüğüm Erzurum'dan çok başkaydı. Her türlü kıyafette bir kalabalığın çarşı pazarını doldurduğu, saraç, kuyumcu, bakırcı, dükkânlarıyla senede o kadar malın girip çıktığı hanlarıyla, ambarlarıyla, eşraf ve âyânı, esnafı, otuz sekiz medresesi, elli dört camisiyle, İran transitin beslediği refahlı ve mâmur Erzurum’la on yıl sonra gördüğüm harap şehir arasında kolay kolay münasebet tasavvur edilemezdi. Sonradan öğrendiğime göre, muhtelif çarşılarında on binlerce zenaatçı çalışır, saraçlarının yaptığı eyerler bütün şark vilâyetlerine hattâ Tebriz'e kadar gidermiş. Ben babamla, annemle gittiğimiz siyah kehribarcıları şimdi bir masal gibi hatırlıyorum. Küçük ve yarı aydınlık dükkânlarda ince, dikkatli, işin terbiyesini almış, âdeta iş terbiyesiyle durulmuş birtakım adamlar, oturdukları yerden konuşuyorlar, pazarlıklar ediyorlar, ellerindeki kehribar işlerini havı dökülmüş çuha şalvarlarına sürterek cilalıyorlardı. Sonra keskin bir meşin kokusu, yumuşak derinin âdeta söndürüldüğü, kıvamını bozduğu tokmak sesleri ve bir yığın uğultu...” (s. 173)

Tanpınar’ın Erzurum’a geldiği 1913 yılı, Osmanlı’nın birçok cephede savaştığı ve yorgunluktan mecalsiz kaldığı yıllara denk düşmektedir. Üç kıtaya adalet dağıtan Osmanlı, insafsızca parçalanıp yok edilmeye çalışılmaktadır. Balkanlarda, Afrika’da, Kafkaslarda, Ortadoğu’da nice toprak kaybı yaşamıştır. Nitekim Erzurum da ilki 1829 ve ikincisi tarihte Doksanüç Harbi olarak bilinen 1878-1879 Osmanlı-Rus savaşında iki kez Rus işgaline uğramıştır. Fakat bunlara rağmen 1913 yılında Erzurum, halen önemli bir şehirdir. Sanayisi bulunan bu şehrin, eski ahilik terbiyesiyle yetişmiş esnafının kaliteye dikkat ederek yaptıkları ürünler, ihraç edilmektedir; ticaret hayatı oldukça canlıdır. Çarşıları, başka şehir ve memleketlerden gelen çeşitli kıyafetler giyinmiş insanlarla dolup taşmaktadır. Şimdilerde Oltu Taşı diye nitelenen ve münhasıran Rüstempaşa Çarşısı’nda işlenen siyah kehribar, geleneksel yöntemlerle işlenip farklı şekillerdeki otuzüçlük veya doksan dokuzluk tespihlere, küpe, yüzük, gerdanlık gibi ziynet eşyasına, ağızlığa, baston başına dönüştürülüp ününü her tarafa duyurmaktadır. Bu durumun geçmişte de olduğunu Tanpınar’dan öğreniyoruz.

Deri sanayii çok gelişmiş ve saraçların sayısı, ordunun ve çiftçinin bütün ihtiyaçlarını karşılayabilecek kadar çoktur. Şehirde eşraf-ayan-esnaf gibi birbirinden farklı sosyal tabakalar vardır; ama bunlar, birbirlerine üstünlük anlamını taşımamaktadır. Medreselerde eğitim devam etmekte ve Erzurum bir ilim merkezi olarak bilinmektedir.

Ahmet Hamdi Tanpınar’ın ilk geldiği 1913’e kadar şehrin 1828 mağlubiyetinin sonrasında yaşanan işgalde, şehirden göç edenler, savaşlardaki şehitler ve kayıplar dolayısıyla nüfus yüz otuz iki binden yüz bine düşmüş, ikincisi olan Doksanüç harbinde de nüfusta bir miktar azalma yaşanmış ama şehirde bir yıkım olmamıştır. Tanpınar’ın genç bir öğretmen olarak geldiği ikinci seferde gördüğü Erzurum ise tarihin ender olarak kaydettiği, zulüm ve ölümün kol gezdiği üçüncü bir işgal yaşamıştı.

Birinci Dünya Savaşı’nın cephelerinden biri olan Kafkas cephesinde hastalıklara, dondurucu soğuğa ve düşmana mağlup olan Osmanlı ordusu, Erzurum’a doğru çekilirken Ruslar da takip etmiş, dadaşlar, ordumuzun daha fazla zayiat vermeden Erzincan’a doğru gitmelerini sağlayabilmek için mevzilerde savaşmış ve ordumuzun sağ salim çekildiğinden emin olduktan sonra artık dayanacak güçleri de kalmadığı için 1916 yılının şubat ayında şehrin üçüncü kere işgaline boyun eğmek zorunda kalmışlardı.

