Yazı Detayı
07 Mart 2019 - Perşembe 13:21 Bu yazı 2761 kez okundu
 
Beş Şehir’de Erzurum-4
Ömer Özden
omerozden25@hotmail.com
 
 

Ahmet Hamdi Tanpınar’ın Erzurum’a üçüncü gelişi, ikincisinden yaklaşık yirmi yıl sonra, İkinci Cihan Harbi’nin son yıllarında ve yataklı vagonla yaptığı seyahattir. Daha önceki seyahatlerinde zorlu yolculuklar yapan Tanpınar, bu rahat yolculuğun eski zamanlardaki seyahatlerin tadını vermediğinden yakınmakla başlar. Geçmiş zamanlardaki yolculuklarda yaşananlar, sözgelimi bir kervana katılıp, bir handa veya kervansarayda gecelemek, buralarda başka yolcularla tanışmalar, Tanpınar’a göre masalların ve hikâyelerin esin kaynağı olarak görülmektedir. Yataklı vagonla seyahat yapmaksa, halktan yani ilham kaynağından uzaklaşmak anlamını taşımaktadır. O, eğer trenle bir yolculuk yapılacaksa, en iyi yerin üçüncü mevki olduğu kanaatindedir. Çünkü trende ancak bu mevkide halkla iç içe olunabilir. Öbür türlüsü istasyondan ayrılıp bir başına kalmaktır ki bir iki manzara dışında hiçbir şey görmeden ve duymadan varılacak yere ulaşmaktır. Halbuki seyahat, biraz da heyecan ve maceradır.

Tanpınar, bir önceki gelişinde harabe halinde gördüğü Erzurum’un, bu sonki gelişinde oldukça toparlanmış olduğunu, geliştiğini, yaraların sarıldığını gözlemlemiştir. Yeni yapılan beton binalarla eski şehir arasında ciddi farklar oluşmaya başladığını müşahede eden Tanpınar, eskideki çekiciliğin yeni şehirde görülmediğinden yakınırken, bu yeni şehir yapısında iktisadi ilerlemeye yol açacak hamlelerin gelecek günlerde mutlaka gerçekleşeceğine inandığını belirtmektedir.

Şehir, gelecek günlerde gelişmenin hayalini kurarken, toprak, kendisini işleyen çiftçilerin yüzüne gülmüş ve köyler yeniden kurulmaya başlamıştır. Bunu çarşıda gezen köylülerin kıyafetlerinden anladığı gibi, hemen o gece gittiği Cinis’te aynelyakin olarak görmüştür. (Beş Şehir, s. 204-205)

Sözün burasında belirtmek gerekir ki Tanpınar, gezdiği ve bu kitabında anlattığı beş şehirden dördünde sadece şehir kültürünü anlattığı halde Erzurum’da Cinis’e gidip, Erzurum’un bu müstesna köyünü tanıtmıştır. Cinis, Erzurum’un en eski yerleşim yerlerinden biri olup özellikle 18. asırda buraya yerleşen beyleriyle ün kazanmıştır. Mensubu olmakla iftihar ettiğim Cinis Beyleri sülalesi, Cinis’te şehir kültürünü yerleştirerek burayı mamur hale getirmişlerdir. Fakat Türk Ordusu’nun Allahuekber dağlarında soğuk, hastalık ve Ruslara yenik düşmesinin arkasından Doğu’da Rusların başlattığı işgal hareketi üzerine Osmanlı Devleti, daha güvenli bölgelere gidilmesi için muhacirlik çağrısında bulununca, pek çok Erzurumlu gibi Cinisli aileler de muhacir olup, işgal sona erince tekrar geri dönmek üzere Anadolu’nun çeşitli şehirlerine göç etmişlerdir. Cinis Beyleri sülalesi de Kayseri’ye (Talas) göç etmişler ve birkaç yıl sonra tekrar köye dönmüşlerdir.  Ancak köyü maalesef bıraktıkları gibi bulamamışlardır. Köyden göç edemeyen aileler katledilmiş, konakların çoğu yakılıp yıkıldığı için barınacak yerleri bile kalmamış, yanlarında götürdükleri menkullerini de gittikleri yerde tükettikleri için yokluğun içine düşmüşlerdir. İşte Ahmet Hamdi Tanpınar, Cinislilerin muhacirlikten dönüşlerinden yaklaşık 25 yıl sonra gittiği Cinis’te, daha önce duyduklarını görememekten yakınmaktadır.

