Cumartesi, 25 Şubat 2017
bir bir solmakta gülleri
Tarihe adını altın harflerle yazdırmış, dünyanın bir ucundan diğer ucuna adalet, refah ve ilim götürmüş büyük bir milletin, kendisine yurt tuttuğu kutlu topraklara verdiği isim: Anadolu… Büyük bir medeniyet birikimi ve bunun yanında dille anlatılması zor bir mücadele karşısında birer yüzük kaşı gibi kıymetli şehirlerin oluşturduğu topraklara gönlünde öylesine yer vermiş, öylesine sevmiş ki; kutsal olarak gördüğü varlığın, anasının ismiyle isimlendirmiş bu toprakları ve adına Anadolu demiş...
Ana gibi saygı duyulacak, sevgi gösterilecek, o mübarek ellerinden öpülecek kaç tane değer var şu yeryüzünde... Küçükken bize bakan, besleyen, bize gelebilecek her kötülüğe karşı kendini siper eden, koruyan, kollayan... Bizi, gülün dokunuşundan bile esirgeyen... Anamız... Analarımız... Hangimizin anası böyle değil ki... Hangi ana evladı için fedakârlığı gaye edinmemiş ki...
  İşte biz de, bu gerçekten hareketle yaşadığımız topraklara Anadolu adını lâyık görmüş, şehir şehir, kasaba, kasaba, köy köy, her bir köşesi cennetten esintiler getiren vatanımıza bu şekilde seslenir olmuşuz. Büyük fedakârlıklar sonucunda elde ettiğimiz bu dağları, bu yemyeşil ovaları, bu coşkun akan ırmakları, çayları, dereleri ve bunların kenarına kurduğumuz şehirleri; ana gibi bilelim, anamız, analarımız gibi sevelim, saygı duyalım, koruyalım, kollayalım diye...
 Kem gözlere, hain duruşlara, yıkıcı ve bölücülere fırsat vermeyip, güzelliğine halel getirmek isteyenleri hak ettikleri cezayla cezalandırmayı her zaman boynumuzun borcu bilmiş, bu uğurda sayısız can vermiş, hesapsız kan akıtmışız. Ne acılar çekmişiz bu vatan için ve ne türkülerle seslenmişiz; bizim olan, çalışmayı, gayreti elden bırakmaz isek, bundan sonra da kıyamete dek hep bizim kalacak olan Anadolu’ya… Yaşarken tenimizi, öldükten sonra da canımızı emanet edeceğimiz, her karış toprağını şehit kanlarıyla yıkadığımız ve bugünde içimizdeki hainler yüzünden yıkamaya devam ettiğimiz topraklara… Zira öylesine pahalı ve öylesine göz alıcı yeri vatan edinip, dünyanın göz bebeği şehirleri mülkümüze katmışız ki; borcumuz bir türlü bitmiyor, ödediğimiz karşılığın bir türlü sonu gelmiyor.
Ne var ki, Anadolu’yu yurt tutanların bundan ne şikâyeti var ve ne de bundan yüksündüğü… Çünkü bir anamız da o... Bereketiyle, verimiyle bizi besliyor, bize bakıyor, yurt yuva olup bizi koruyor. Evimiz, barkımız, ocağımız hep onun kucağında... İçimizi soğutan suyu, onun çeşmelerinden içmişiz kana kana… Yine o çeşme başlarında sevgiliye el verip, mendil uzatmışız; sevdamızın nişanesi, gönlümüzü kaptırdığımızın delili olarak… Yüzlerce yıllık mezarlarımız, taşı nakış nakış işleyip sanat haline getirerek yaptığımız hanlarımız, hamamlarımız, medreselerimiz, ibadethanelerimiz hep onun bağrında…
Anadolu… Yıllardır dillerde dolaşan o meşhur şarkıda da söylendiği gibi;“havasına suyuna, taşına toprağına, bir tek dostuna bin can feda kıldığımız, her köşesi cennetten bir köşe olan” yer… Baktığımızda içimizin ezilip yandığı bu memleket bir başkadır bizim için…
           Çünkü bir anamız da o... O da bereketiyle, verimiyle bizi besliyor, bize bakıyor, yurt yuva olup bizi koruyor. Evimiz, barkımız, ocağımız hep onun kucağında... Anadolu hür ve rahat olacağımız tek yer... Burası esaretin pençesinden kurtularak sığındığımız son yer... Düşmanlarımızın kininden, nefretinden, kötülüğünden, sayısız can karşılığında kurtardığımız son vatan parçamız, son kalemiz, son mülkümüz... Hürriyetimizin ve geleceğimizin teminatı mümbit topraklar... Doğmanın ve ölmenin en güzel olduğu topraklar... Hani şair de demiyor mu?
            Vatan güzel vatan güzel / Giymeğe keten güzel
            Gezmeye garip eller / Ölmeye vatan güzel...
            Eğer vatan toprağında ölmemişse insan, gariplik öldükten sonra bile yakasını bırakmaz. Öldükten sonra bile vatandan ayrılmanın ıstırabıyla yanıp tutuşanlar az değildir. İşte Yahya Kemal Beyatlı'nın bu durumu ifade eden mısraları...
            Ölmek kaderde var bize ürküntü vermiyor
            Lâkin vatandan ayrılmanın ıstırabı zor
          Ya vatan uğruna her şeyini feda etme düşüncesinde olan Azerbaycanlı şair Erkâni ne diyor mısralarla:
            Ger yolunda kıt'a kıt'a doğranam hoştur mene
            Sendedir namusu arım, her ne varımsan vatan.
