Yazı Detayı
30 Ocak 2019 - Çarşamba 23:55 Bu yazı 1342 kez okundu
 
BEŞ ŞEHİR’DE ERZURUM-3
Ömer Özden
omerozden25@hotmail.com
 
 

BEŞ ŞEHİR’DE ERZURUM-3

 

Ahmet Hamdi Tanpınar’ın Erzurum’a ikinci kez gelişi 1924 yılındadır ve o, genç bir öğretmendir. Tanpınar, Erzurum’a bu ikinci gelişinde, yağışlı bir havada, Belediye Reisi Zakir Bey’in General Harbord’a gösterdiği mezarlıklar arasından geçerek girdiğini belirtir. Erzurum’a özgü kırmızımsı yumuşak taşlardan yapılan mezarlar, şehrin adeta tapu belgeleri olmasına rağmen yaklaşık altmış yıl kadar önce, şehirde yeni iskân alanları açma uğruna kurban edilerek tamamen yok edilmişlerdir.

Tanpınar, Sultan İkinci Abdülhamit’in memleket sathında açtırdığı idadilerden biri olan ve o sıralar şimdiki Şair Nef’i Ortaokulu’nun yerinde bulunan Erzurum Lisesi’ne edebiyat öğretmeni olarak atanmıştır. (Atatürk Üniversitesi de 1957 yılında kurulduğunda eğitim-öğretime Şair Nef’i Ortaokulu’nda başlamıştır.) Okulun müdürü ve şehrin canlı hafızası olan Cevat Dursunoğlu’nun anlatımları ve rehberliğiyle bir hafta içinde Erzurum’u tanımıştır.

1924 yılının yaz aylarının sonunda lisenin öğretmenler odasında otururlarken bir ikindi vakti korkunç bir sarsıntı ve gürültüyle dışarı fırlayan öğretmenler, şehrin toz içinde olduğunu görmüşler, aynı gürültü ile ikinci ve üçüncü sarsıntıları da yaşamışlardır. Sokakları dolduran Erzurumlular, endişeli ifadelerle oraya buraya koşuşturmaktadırlar. Şehirde ölen olmamıştır ama akşam saatlerinde kazalardan ve köylerden ölüm haberleri gelmeye başlamış, bir ay kadar devam eden depremler, şehri adeta bir göç karargâhına çevirmiştir. Sokaklar, evlerine girmekten korkan şehir halkı ve köylerden gelenlerin kurdukları çadırlarla dolmuştur.

Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu ve Cumhurbaşkanı olan Mustafa Kemal Paşa, Erzurum ve çevresinde meydana gelen ve birçok can ve mal kaybına yol açan bu felaket sırasında hiç vakit kaybetmeden derhal bölgeye gelmiş ve yıkılan şehirleri gezerek yerinde tespitler yapmıştır. Erzurum’a geldiğinde yıkıntıları gezen Atatürk’e, çadırda kalması için çok ısrar edilmesine rağmen o, birkaç yerinden çatlamış olan Hükümet Konağı’nda kalmayı tercih etmiş ve bunu gören şehir halkı da çadırlarından çıkıp evlerine girmişlerdir.

Tanpınar’ın, Atatürk’le ilk karşılaşması Erzurum’da, ilk ve tek konuşması da Erzurum Lisesi’nde olmuştur. Daha sonra Konya, Ankara ve İstanbul’da görüp elini öpmüşse de bir daha konuşma fırsatı bulamamıştır.

Bütün şehir halkıyla birlikte Kars Kapı’da karşılanan Mustafa Kemal Atatürk, ertesi günü Erzurum Lisesi’ne gelmiş ve öğretmenlerin arasına girmiş, yarım saatliğine geldiği lisede, üç buçuk saat öğretmenlerin arasında kalıp karşılıklı sohbet etmiştir. Tanpınar’ın gözlemlerine göre “Atatürk, her şart içinde kendisini empoze edenlerdendi. Bakışında, jestlerinde, ellerinin hareketinde, kımıldanışlarında ve yüzünün çizgilerinde bütün bir dinamizm vardı. Kendisine söylenenleri son derecede rahat bir dinleyiş tarzı vardı. Bununla beraber araya garip bir mesafe koymasını da biliyordu. Bu mesafe, yalnız yaptığı işlerden veya mevkiinden gelmiyordu, Mustafa Kemal'liğinden geliyordu.” (Beş Şehir, s. 190)