“Cinis’te vaktiyle lastik tekerlekli paytonla Aşkale’ye gidip gelen beyleri bulamadık. Emekle, zevkle yetiştirilmiş gül bahçeleri gibi onlar da kaybolmuştu. Şimdi onların çocukları, köylülerle aynı refah seviyesinde değilse bile, aynı çalışma şartları içinde yaşıyorlardı. Hepsi de toprağının başında duruyor, gündelik çalışmaya katılıyor, çuval kaldırıp yüklüyor, arabasına at koşuyor, değirmenin suyunu, patatesin ekilme vaktini düşünüyor, harman makinesinin yokluğundan, Ziraat Bankası’nın ticarî kredi şeklinden şikâyet ediyorlardı. Bana asıl ehemmiyetli gelen şey, kendisiyle uğraşana toprağın gülmesiydi. Eski Cinis beylerinin torunları, muhacirlikten sonra baba yurtlarına döndükleri zaman yemek için bir çuval bulgurla, Kars’tan tedarik ettikleri bir çift öküzle işe başlamışlardı. Fakat toprak onlara gülmüştü. On yıl sonra köy ekinleriyle hayvanlarıyla yeniden kurulmuştu.”( Beş Şehir, s. 205)

Tanpınar’ı Cinis’te misafir eden, sülalemizin mensuplarından Mutahhar Bey’dir. “Köyün ‘emvali metruke’sini topraksızlara dağıtan Mutahhar Bey’in bu başarıdaki payına işaret etmek isterim. Cinis'te onun misafiri idim. Dünyada bundan sevimli insan bulamazsınız. Çiftçiliği bir macera gibi yaşıyordu. Yorulmak nedir bilmiyordu.” (s. 205)

Muhacirlikten sonra yeniden kurulan Cinis, “on dört yıl kadar sonra bir eşkıya baskınına uğramış, gene tohumdan hayvana, halıdan elbiseye kadar ne varsa elden gitmişti. Şu halde benim gördüğüm, beş evinde radyo çalınan köyün hakiki geçmişi on yıllıktı. Gene aynı aileden Naci Beyin evinde bize şerbet ikram ettikleri gümüş takım bir yana bırakılırsa, geçmiş zamanın servetinden yaşlıların hâtırasında kalanlardan başka hiçbir miras yok gibiydi. Bununla beraber köy mesuttu, refahlıydı.” (s. 205)

Cinis’te pek çok mesire alanı vardır. Sık sık gidilen ve adına Germeşevi denilen yer de bunlardan biridir. Buraya bu adın verilişinin nedeni, burada yetişmekte olan ‘germeşo’ adı verilen bir bitkiden dolayıdır. Germeşo, kırmızı meyveleri olan bir tür ağaç olup bu ağacın meyveleri bazı ilaçların yapımında kullanıldığı gibi, dalları da ağızlık yapımında kullanılırmış. Ağaç oldukça yumuşak ve esnek olduğu için sigaranın nikotinini emer, bundan dolayı germeşo bitkisi ağızlık yapımında makbul imiş. Eski ehl-i keyfler, ağızlığın ağız kısmına bir de kehribar taktırırlarmış ki bu tarz olanları çok daha gösterişli olurmuş.