Fakat bu defaki işgal ordusu yalnız Ruslardan ibaret değildi. Rus ordusunda çok sayıda Ermeni subay ve asker bulunuyordu. Bir de Doğu Anadolu’nun her yerine yayılmış Ermeni Hınçak ve Taşnak çeteleri düşünüldüğünde bu sayının ne kadar çok olduğu kendiliğinden ortaya çıkar. 1917 yılının Ekim ayında Rusya’da Bolşevik ihtilalinin yapılmasıyla Rus ordusu geri çağrılınca yerlerini Ermenilere bırakıp geri gitmişler, etraftaki çeteler de bunu fırsat bilip şehre girmiş ve Erzurum, tarihin en korkunç katliamlarından birine maruz kalmıştır. 1917 Ekim’inden Türk ordusunun toparlanıp şehri işgalden kurtardığı tarih olan 12 Mart 1918’e kadar, Ermeni çeteleri, şehirde on binlerce insanı hunharca katletmiş, emsali görülmemiş bir vahşet yapmıştır. Ahmet Hamdi Tanpınar, bu vahşetin üzerinden beş yıl geçtikten sonra gelmiştir. Ama bu beş yılda Türk milleti, vatanımızı elimizden almak isteyen düşmanlarımıza karşı, yine tarihin ender kaydettiği bir istiklal mücadelesini kazanarak yeni bir devlet kurmuş ve Tanpınar, Erzurum’a Türkiye Cumhuriyeti’nin genç bir öğretmeni olarak yeni nesillerin eğitimine katkı sağlamak üzere gelmiştir; o, artık Erzurum Lisesi’nin edebiyat öğretmenidir. Bu kez on yıl önce Trabzon’a giderken geçtiği yollardan, yani kuzeyden Erzurum’a giriyordu. Şimdi bu ikinci gelişinde Erzurum’da gördüğü manzarayı Tanpınar’ın kaleminden aktarmaya çalışalım.

“Bu sefer geldiğim Erzurum başka bir Erzurum’du. Ona Doğu Anadolu dağlarının eski bir şarap gibi zamanla takdis edilmiş, ruh besleyici uzletinden değil, dört Cihan Harbi yılının ve İstiklâl Savaşı’nın üstünden aşarak gelmiştim. Vakıa bu sefer de muhteşem bir tabiatın arasından geçmiştik; fakat ona, birinci seferde olduğu gibi, her şeyini yeni ve harikulade bulan bir ruhla değil sihrini bir yığın ıstırap tecrübesinin soldurduğu bir gözle bakıyordum. Ne Ziganalar’ın her dönemeçte bir kere daha şaşırtıcı olan güzelliği, ne Kop Dağı’nın ihtişamı beni peşinden sürüklemiyordu. Dekordan ziyade bu yerlerde birkaç yıl önce oynanmış kanlı oyunun tesiri altındaydım. Tiyatroda nasıl boş sahnede dekorun oyaladığı seyirci, söz başlar başlamaz bütün o teferruatı görmez olursa, ben de öylece insan ıstırabı karşısında tabiat güzelliğine kayıtsızdım, yabancıydım.

Gümüşhane’den sonra yavaş yavaş artan bu duygu, Erzurum’da âdeta ezici bir hâle geldi. İkinci defa gördüğüm bu şehir, artık şark vilâyetlerinin iktisadî merkezi, yaylanın gülü, bu havalide söylenen türkülerin yarısından çoğunun güzelliğini övdüğü eski Erzurum değildi. Harp, hicret, katliamlar, tifüs, çeşit çeşit felâket, üzerinden ağır bir silindir gibi geçmiş, her şeyi ezip devirmişti.

Hiçbir yerde memleketin Birinci Cihan Harbi’nde geçirdiği tecrübenin acılığı burada olduğu kadar vuzuhla görülemezdi. Bu, eski ressamların tasvir etmekten hoşlandıkları şekilde, ölümün zaferi idi. Dört yıl, bu dağlarda kurtlara insan etinden ziyafetler çekilmiş, ölüm her yana doludizgin saldırmış, seçmeden avlamıştı. Uğursuz tırpan durmadan, bir saat rakkası gibi işlemiş, rastgeldiği her şeyi biçmişti. Bununla beraber, nüfusu altmış binden sekiz bine inen Erzurum, Millî Mücadele’ye önayak olmuş, Ermenistan zaferini idrak etmiş, yavaş yavaş sağ kalan hemşehrilerini toplamaya başlamıştı.