Öğretmenlerle tek tek tanışan Atatürk, Ahmet Hamdi Tanpınar’a da bazı sorular yöneltmiştir. Tanpınar, Erzurum Lisesi'nin beyaz badanalı, tek kanepesi kırık muallimler odasında kendisine sorduğu suallere cevap verirken zihninin, Anafartalardan Dumlupınar’a, zaferden Cumhuriyet’in ilanına kadar onunla çok dolu olduğunu belirtmektedir. Atatürk, Tanpınar’a önce adını, memleketini, hocalarının kimler olduğunu sorduktan sonra birden bire medreselerin kapatılışının halk üzerinde nasıl bir etkisi olduğunu sormuş ve Tanpınar da ses namına ne varsa hepsini toplayarak, ‘Medrese survivance hâlinde (eskimiş, etkinliği kalmamış) bir müessese idi. Hayatta hiçbir müspet fonksiyonu yoktu. Kapatılmasının herhangi bir aksülamel doğuracağını zannetmiyorum’ dedim. Atatürk bir kaşını kaldırarak ‘Evet, survivance hâlinde idi, survivance hâlinde idi.’ diye kendi kendine düşünür gibi tekrar etti ve hemen arkasından ‘Ama bu gibi şeyler belli olmaz... O kadar emin olmayın!’ ” (Beş Şehir, 191) diyerek devam etmek istemişse de o sırada yanına yaklaşan Rauf Bey, protokolü hatırlatınca vedalaşıp ayrılmıştır.

Yaşanan bu deprem, Ahmet Hamdi Tanpınar’ın hafızasında da yer etmiş ve Abdullah Efendi’nin Rüyaları isimli hikâyesinde anlattığı Erzurumlu Tahsin’i, bu felaketli günlerden esinlenerek yazdığını belirtmiştir. Depremin iki veya üçüncü gecesi tanıştığı Tahsin Efendi’nin, üzerinde bıraktığı tesir, Tanpınar’ın bu hikâyeyi yazmasına sebep olmuştur. Hikâyede anlatılanların tamamının yaşanmış olduğundan söz eden Tanpınar, bu hikâyeye almadığı bir olayı, Beş Şehir’de anlatmaktadır. Tanpınar’ın, çocukluğundan beri bildiği Geyik destanının tamamını Erzurum’da bulma ümidi, Hasankale’den gelip bir halk kahvehanesinde şiir ve destanlar okuyan bir saz şairinin bilme ihtimalinden söz edilmesiyle yeniden canlanmış ve bir arkadaşıyla o kahveye gitmiştir. Ancak bu saz şairi Erzincan’a gittiği için onun yerine Battalgazi destanı okuyan başka birini dinlemeye koyulmuşlar. Destanı okuyan, Türkçeyi mevlit gibi tecvitle telaffuz etmekte, etrafındakiler de bu destanı pür dikkat dinlemektedirler. İşte tam o sırada içeriye giren Tahsin Efendi, tipi ve rüzgârla beraber belinden aşağısı ve göğsü çuvalla örtülü yarı çıplak bir vaziyette içeriye girmiş, kim bilir hangi başka kahveden topladığı avucundaki parayı, Battal Gazi’yi kekeleye kekeleye okuyan hocanın önüne koyarak çıkmıştır. (Beş Şehir, 193) Tanpınar’ın yazmış olduğu hikâye kitabına almadığı bu olay, kendisi muhtaç olduğu halde başkasının derdini kendi derdinden daha önde gören Erzurumlunun gönül zenginliğini anlatan güzel bir hatıra olarak Beş Şehir’de yerini almıştır.

Tanpınar, Beş Şehir’in beşinci bölümünü, Erzurum’da bulunan tarihi eserlerden birkaçını anlatmaya ayırmıştır. Bunlardan ilki Çifte Minareli medresedir. Osmanlıda medreselerin çok önceden eski misyonunu yitirdiğini belirten Tanpınar’ın, 17. asır başlarında medreselerden felsefi ve pozitif bilimlerin atıldığına vakıf olup olmadığı konusunda bilgi sahibi değilim; ama bu konuda muzdarip olanlardan biri olan Kâtip Çelebi’nin Mîzânü’l-Hak isimli kitabında bu duruma ne kadar üzüldüğünü belirtmeden geçemeyeceğim. Kâtip Çelebi, Kadızadeliler diye bilinen bir ailenin felsefe düşmanlığı ile medreselerden felsefe ve fen bilimlerinin atılmasına ilişkin fetva çıkarttırıp bunların okunmasını yasak edişinden sonra Osmanlı bilim ve tekniğinin ne kadar geri gittiğini ifade etmektedir. Ne yazık ki toprak kayıpları da buradan itibaren başlamıştır. Çünkü bilim olmayınca, teknoloji de gelişmez. İşte Tanpınar’ın Çifte Minareli medreseyle ilgili anlattıkları da bu çerçeveye dâhildir. Evliya Çelebi’nin Erzurum’la ilgili yazdıklarına göre Çifte Minareli medrese, IV. Murat zamanında top imalatı yapılan ve tamir edilen bir atölye olarak kullanılmıştır. Bundan dolayı medresenin bulunduğu semt de eskiden Tophane olarak bilinirdi. Şimdi burada bulunan bir işhanın adı da halen Tophane İşhanı’dır. Şimdi Tanpınar’ın bu konuda söylediklerine dönelim.