Germeşevi, köyden biraz uzakta olduğu için sabah erkenden öküz arabalarıyla çıkılarak gidilir ve burada çadırlar kurularak veya ağaç dallarından güneşlik yapılarak akşama kadar eğlenilir, kuzular kesilip pilavla birlikte yenilir, çaylar içilip akşama tekrar dönülürmüş. Ben bu kır eğlencelerini görmedim ama büyüklerimin keyifle anlatışlarını adeta yaşamış gibi hissederim. Nitekim Ahmet Hamdi Tanpınar Cinis’e gittiğinde Mutahhar Bey onu, Germeşevi’nde de ağırlamıştır. Tanpınar, burada gördüklerini, “Bir öğle yemeğini yediğimiz Germeşevi sırtlarında iki bin hayvan otluyordu. Küçük bir kaynak başında halkalanarak geviş getiren on beş kadar öküze baktım: ebediyetlerinde vakarlı, arızasız sessizlikleri içinde dalgın duran Olimposlulara benziyorlardı… Köy toplanınca yeniden geleneklerini, türkülerini bulmuştu. Aynı akşam, gece yarısına doğru, Gemeşevi’den lüks lambalarıyla inerken gözlerimin önünde o eski âlem canlandı. Anadolu, getirdiği tecrübelerle yıkılmamış, sadece ders almıştı. Dört gün süren bu misafirlik bana bir kütüphane kadar faydalı oldu.” ifadeleriyle anlatmaktadır. Cinis’in bir başka mesire alanı da Değirmenbaşı’dır. Ancak belli ki Tanpınar orayı görmemiştir.

Cinis, bahçelerinin çokluğu, arazisinin genişliği, otlaklarının bolluğu ve toprağının verimliliğiyle tanındığı için eski köy isimlerinin değiştirilmesi sırasında Ortabahçe adı verilerek bu yeşillik ve verimlilik anlatılmak istenmiştir.

Cinis’teki dört günlük misafirliği sırasında harman yerinde rastladığı 13-14 yaşlarındaki kız çocuğunun, düven üzerinde dimdik durmasını, Babil ve Asur kraliçesi Semiramis’e benzetmektedir. Ertesi gün aynı kızı karpuz tarlalarının arasında tekrar görmüş, aynı vakarla yürüdüğünü tespit etmiştir. (s. 206-207) Burada dikkatimizi çeken nokta, Cinis’te o yıllarda pek çok tarlada karpuz yetiştirildiğidir. Muhterem Babam Cevdet Özden Bey, (bu yazı yazıldığı sıralarda Babam oldukça rahatsızdı; şimdi ise rahmet-i Rahman’a kavuşmuş durumdadır. Allah rahmetini esirgemesin!) rahatsızlanmadan önce hatıralarında Cinis karpuzunun lezzetinden söz ederdi. Cinis’in karpuzu çok meşhurmuş. Babamın dediğine göre yetiştirilen bu karpuzlar, bal gibi olurmuş ve Erzurum şehir merkeziyle civar köylerde Cinis karpuzu en aranan ve sevilen meyveymiş. Ama şimdilerde artık karpuz yetiştirmekle uğraşan maalesef yok.

Tanpınar’ın Cinis’te tanıdığı bir başka köylü de Mutahhar Bey’in ortakçısı olan ihtiyar çiftçidir. Seksen yaşında olmasına rağmen hâlâ bir toprak tanrısı gibi sağlam duran bir adam olan bu çiftçi, Tanpınar’la son derece saygılı, ama aynı zamanda da vakarlı bir şekilde konuşmuştur. “Bizlere gösterdiği saygı içinde, toprağa yakın olduğu için kendisini Tanrı’ya daha yakın bulmanın şuurunu, gururunu duymamak kabil değildi. Bu bir insan değil, âdeta, yaşlı bir çınardı. Bir ara yerden bir avuç saman aldı, ellerinin arasında bir nezri yerine getirir gibi oğuşturup havaya üfledi. Bütün hareketlerine baktım; tabiatın yetiştirici kuvvetlerine bir ibadet gibiydi. Geleceğimiz gün onu oğluyla, torunlarıyla gene aynı yerde çalışırken gördük. Soyunun sopunun içinde mesut bir Kitab-ı Mukaddes ihtiyarı sandık. Bu iki Cinisli bana insanoğlunun sadece toprakla temas ederek yaptığı bir arınmanın muzaffer, ilâhî mahsulleri gibi geldi. Cinis’ten içimde, biri ölümünün eşiğinde bekleyen, öbürü hayatın kapısından henüz girmiş bu iki insanın bende uyandırdığı bir yığın düşünce ile ayrıldım.” (s. 207)

