Yazı Detayı
06 Ağustos 2018 - Pazartesi 00:46 Bu yazı 555 kez okundu
 
Beş Şehir’de Erzurum-1
Ömer Özden
omerozden25@hotmail.com
 
 

Beş Şehir’de Erzurum-1

 

Seyahat yazıları, görülen yerlerin tanınması açısından oldukça önemlidir. Bu tür yazılar, yazıldığı dönemin her türden tarihi bilgilerine ulaşmaya katkı sağlamaktadır. Bu, önemli bir kültürdür, maalesef bizde, batıdaki kadar gelişmemiştir. Batı kültüründe birçok seyyah ismi sayılabilir; Doğu kültüründe seyahatname deyince İbni Fadlan ve İbni Batuta ilk akla gelen isimlerdir. Türk kültürü açısından baktığımızda ise on yedinci asrın en önemli seyyahı, ‘Seyahatname’ isimli eseriyle Evliya Çelebi’dir.

Türk kültür tarihinin eski yıllarında sayıca az olan seyahat yazıları, son zamanlarda giderek çoğalmaktadır. Belki de bunda, Ahmet Hamdi Tanpınar’ın ‘Beş Şehir’ adlı kitabının, onun tadına doyum olmayan üslubunun da payı vardır. Tanpınar, güzel ülkemizde kaç şehir gezmiştir bilemem ama yalnızca beş şehir hakkında kitap yazmıştır. Bu beş şanslı şehir, İstanbul, Bursa, Konya, Ankara ve Erzurum’dur. Bir Erzurumlu olarak şehrimin ‘Beş Şehir’ arasında yer almasından gurur duymaktayım. Kitabın Erzurum bölümünde şehrimin tarihi, gelenekleri, türküleri, medreseleri, geçirdiği afet ve felaketlerin yanında Erzurum’un en önemli köylerinden biri ve aynı zamanda benim ailemin de köyü olan Cinis anlatılmaktadır.

Tanpınar, bu beş şehir içinde en uzun bölümü, asırlar boyu Osmanlı İmparatorluğu’na Başkentlik yapması, Dersaadet olması, dünyanın en güzel coğrafyasını barındırması ve hayatının büyük bölümünü geçirdiği şehir olması hasebiyle İstanbul’a ayırmıştır. İstanbul’dan sonra en uzun ikinci bölümü ise Erzurum’a ayırmıştır. Tanpınar, Erzurum’u yedi bölüm halinde ve her birinde farklı yönlerine değinerek anlatmıştır. Erzurum niçin kitapta ikinci önemli şehir konumunda görülmüştür? Çünkü Erzurum, coğrafyası itibariyle Anadolu’nun doğu tarafından kilidi olduğu için Selçuklu, Malazgirt savaşından önce Erzurum’u almıştır. Bu kilit aynı zamanda anahtardır; çünkü Erzurum’a sahip olmak demek, Anadolu’ya sahip olmak demektir. Erzurum, 23 Temmuz 1919’daki Erzurum Kongresi’nde alınan kararlarla Cumhuriyet’in temellerinin atıldığı şehirdir. Tanpınar’ın Erzurum’u yazmasında bunlar önemli etkenler olduğu gibi belki buraya birden fazla gelmesinin de bir saik olduğunu söyleyebiliriz.

Tanpınar, “Erzurum’a üç defa, üçünde de ayrı ayrı yollardan gittim. Bu yolculukların birincisinde hemen hemen çocuk denecek bir yaştaydım. Balkan Harbi'nin sonunda, iki felâketli muharebe arasındaki o kısa, azaplı soluk alma yılının başında, babamın memur bulunduğu bir şark sancağından dönüyorduk” (Beş Şehir, s. 170)[1] diye başladığı Erzurum bölümü, sancaktan çıktıktan sonra Erzurum’a ulaşıncaya kadar on bir gün süren uzun yolculuğun anlatımıyla başlamaktadır. Bu yolculuk, aslında İstanbul’a doğrudur; ancak Trabzon limanından vapura binebilmek için Erzurum’dan geçmek gerekmektedir. Tanpınar, isminden söz etmediği bu şark sancağından çıktıktan itibaren geçtiği yerleri anlatırken geceleri böcek sesleriyle dağdan dağa seslenen çobanların avazlarının, nehirlerin çağıltısının, geceleri hayvan sürülerini bekleyen bekçi köpeklerinin havlamalarının, derelerin üzerine kurulmuş değirmenlerden gelen suyun dereyle karışırken çıkardığı uğultuyu, çadırda geçirdikleri gecelerin sabahında ellerinin adeta donduğunu htiğini, Bitlis’ten geçerken bir bakkal dükkânının camlarına dizilmiş lamba şişelerini, Balkan Harbi’nden kim bilir hangi sıkıntıları çekerek dönen bir redif taburuyla Murat Çayı’nın üstündeki karşılaşmalarını, eteklerinde yatıp geceledikleri dağların görüntüsünü, hepsinden önemlisi babaannesinin yol boyu anlattığı Kerem ile Aslı hikâyesini, Yunus’tan okuduğu beyitleri ve geceleri gökyüzündeki yıldızların adlarını öğretmeye çalışmasını ömrü boyunca unutamadığını muhteşem tasvirlerle anlatmaktadır. (s. 170-171)