            Hazıram her an yolunda baş ile candan geçem,
            İkbâlim, bahtım, penâhım, itibarımsan vatan...
Son günlerde ülkemizde meydana gelen elim vakalarda kaybettiğimiz vatandaşlarımızdan, askerlerimizden, polislerimizden dolayı yüreğimiz ne kadar yansa da, birileri bizleri kanla boğmaya çalışsa da, “bizim için bir başka olan bu memleketin” hep bizim olarak kalması için, her daim uyanık olmaya, birlik olmaya, cesaretli olmaya mecbur ve mahkûmuz… Her gün düşüncelerimizi karartmaya, varlığımızı karamsarlık bulutlarıyla gölgelemeye çalışan düşman, her zaman vardı ve her zaman pusudaydı. Bekliyordu yorgun düşmemizi… Bekliyordu acizlik ve korkaklıkla hareket etmemizi... Ve ne vakit ortalığı toz, duman ve kargaşa sarsa, hep bu anlarımızda en ince yerimizden vuruyordu bizi... İşte böyle anlarda canımız ellerimizde mücadele ettiğimiz de oldu, kuvvetimizden ürküp bize yaklaşamadığı durumlar da… Ama düşman hiçbir devirde yenemedi bizi, yenilmedik.
Günümüze gelinceye kadar bu topraklar için çok büyük bedel ödedi bu büyük millet ve ödemeye de devam ediyor. Düşman ise yüzyıllardır pusuda ve türlü oyunlar eşliğinde kurduğu tuzaklara her gün bir yenisini ekliyor. Ve bıkmadan, usanmadan, yılmadan, sabırla; yenileceğimiz, çökeceğimiz, tarih sahnesinden çekileceğimiz günü iple çekiyor.
Eğer birilerinin zihnimizi ele geçirip, bizi yıkmak adına uydurduğu suni meselelere takılmayıp, bunları ölüm kalım haline getirmeyip, birlik ve bütünlük içinde olursak… Eğer dirliğimizi, gücümüzü, kuvvetimizi muhafaza edersek… Düşman; şehit kanlarıyla suladığımız bu toprakları, zaman içerisinde ip ince minarelerle, taşı hamur gibi yoğurarak yaptığımız camilerle, medreselerle, hanlarla, hamamlarla, her bir köşesine medeniyetimizin sindiği evlerle, saraylarla, köprülerle süslediğimiz şehirleri, kasabaları, köyleri ele geçirmek için durduğu yerde daha kıyamete kadar bekler. Ne var ki; bunun tersi olursa, işte o zaman işimiz çok zor. Emanete sahip çıkamamanın utancı bizi bekliyor.
            Birileri onu yok etmeye, parçalamaya çabalarken; birileri ise, şairin "ikbalim, bahtım, penahım, itibarımsan" dediği Anadolu'yu birlik ve bütünlük içinde ilelebet yaşatmak için can terk etmeye devam ediyorlar bugünde tıpkı geçmişte olduğu gibi... Erzurum da, bu kervana onlarca civanla katılan Anadolu şehirlerinden biri... Her şehirden, her kasabadan, her köyden nicesini kara topraklara uzattığımız bu çocukların, ölümünden sonra adlarını anan, hatıralarını yâd edenimiz var mı analarından başka... Sağlığında anasının kucakladığı vücudunu, uğruna kendini feda kıldığı topraklar kucaklıyor ancak...
            Ve o analar... Çilenin yoğurduğu derin çizgili yüzlerine baktığınızda o evlatları hangi şartlarda, ne gibi zorluklarla yetiştirdiğini görebileceğiniz o analar... Her cuma civanlarının mezarlarının başına gelip, onlara manevi hediyeler gönderiyorlar. Ve bu topluluk, verilen şehitler sebebiyle her gün biraz daha büyüyor. Ülkede nelerin nasıl cereyan ettiğini az da olsa görme hassasiyeti kazanmış kişiler bile, bir yandan ülkenin içinde bulunduğu duruma, bir yandan da bu olanlara bakıp, neye, hangi anlamı vereceklerini şaşırıyorlar doğrusu...
Nasıl şaşırmasın ki insan... Suni olarak büyütülen problemler... Atılan nutuklar... Edilen yeminler... Yeni yeni kamplaşmalar... Yeni yeni bölme, parçalama senaryoları... Daha neler neler... Bütün bunlar olurken, hâlâ menfaat kaygılarıyla kesin ve net adımlar atmaktan çekinen ilgili ve yetkililer...
            Belki çok karamsar bir tablo çizdik yukarıdaki satırlarda... Bu ülkede güzel şeylerin de olduğunu bilmemize rağmen... Ama ne yapalım ki, insanların zihni, iyi hareketlerle doldurulup, iyi şeyleri yapmaya yönlendirilmiyor da, hep kötülükler gösterime sokulup, zihinler bulandırılıyor. Yıllardan beri binlerce insanını teröre kurban veren, asıl harcanması gereken yerlere değil de milyarlarca lirasını teröre harcayan bir ülkede, iyi şeylerden bahsetmekte zorlanıyor insan artık...  Asıl kötüsü de; bu gidişin nerede son bulacağını bilememek, geleceğe dair umudu azaltıp, endişeleri artırıyor. Verilen bütün sözlerin havada kaldığı, atılan adımların yarım bırakıldığı ve kimsenin kesin çözüm için sorumluluk yüklenmek istemediği bir ülkede insan, ne yazacağı ve ne söyleyeceği konusunda tereddüde düşüyor. Tıpkı, üstâd Necip Fazıl'ın bir şiirinde dile getirdiği gibi:
 