Tanpınar, Cinis’ten ayrılıp, trende arzu ettiği mevkide hepsi ayrı sebeplerle bu trene binmiş olan toplumun her sınıfından insanla bir arada ve bir yandan onlarla sohbet ederek, bir taraftan da uçsuz bucaksız Daphan Ovası’nı seyrederek Erzurum’a dönerken gördüğü bir olayı şöyle aktarmaktadır: “Ayakta zengin ovayı seyrediyorduk. İkide bir, Karasu’nun bir yanından bir pelikan kalkıyor, havada geniş bir kavisle etrafı şöyle bir kolaçan ettikten sonra ovanın içinde süzülüp gidiyordu.” (s. 208) Burada dikkatimizi çeken husus, 1940’lı yıllarda Karasu’nun aktığı Daphan Ovası ve çevresinde Pelikan kuşlarının bulunduğudur. Aslında o yıllarda ve öncesinde Erzurum’da sadece Pelikan değil birçok kuş türü bulunmaktadır. Çünkü bahsi geçen ovada Karasu boyunca ciddi sazlıklar bulunduğunu biliyoruz. Bu sazlıklarda cil diye isimlendirilen bataklık bitkisi, aynı zamanda yöre köylülerinin uzun yıllar geçim kaynağını da oluşturmuştur. Ancak sazlıkların daimi konuğu olan sivrisineklerin yaydığı sıtma hastalığıyla baş edebilmek için 1950 yılından itibaren sazlık, açılan drenaj kanalları yoluyla kurutulmaya başladıktan sonra kuşlar yavaş yavaş Erzurum’u terk etmeye başlamışlardır. Buna rağmen bu bölgede halen üç yüzün üzerinde kuş türü varlığını devam ettirmektedir.

Engin ovayı seyrederken bir taraftan da Cinis’te gördüklerini düşünen Tanpınar, şu tahlillerde bulunmaktadır: “Cinisli ihtiyarla küçük kızın bende uyandırdığı hayallerden kurtulamıyorum. Kendi kendime ‘İstinat noktasını bulmadıktan sonra, kuvvet, hattâ manivela neye yarar?’ diyorum. Bu nokta insanoğlunun iyiye, güzele olan kabiliyetlerinden başka ne olabilir? Bu kabiliyetleri hayatta üstün kılacak bir dünyayı aramalıyız. Türkiye bunu en iyi şekilde başarabilecek bir mevkide. Henüz yolun başındayız. Geniş ve hür bir vatanımız var. Milletimiz de çok kabiliyetli. Ona, içinde kendisini gerçekleştirecek büyük, planlı bir iş hayatını açmak lâzım. Cumhuriyet, yirmi yıldan beri birçok şeyler yaptı. Şartlar düşünülürse bundan daha büyük başarı olamaz. Yedi cephe artığı bir avuç okuryazarla işe başladı. Şimdi yurdun istediği yerinde bilgili adam, teknik adamı yığabiliyor. Şimdi hayatı daha vuzuhla fethedebilecek durumdayız. Realiteyi daha yakından, daha iyi görüyoruz. Bu görüşü planlamak lâzım.”

Bu düşünceler arasında Ilıca istasyonuna giren trenin önemli yolcusu Tanpınar, bu düşüncelere kendisini o kadar kaptırmıştır ki 17. asırda Revan Seferine giderken Aşkale’den sonra Cinis’te ve Ilıca’da konaklayıp Erzurum’a ulaşan Dördüncü Murad’ı ve Evliya Çelebi’nin anlattığı Zurnazen Mustafa Paşa’yı bile hatırlayamamıştır. (s. 208-209) Tanpınar’ın ancak Ilıca’da aklına gelen Dördüncü Murad’ın, bu sefere giderken otağ kurdurup dinlendiği yerlerden biri de Cinis’tir; bu yer Cinis’te ‘Padişah Tepesi’ olarak isimlendirilmektedir.