Fakat dört kapılı şehrin kendisi yoktu. Denebilir ki asırlarca gururunu yapan ve topluluk hayatına istikamet veren serhat şehri ruhundan başka ortada pek az şey kalmıştı. Bu yıkılış, Erzurum’da ilk defa mı oluyordu? 1828 mağlûbiyeti, 1876 felâketi ve daha önce birçok isyanlar muhakkak ki buraları gene sarsmıştı. Birincisinde yüz otuz iki bin olan nüfus, yüz bine inmişti. İkincisinde şehir kökünden sarsılmıştı. Fakat bu seferki yıkılış çok başka bir şeydi. Bu sefer ölüm, geride kendinden başka hiçbir canlı şey koymamak ister gibi, şehre saldırmıştı. Gerçekten kendi malı olan uçsuz bucaksız bir mezarlığın bir ucundaki küçük bir şehir iskeleti, artık sadece bir harabeyi çevreleyen birkaç kapı adıyla birkaç bozuk yol bırakarak çekilip gitmişti.

Hemen herkesin yalnız kendisinin anlatabileceği bir hikâyesi vardı. Hemen herkes birkaç kişiye ağlıyor ve akıbetini hâlâ bilmediği bir sevdiğini bekliyordu. Bir ihtiyar adamdan bahsettiler ki yıllarca pencere önünden ayrılmamıştı. Kafkasya’ya giden torununun dönmesini istiyordu. İç mahallelerde her kapı çalınışı hâlâ heyecanla karşılanıyor. İşin garibi, aradan beş yıl geçtiği halde, hâlâ tek tük dönenler oluyordu. Sibirya buzlarını çözdükçe, Hint cengelleri yol verdikçe hâlâ yaşamakta oluşuna kendisi de şaşıran şaşkın bir biçare yurduna dönüyor, kurtulduğu cehennemin hikâyesi, insanüstü kudretini, katlanılan ıstırabın büyüklüğünden alan yeni bir Odise gibi şehre yayılıyordu. Küçük bir köy kahvesinde Kamçatka’nın soğuğunu, Seylân’ın sıcağını, Madagaskar’ın yılanlarını her gün başka başka ağızlardan dinlemek kabildi.

Bir dostum anlatmıştı: “Daha şehre girmeden, Aşkale’de yattığım hanın kahvesinde, esirlikten yeni dönen yanık yüzlü, tek kollu bir biçare bana, giderken bıraktığı oğlu, karısı ve anasından hiçbirini, hattâ evinin yerini bile bulamadığı için, girdiği günün akşamında şehri terkettiğini söyledi.

- Peki şimdi nereye gidiyorsun? diye sordum. Bir müddet düşündü. Yüzü alt üst olmuştu. Nihayet:

- Efendi, dedi; nereye gittiğimi ne sorarsın? Geldiğim yeri sana söyledim, yetmez mi? Doğru söylüyordu. Geldiği yeri öğrenmiştim”. Ölüm bu kadar yakından kokladığı insanların peşini kolay kolay bırakmıyordu. Er geç bir tarafta karşılarına çıkıyor, sofrasını açıyor, “Buyurun!” diyordu. Başka bir şey yapamadığı için sadece hatırlatıyordu.

Her mecliste, yol üstünde bırakılmış ihtiyarların, süt emen çocuğunun ayak altında ezilmiş parçalarını kundaklayarak ninni söyleye söyleye yola koyulan annelerin, sahibinin göğsünü başına dayayıp ölen cins atların hâtırası diriliyor; kaybolan çarşı, yıkılan şehir, bozulan ev, birdenbire suyu çekilmiş bir nehir gibi ortadan silinen bütün bir hayat dinmeyen yaralar gibi kanıyordu.

Erzurum hatırlıyordu; gömüldüğü toz ve çamur yığınının içinde canlı dününü, dört kapısından girip çıkan kervanları, çarşı pazarının uğultusunu, çalışan insanlarını temiz yüzleri ve sağlam ahlâklarıyla şehrin hayatına kutsilik katan âlimlerini, güzel sesli müezzinlerini, her yıl hayatına yeni bir moda temin eden düğünlerini, esnaf toplantılarını, bayramlarını idare eden ve halk hayatını bir sazı coşturur gibi coşturan bıçkın endamlı, yiğit örflü dadaşlarını, onların cirit oyunlarını, barlarını, bazen bir alayı birden günlerce misafir eden ve bir menzillik arazisine paytonla gidip gelen eski beylerini, kısacası, bütün hayatını hatırlıyordu.