Tanpınar’a göre büyükannesi, “Bütün akarsulara, dağlara canlı, ebedî varlıklar gibi bakardı. Sanki şiir, din, gurbet duygusu hayat tecrübesi, birbiri ardınca yaşanmış hayatların rüyalarımızda birbirine karışmasına çok benzeyen bir yığın inanış artığı bu dağları, dereleri onun için ilâhî varlıklar yahut veliler hâline getirmişlerdi.” (s. 171) Yanından geçecekleri dağların hikâyelerini anlatırken ve Âşık Kerem’le Yunus’tan beyitler okurken “asırlar boyunca bu yaylalarda sürü otlatan, kışın günlerce süren kurt avları yapan, masal kızları bakışlı geyiklerin peşinde yolunu şaşıran, hulâsa hemen bütün seneyi yıldızlarla sarmaş dolaş yaşayan insanların rüyası”nı anlatır gibidir. (s. 171) Büyükannesi öyle bir anlatım yapmaktadır ki bu dağların “adlarını duyan yolcunun, bir an bile olsa, bir nevi ebediyet vehmiyle dolmaması, hüviyetlerini yapan uzletin bir kader duygusu hâlinde kendisinde yerleşmemesi kabil değildir.” (s.172)

Tanpınar, geceyi eteklerinde geçirdikleri Yıldız Dağı’nın belki de isminden dolayı gökteki bütün yıldızları yattıkları çadırın üzerine topladığını ve bu dağda ‘ecdat tanrı’ gibi bir tanrısal güç sezdiğini, bundan dolayı yıldızlarla bu dağ arasında tanrısal bir bağ kurduğunu ve sanki biraz daha dikkat kesilse dağın yıldızlarla ne konuştuğunu duyabileceğini vehmetmektedir. Bu vehminin geçmiş yıllarda da kendinde olduğunu hatırlayarak “Kim bilir, belki de her gece, olduğu yerden ellerini uzatarak, tıpkı üç yıl önce Sinop'ta iptidai mektebine giderken her sabah önünden geçtiğim Muvakkithane’nin penceresinden, şevkle büyük asma saatleri kurduğunu gördüğüm ihtiyar gibi, yıldızların saatini kuruyor, Kervankıran'la Çobanyıldızı’nı, Büyük Ayı’yı, Küçük Ayı’yı, Ağlayan Kadınları, kiminin mesafeler içindeki yalnızlığına hüzün duyduğum, kiminin kadife kadar yumuşak ve koyu karanlığa uzattığı mücevher salkımlarına imrendiğim bütün öteki yıldızları birbirine ayarlıyor, güneşin doğacağı dakikayı, ayın sihirli sandalının geçeceği suları tayin ediyor, doğan çocukları gök defterine parlak bir noktayla işaret ediyor, ölenlerin adını bir başka yıldızın gözlerini yavaşça yumarak siliyor, hulâsa kâinat ve kader dediğimiz büyük gidiş gelişi oradan tek başına ve kendi kendine idare ediyordu. O gece Yıldız Dağı'nın eteğinde yatarken benim çocuk hayalim, bugün bile ne olduğunu bilmediğim, fakat hangi derin kaynaklardan geldiğini az çok tahmin edebildiğim bu tesirin altında idi. Çadırın karanlığında, her yanın, her şeyin sihirli bir kimya içinde yüzdüğünü, yıldız parıltılarıyla yıkanıp temizlendiğini, içten büyüdüğünü sanıyordum.” (s. 172)

 

[1] Bu yazıda Ahmet Hamdi Tanpınar’ın Beş Şehir kitabının Dergâh Yayınları tarafından 1979 yılında yayınladığı 6. baskısından yararlanılmıştır.)

 
Etiketler: Beş, Şehir’de, Erzurum-1,
Yorumlar
Haber Yazılımı