Cinis’te bir tepe daha var ki Tanpınar ondan maalesef söz etmemiş. Cinis’in çok eski tarihli bir köy olduğu, köyümüzdeki bu tepe höyükten anlaşılıyor. Bu höyük, eskiden çok yüksek ve üzeri çok geniş olmasına rağmen, sürekli toprak alınmasından dolayı eski heybetini kaybetmiştir. Bundan elli yıl kadar önce Cinis’e maksatlı olarak gelen turistlerin, köylülerin tepeden buldukları eski çağlara ait arkaik ürünleri ellerinden alarak gittikleri halen anlatılmaktadır. Cinis höyüğü üzerine birkaç bilimsel (arkeolojik) çalışma da yapılmıştır.

Bu höyükten başka Tanpınar’ın bahsetmediği bir başka mekân da Cinis’in tarihî mezarlığıdır. Bu mezarlıkta bulunan kitabeli mezar taşlarını beş kişiden oluşan bir ekiple okuduk ve Atatürk Üniversitesi tarafından yayınlandı. Bu yayına imkân veren Atatürk Üniversitesi Rektörü sayın Prof. Dr. Ömer Çomaklı’ya Cinisliler adına teşekkürü bir borç biliyorum. Kitabın adı “Erzurum’da Gizli Kalan Cinis Köyü Mezar Taşları” olup, üniversite yayın müdürlüğünden temin edilebilmektedir.

Yine Beş Şehir’de bahsedilmeyen bir üçüncü mekân da Cinis Beylerinden büyük dedem Ahmet Bey’in yaptırdığı, içerisinde dört mermer kurna ve soğukluk yerinin de bulunduğu ve ailemiz mensuplarının kullandığı kubbeli hamamdır. Bu hamam Tanpınar’ın geldiği yıllarda sağlam vaziyette olan hamam, benim çocukluk yıllarımda kubbenin kilit taşının sökülmesinden dolayı atıl duruma gelmişti ve rahmetli amcam Fikri Bey samanlığa dönüştürmüştü. Zaman içerisinde gün gün harabeye dönen hamam, 2004 yılında yaşanan depremde yerle yeksan olmuş durumdadır.

Bahsini ettiğim höyük, mezarlık ve hamamdan her üçü de tescilli olmasına rağmen günümüzde ilgisizliğe terk edilmişlerdir. Hamamın elimizde bir fotoğrafı olsa belki aslına uygun olarak ilgili kurum tarafından yeniden inşa edilebilirdi ama heyhat ki yok.

Beş Şehir’de Erzurum’un anlatıldığı bölümler arasında yedinciyi oluşturan Cinis’ten sonra sekizinci bölümde, şehrimizin önemi ve konumundan, daha önceki sayfalarda söz edilmeyen tarihi yapılardan bahsedilmektedir. Fazla uzun olmayan ve fevkalade edebî ifadelerin bulunduğu bu bölümü, okuyucuların müsamahasına sığınarak kitaptan, olduğu gibi aktarmak istiyorum.

“Erzurum Türk tarihine, Türk coğrafyasına 1945 metreden bakar. Şehrin macerası düşünülürse, bu yükseklik daima göz önünde tutulması gereken bir şey olur. Malazgirt Zaferi’nin açtığı gedikten yeni vatana giren cetlerimizin ilk fethettikleri büyük merkezî şehirlerden biridir.

Tarihimizin ikinci dönüm yerinde, Millî Mücadele’nin ilk temeli gene Erzurum’da atılır. Her şeye rağmen hür, müstakil yaşamak iradesi ilkin bu kartal yuvasında kanatlanır. Atatürk, Erzurum’dan işe başlar. Tıpkı ilk fatihler gibi oradan Anadolu’nun içine doğru yürür; oradan başlayarak yurdumuzu, milletimizin tarihi hakları adına yeni baştan fethederiz.

Bu iki hâdise arasında iki imparatorluk tarihi, bu tarihin acı tatlı bir yığın tecrübesi içinde meydana gelmiş bir cemiyet ruhu, bir millet terbiyesi, bir hayat görüşü, bir zevk, sanat anlayışı kısacası, dünkü, bugünkü çehrelerimizle biz varız. Onun içindir ki Erzurum Kalesi’ni gezerken gözümün önünde olan şeylerden çok başkalarını görür gibiydim. Sanki vatana çatısından bakıyordum.