“Şehrin belli başlı mimarlık eserleri, etraflarında uğuldayan hayatla çoktan bağını kesmiş eserlerdi. Daha IV. Murad zamanında Erzurum’da top imalâthanesi gibi bir işte kullanılan Çifte Minare, sadece kendi kendisi olmakla kalıyordu. Şüphesiz Çifte Minare, Sivas’ta ve daha aşağıdaki kardeşleriyle birlikte bir şaheserdir. Üslûp, taş yontuculuğu, âbidevî duruş bakımından kendi nev’inin en güzel eserlerindendir. Onu Erzurum’un bir ucunda, şehrin bütün yarısına hükmeden ihtişamlı kapısıyla, minareleriyle, günün herhangi bir saatinde bir kere görüp de hayran olmamak kabil değildir.”(Beş Şehir, 194) ,

Hatuniye medresesi olarak da bilinen Çifte Minareli medrese, Tanpınar’ın da dediği gibi bir şaheserdir. Taç kapısında yer alan hayat ağacı ve çift başlı kartal motifleri, Türk taş işçiliğinin emsalsiz örneklerindendir. Avluda bulunan her bir sütun, ayrı ayrı motiflerle süslenmiştir. Kanaatimce Erzurum’da bulunan tarihi eserler, başta Çifte Minareli medrese olmak üzere üst düzeyde koruma altına alınması gereken anıt eserlerdir.

Diğer bir medrese, Yakutiye’dir ki bunun taş işçiliği de oldukça önemlidir. Taç kapının iki yanında bulunan motifler birbirini andırsa da farklılık göstermektedir. İki tarafta yer alan hayat ağaçları farklı şekillerde işlenmiştir. Ağacın birinin altında karşılıklı duran iki pars motifi varken, diğerinin altında ejderha başını hatırlatan iki figür bulunmaktadır. Her iki yanda da ağacın üstünde çift başlı kartal bulunmaktadır. Taç kapı, geometrik ve nebati figürlü arabesklerle bezelidir. Türünün en güzel örneklerinden olan Yakutiye hakkında Tanpınar, şunları söylemektedir. “Yakutiye’nin aydınlıkta topraktan henüz çıkarılmış bir eski zaman süsü gibi pırıl pırıl minaresinin daima muhayyileyi avlayan bir çekiciliği vardır. Yakutiye’nin içi, plan bakımından Doğu Anadolu’nun en dikkate değer eseridir.” (Beş Şehir, 194)

Ulu Cami ise daha sade bir mimariye sahiptir. İçi fil ayağı denilen kalın ve geniş sütunlarla doludur. Erzurum’a özgü olan kırlangıç kubbesi ahşaptır.

Erzurum’da yapılan bu mimari eserler, Anadolu’yu yurt edinmek için gelen Selçuklu ve onların birer boyu olan Saltuklulara ve İlhanlılara aittir. “İlk istilâ ordularının üst üste akınlarla doğudan Anadolu'ya girdikleri devirde temelleri atılan, bu ordularla birlikte zaferden zafere koştukça yeni vatanı şehir şehir âdeta atalarımız ve çocuklarımızın adına teslim alan bu ilk Saltuk ve Selçuk eserlerinin medeniyetimizde çok ayrı bir yeri vardır. Her şeyin alt üst olduğu, örf, âdet, akîde, efsane, her şeyin birbirine girdiği bu zengin fakat karışık devirde, çok hususî şartları haiz bir medeniyetin bir istilâdan mukadder doğuşu bütün hayatı bir sıtma gibi sararken, Ahlat’tan başlayarak Erzurum’un, Sivas’ın, Kayseri’nin, Konya’nın camileri, medreseleri, kervansarayları, çok usta bir elin çektiği yay gibi, bu yeni kuruluşun ilk notasını, bütün bu yeniyi hazırlamak için dağılmış unsurları içine alacak olan senfoninin ana temini verirler. Onlar, kartal süzülüşlü orduların arkasından girdikleri şehirlerin ortasında, renkli minareleriyle, endamlı kapılarıyla, dilimiz ve kılıcımız gibi ilk atalar yurdundan getirdiğimiz şekilleri, hususilikleriyle yükseldikçe, etraflarındaki bütün hayat birdenbire değişir, derinden kavrayan bir arslan pençesi gibi toprak kendisine yeni bir ruh, yeni bir nizam verildiğini duyar.” (Beş Şehir, 195)