Bununla beraber, yıkılanın, kaybolanın nasıl bir şey olduğunu, bütün yaraların henüz taptaze olduğu, kanadığı bu günlerde anlamak güçtü. Bütün cemiyet o kadar kat’î bir talihin etrafında dolaşmış, o kadar dönülmeyecek yerlere kadar gitmiş ve gelmişti ki, şehir, ölümün mukadder göründüğü kazadan nasılsa kurtulmuş bir insana benziyordu. Gerçekte kaybolan şey, bütün bir hayat tarzı, bütün bir dünya idi.

Ölümün zaferinin yanı başında, imkânsız bir kışın kasıp kavurduğu bir bahçede, buzların kilidi çözülür çözülmez başlayan o acayip baharlar gibi, yavaş yavaş hayatın türküsü yükseliyordu. Yıkılmış şehirde yeniden gençler evleniyor, çocuklar doğuyor, yarısı toprak olmuş evlerde baba ocakları tütüyor, akşamın alaca karanlığında kılıç artığı çocuklar türkü söylüyorlar, adlarıyla artık mevcut olmayan şeylere hudut çizen şehir kapılarının önündeki meydanlarda davul zurna çalınıyor, cirit, bar oynanıyordu.

Hulâsa fırtınanın dağıttığı kartal yuvası yeniden kuruluyor, sağ kalanlar güneşin adına neşide söylüyorlardı. Her yerde marazî denebilecek bir bahar şenliği vardı. Kıvamını henüz bulmamış olan bu canlılık insanı on yıl önce görmüş olduğum muhteşem yazdan daha başka türlü sarıyordu. Bu, her şeye rağmen hüküm süren hayatın zaferi idi. O, geniş akışında kendisiyle birlikte gelemeyenlerin etrafını zalim bir yalnızlıkla çevirerek yolunda yürüyordu.” (s. 173-177)

Aslında Tanpınar’a göre Birinci Dünya Harbi’nin getirdiği felaket olmasa bile Erzurum’un çarşısı sönecek, esnaf dağılacak, şehir yine küçülecekti; ama bu, böylesine hızlı olmayacaktı. Çünkü harbin getirdiği olumsuzlukların yanında, eski kervan yoluna alternatif yeni bir transit yol açılmış ve eskiden kervanların gelip konakladığı, iş hayatını canlandırdığı Erzurum, bu yeni yolla kamyonların konaklamadan geçtiği bir şehir olmuştu. Eski Erzurum’daki kervan yolu otuz iki sanatı ve bunların esnafını beslerdi ve Evliya Çelebi’nin ifadesine göre Erzurum, 17. asırda İstanbul ve İzmir’den sonra üçüncü büyük gümrük iken, dört kapısından dünyanın çeşitli ülkelerine ticaret malları gidip gelirken, motorlu araçların icadından sonra bu yeni transit yolu kullanmaya başlamaları, Erzurum’un iktisadi hayatını olumsuz etkilemişti.

Bununla birlikte Tanpınar’a göre Erzurum, iktisadi hayatını yeniden canlandırabilecek potansiyeli bağrında barındıran yer altı ve yer üstü zenginliklere de sahip bir şehirdir. Civardaki üç kömür madeni, modern kâğıtçılığa çok elverişli sazlığı, Tercan’daki petrolü ve Tortum Şelalesi’nden üretilecek elektrikle yeniden hayat bulabilecektir. (s. 178-179) Bunlar, Tanpınar’ın, Erzurum’un iktisadi hayatı için o yıllarda ürettiği çözümlerdi.

Ancak sazlık, bataklık yapısının sıtmaya yol açtığı gerekçesiyle ıslah edilmek yerine, 20. asrın ortalarında kurutulunca, Tanpınar’ın umduğu kâğıt üretimi hiçbir zaman hayat bulmadığı gibi, üç yüze yakın kuş türüyle bir kuş cenneti olan sazlığın yerinde şimdi yeller esmektedir. Fakat yine de leylekler, vefakârlık gösterip her yaz, bu eski sazlık alana gelmeyi ihmal etmiyorlar. Tanpınar’ın petrol dediği, çok eskiden neft yağı üretiminde kullanılan ve belki de halk arasında karasakız diye bilinen bir madde olabilir. Belki de petrol kuyusudur; ama verimsiz olduğu için, şimdilerde sözü edilmeyen ve belki de kapatılmış olan bir kuyudur. Kömür madenleri ise kalori düşüklüğü nedeniyle verimsiz kalmıştır.

 

 
Etiketler: Beş, Şehir’de, Erzurum-4, (Erzurum’a, Varış),
Yorumlar
Haber Yazılımı