Bu çok güzel bir gündü. İlk önce camileri, başı boş dolaşmıştık. Yolda karşılaştığımız tanıdıklarla durup konuşuyor, her açık dükkâna bir kere uğruyorduk. Kendimi yirmi yıl önce. Erzurum’da, lisede edebiyat muallimi olduğum zamana dönmüş sandım.

Nihayet Kale’ye çıktık. Tepesi uçtuğu için Tepsi Minare denen eski Selçuk Kulesi’nden, 1916 Şubat’ında ordusunun ricalini temin için çocuğu, kadını sipere koşan destanî şehri seyre başladık. Önümüzde henüz sararmaya yüz tutmuş ekinleriyle emsalsiz bir panorama dalgalanıyordu. Doğu, cenup-doğu tarafında çıplak dağlar biter bitmez, küçük köyleriyle, ağaçlık su başlarıyla, enginliğiyle ova başlıyordu. Daha uzakta, Anadolu’nun şiir, gurbet kaynağı olan halkımızın duyuşundaki o keskin hüznün belki de sırrını veren dağlar vardı. Günün büyük bir kısmını orada geçirdik. Sonra şehrin ovaya karıştığı yerde, Belediye Bahçesi’nin biraz ötesindeki yeni bir ilk okul binasına girdik. Erzurum taşı dururken çimentonun kullanılmasını bir türlü aklım almaz. Betonun getirdiği bir yığın kolaylık meydanda. Fakat bu kolaylıklar bazen de mimarînin aleyhinde oluyor. Hele mahallî rengi bozuyor. Erzurum taşı, Ankara taşı gibi çok kullanışlı. Her girdiği yere âbide asilliği veren bir mimarî malzemesidir.

İlkokul şirin, konforlu. Yirmi yıl önce gördüğüm yapıların hiçbirine benzemiyor. Bütün ovayı ayağımızın altına seren taraçasında, emsalsiz bir gurup karşısında çaylarımızı içtik. Güneş, bulutsuz, dümdüz bir gökte, olduğumuz yerden daha yassılaşmış, ovaya karışmış görünen Kop Dağı ile Balkaya’nın arasına inmeye hazırlanıyordu. Ne gökyüzü kızarmış, ne güneşin rengi değişmişti; hafif bir sarılıktan başka hiçbir batı alâmeti yoktu. Bütün değişiklik ovada idi.

İlkin dağların etekleri gümüş bir zırha benzeyen bir çizgiyle ovadan ayrıldı. Sonra düştüğü yerde sanki külçelenen bir aydınlık, bendi yıkılmış bir su gibi, bütün ovayı kapladı, toprağın, ekinin rengini sildi. Gözümüzün önünde sadece ışıktan bir göl meydana gelmişti. Bütün ova billur döşenmiş gibi parlıyordu. Dağlar bu cilâlı satıh üzerinde yüzer gibiydiler. Güneş, batacağı yere iyice yaklaşınca, ovanın şurasından burasından kalkan tozlar, bu gölün üstünde altın yelkenler gibi sallanmaya başladılar. Bu bir akşam saati değil, tek bir rengin türlü perdeleri üzerinde toplanan bir masal musikisiydi. Zaten güneş o kadar sakin, o kadar hareketsiz bir halde alçalıyordu ki dikkatimiz ister istemez gözlerimizden ziyade kulaklarımızda toplanmıştı. Hepimizde çok derin, çok esrarlı bir şeyi, eşyanın kendi diliyle yaptığı büyük bir duayı dinler gibi bir hâl vardı. Sonra bu billur aynanın üstünde, kendi parıltısından daha koyu ışık nehirleri taşmaya başladı. Nihayet güneş iki dağın arasında kaybolacağı zaman, son bir ışık, olduğumuz yere kadar uzandı. Toprak derin derin ürperdi. Ova yavaş yavaş saf gümüşten erimiş altın rengine, ondan da akşam saatlerinin esmerliğine geçti.