Orta Asya’dan gelen ve yeni bir vatana yerleşen Türk milleti, bu yeni coğrafyada yeni bir devlet olarak Osmanlı Devleti’ni kurmuş, musikisini, mimarisini, şiir ve edebiyatını geliştirmiş ve dünya çapında sanatkârlar yetiştirmiştir. Erzurum’da Osmanlı dönemine ait eserler genelde camilerdir ve bunun ilk örneği de Lala Paşa camiidir. Şehrin hâkim bir yerine yapılmadığı için adeta toprağa gömülü hissi veren Lala Paşa’yı görebilmek için yanına kadar gitmek gerekir.

Erzurum’da Selçuk ve Saltuklardan gelen bir yazı geleneği vardır. Kendini kümbetlerde gösteren bu hat sanatı, sonraları daha da gelişmiş ve Derviş Ali, Yusuf Fehmi, Tahtacızade ve damadı Asım Efendi, Topçuoğlu Ahmet Efendi, Namık Efendizade ve Asım Bey gibi hattatlar, Kadızade Mehmet Şerif ve çırağı Kâmil Efendi gibi müzehhip (tezhip sanatçısı) ve mücellitler (ciltçi) de yetişmiştir. Tanpınar, Erzurum’da bu kitabın sınırlı sayfaları arasına sığmayacak kadar çok sanatçı bulunduğunu ve bunların hepsinden söz edemeyeceğini de belirtmektedir.

Beş Şehir’de Erzurum’un anlatıldığı bölümlerin altıncısında, başka bir sanat olan musikiye değinilmektedir. Erzurum türküleri, toprağı, iklimi, hayatı, insanı, onun acılarını anlatan ıstırap yüklü bir yapıya, bir geleneğe sahiptirler. Klasik Türk müziğinin makamlarında olduğu gibi bestekârlara göre değişkenlik göstermezler. Asırlar boyunca hep aynı kalan ve “çeşnisi ancak coğrafyaya tâbi olan bir üsluba sahiptir.” (Beş Şehir, 197-198)

Erzurum türkülerinin hepsi Erzurum’a aittir denilemez. Bazıları Erzurum’da doğmuş, bir kısmı Azerbaycan ve Kafkasya’dan gelmiştir. Bazı hoyrat ve mayalar, Bingöl çobanlarının dağlarda koyun otlatırken çaldıkları kavaldan izler taşırlar. Kimi türküler İstanbul’dan çıkıp kervan yolundaki şehirlerden bir şeyler alarak Erzurum’a kadar gelmiş ve Erzurum’un olmuştur. Hepsi birden büyülü bir ayna gibi Erzurum’u, gurbeti vermektedir. Bu türkülerin başında Yayla Türküsü gelir.

Yaz gelende, çıkam yayla başına

Kurban olam toprağına, taşına

Zalim felek ağu kattı aşıma,

Ağam nerden aşar yolu yaylanın?

 

Bu türküde buram buram sıla hasreti kokmaktadır; ses, bir kartal gibi süzülüp yükseldikçe ruhları da birlikte sürüklemektedir.

Bir başka türkü olan Yemen türküsü ise Yemen cephesine gidip de dönmeyen kocasının ardından ağıt yakan taze gelinin gurbet acısını, aşkını ve eşine duyduğu hasretini anlatan çok içli bir türküdür.

Mızıka çalındı, düğün mü sandın?

Al beyaz bayrağı gelin mi sandın?

Yemen’e gideni gelir mi sandın?
 

Dön gel ağam, dön gel, dayanamiram,

Uyku gaflet basmış, uyanamiram,

Ağam öldüğüne inanamiram...
 