O gece Erzurum’dan ayrılıyorduk. Biz trene binmek için yola çıktığımız saatte 3 Temmuz 1919’un şehri, 30 Ağustos zaferini kutluyordu.” (s. 209-211)

Cumhuriyet fikrinin doğduğu ve temellerinin atıldığı Erzurum, Ahmet Hamdi Tanpınar’ın diliyle böyle anlatılıyor. Türk edebiyatının bir klasik eseri olan ve yeni Türk edebiyatının kendi türündeki ilk eseri olan Beş Şehir, okundukça yeni bilinmezlerin keşfedildiği bir kitap olma özelliğini devam ettiriyor. Bu bakımdan Beş Şehir’in okunması gerektiğini ve anlatılan bu şehirlerin, Ahmet Hamdi Tanpınar’ın bu kitabının eşliğinde gezilmesini tavsiye edelim.

Ancak şunu belirtmeden geçemeyeceğim: Bizlerin yapması gereken bu işi, Arjantinli bir yazar olan Alberto Manguel yaptı ve geçtiğimiz yıl “Tanpınar’ın İzinde Beş Şehir” adıyla Türkçemize çevrilerek yayınlandı. Diğer şehirler hakkında yazdıkları hakkında bir fikir ileri süremiyorum, ama Erzurum hakkında yazdıklarının çok büyük bir bölümünün, Erzurum’la bir ilgisi bulunmadığını görmek, bizleri üzdü. Alberto’nun anlattıklarının ne eski Erzurum’la bir bağlantısı var, ne de yeni Erzurum’la. Tanpınar, Erzurum’a üç kez geldi ve sadece kendi gözlemlerini değil, şehir hakkında doğru bilgi sahibi olanlardan dinlediklerini de değerlendirip kitabına aldı. Manguel’in böyle bir yol takip edip etmediğini bilemiyoruz. Ancak bir yabancının, tanımadığı bir şehir hakkında yazdıklarını okuyunca, bu şehri yakından tanıyan biri olarak beni, kitabın gözlemlere dayalı olarak değil de sanki Erzurum’u çok iyi tanımayanların anlattıklarına kulak verilerek, doğru olup olmadığı irdelenmeden yazıldığı sonucuna götürmektedir. Bundan dolayı Tanpınar’ın izinde bu beş şehir gezilirken, Tanpınar’ın anlattıklarının da dikkate alınması gerektiğini ve mukayese edilerek o zamanın şehirleriyle, şimdinin şehirleri arasındaki benzerlik ve farkların ortaya konulması kanaatinde olduğumu belirtmek istiyorum.

Bu yalan yanlış yazılmış kitaptan sonra beni sevindiren bir olay gerçekleşti. Bein İz televizyon kanalı tarafından Beş Şehir kitabı esas alınarak bir belgesel hazırlanmakta ve çekimler bittikten sonra da bahsi geçen kanalda yayınlanmakta. Yönetmen Pınar Hanım tarafından arandım ve Erzurum ile Cinis’teki çekimlere davet edildim. Tanpınar’ın gittiği yerlere giderek, birincil şahısları da bulmak suretiyle anlatımlar yapıp şehrimizi ve köyümüz Cinis’i en güzel şekilde tanıtmaya çalıştık. Tanpınar’ın Cinis’te kaldığı, şu an deprem dolayısıyla yıkılan ama aynı yere yapılan evin bahçe duvarından tanıdığı Cinisli ihtiyarla konuştuğu yerde, Mutahhar Bey’in torunu Muhittin Tahsin Saruhan konuşarak orada yaşananları, dedesinden ve annesinden işittiği şekilde anlattı. Demem o ki şehrimizi tanıtırken, olabildiğince en yetkili ve bu konuyu en iyi bilenlere müracaat etmek gerekir.

Beş Şehir’de Erzurum’u anlatırken yaptığım, sadece Tanpınar’ın gözlemlerini aktarmaktan ibaret olduğu için daha kapsamlı bir çalışmayı gerektiren mukayeseli bakışı gerektirmemektedir. Fakat böyle bir çalışmanın gerekli olduğunu ve bunu da öncelikle bir Türk araştırmacının yapması gerektiğini, hatırlatarak yazı dizimizi sonlandıralım.

Böyle bir kitap yazdığı için de Tanpınar’ı rahmetle analım.
 

 

 
Etiketler: Beş, Şehir’de, Erzurum-4,
Yorumlar
Haber Yazılımı