Ağamı yolladım Yemen eline,
Çifte tabancalar takmış beline

Ayrılmak olur mu taze geline?

(Döşeme)
 

Akşam olur, mumlar yanar karşımda.

Bu ayrılık cümle âlem başında.

Gündüz hayalimde, gece düşümde.

(Döşeme)
 

Koyun gelir, kuzusunun adı yok,

Sıralanmış küleklerin südü yok,

Ağamsız da bu yerlerin tadı yok.

(Döşeme)

 

Ahmet Hamdi Tanpınar’ın Erzurum’da en fazla etkilendiği türküler arasında Billur Piyale, Sarı Gelin ve Yıldız türküsü gelmektedir. ‘Nezaket vaktında serv-i bülendim’ mısraıyla başlayan Billur Piyale, insanı ‘mahalli klasik’ diye nitelenebilecek orta sınıf musikisine götürürken, ‘Erzurum çarşı pazar’ diye başlayan Sarı Gelin’in canlandırma kudreti en üst düzeydedir. Yarı dua, yarı türküye benzeyen Yıldız türküsü ise insanı metafizik sırların ta ortasına sürükler.

Marifetname’sinde Erzurum için ‘belde-i tayyibemiz Erzurum-i rif’atlüzum’ diye bahseden İbrahim Hakkı’nın şiirlerine de besteler yapılmıştır.

Su vâdi-i hayrette,

Her seng ile ceng eyler.

Deryasına vuslatta,

Aheng-i pelenk eyler.


Su havza kudüm eyler,

Şevkiyle hücum eyler.

Geh nağme-i Rûm eyler,

Geh raks-ı Frenk eyler.

 

Bu mısralar, Hacı Hafız Hamid tarafından Tatyan olarak bestelenmiştir. (Beş Şehir, 198-203)

Ahmet Hamdi Tanpınar, Erzurum’da biri mahalli klasik, diğeri de mahalli olmak üzere iki başlı bir musikinin var olduğunu ve bunun son temsilcisinin de genç yaşta ölen Faruk Kaleli olduğunu söyler. Bu bölümü de yine Tanpınar’ın eşsiz cümleleriyle tamamlayalım.

“Erzurum’da öteden beri devam eden bu iki başlı musiki geleneğinin son vârisi şimdi erken ölümüne o kadar yandığımız Faruk Kaleli idi. Bu süzme insan o kadar bu musikiyle hemhal yaşamıştı ki halim yüzü, Hüseynî’den henüz kanatlanmış bir nağmeye benzerdi. Şimdi, ara sıra radyoda onun repertuarından bir türküye tesadüf ettiğim zaman 1924 yazında bu havaları dinlediğim günleri büsbütün başka bir hasretle hatırlıyorum. Yine onun söyledikleri arasında Bursalı İsmail Hakkı’nın bir Celvetî nefesi vardı ki hem güftesi, hem bestesi ile unutulmaması lâzım gelen eserler arasındadır.

Büyük Harp’ten önceki yıllarda Erzurum’da yaşayan Kolağası Ali Rıza Bey de, gelecek şöhretini eğer bu repertuar tamamıyle diske ve tele alınmışsa Faruk Kaleli’ye borçlu kalacaktır. Hasankale ılıcasında kubbeyi tepesinden atacak kadar gür sesiyle besteler okuyan bu coşkun adamın tekke şiirinin tarihinde bir yeri olması lâzımdır. Onun şair Fâizi’nin:

Taam ü emn ü âsâyiş gibi bir nimetim vardır

mısraını ihtiva eden gazelini tahmis ederek yaptığı beste,

‘Ey gönül, içmek dilersen cam-ı Cem,

Dem bu demdir, dem bu demdir, dem bu dem.

 

diye başlayan nefes, unutulmaması gereken eserlerdendir.

Şimdi o kadar sene üzerinden bütün bu besteleri, mayaları, hoyratları, Zihnî, Sümmânî, ağızlarını dinlediğim zaman bakıyorum, musikinin, nağmenin bir topluluğun hayatındaki yerini anlıyorum:

Bâkî kalan bu kubbede bir hoş sadâ imiş

diyorum. Çünkü nağmenin kadehi kendisine boşaltılanı sonuna kadar saklıyor.” (Beş Şehir, 203-204)

Devam edecek…
 

 

 
 

 
Etiketler: BEŞ, ŞEHİR’DE, ERZURUM-3,
Yorumlar
Haber Yazılımı