            Bir alem ki, gökler boru içinde,
            Akıl, olmazların zoru içinde
            Üst üste sorular soru içinde:
            Düşün mü, konuş mu, sus mu, unut mu?
            Buradan insan mı çıkar, tabut mu?
            Tereddütlerimizi giderecek, ülkemize ve insanımıza yeni ufuklar açacak, yeni hedefler gösterecek olanları arıyor gözlerimiz...  Bu duygu ve düşüncelerle; gönlümüzü hüzne, ruhumuzu ve bedenimizi acıya gark edenleri lanetliyor, Allah’ın sonsuz gazabına havale ediyoruz onları…

Unutkan bir milletiz. Unutkanlıklarımız sadece yakın geçmişe ait olanlarla ilgili değil; uzak geçmişimizde de ne olduğunu, nasıl yaşadığımızı, nelerle uğraştığımızı bilenimiz pek azdır.

Hem zaten merak bile etmeyiz o uzak geçmişi. Kendini tarif edecek, kimliğinin ne olduğunu ortaya koyacak kadar tarih bilgisine, edebiyat bilgisine, kısaca buna dair kültürel altyapıya sahip kaç kişi var aramızda?

İşi gereği bir konuyu bilen, diğer konulardan haberdar değil ve bunun açlığını, eksikliğini hissetmediği için de, öğrenmeye lüzum görmüyor. Herkes kendi bildiğini diğerinden üstün görmekte ve zahmet edip; tarihini, sanatını, edebiyatını, yaşadığı coğrafyayı ve hatta kendi kişisel geçmişini, atalarının nereden geçip, nereye konduğunu, birkaç nesil öncesindekilerin isimlerinin neler olduğunu bile bilmiyor. Batılıların “Aile (Soy)Ağacı” diye adlandırdığı kimlik bilgilerine önem veren kaç kişi tanıyor sunuz?

Halbuki eli kalem tutan insanlarımızdan hiç olmazsa bir bölümü kendi kişisel tarihleri hakkında bilgi toplayıp, sonra da bunu yazıya aktarsalardı, bir şehrin ayrıntılı tarihini elde etmiş olurduk. Eskiden yaşadıkları yerin nasıl olduğunu, nerelerde ne kadar bulunduklarını, hayatlarıyla ilgili merak uyandırıcı bazı noktalar, meslekleri, yaptıkları v.s.

                Oysa biz kendi çevremiz hakkında en küçük bilgiye sahip olmadan, bırakın ülkemizi, kendi aramızda “dünyayı kurtarma” operasyonları düzenlemeye, bu yolda fikirler ortaya koymaya ve büyük büyük sözler etmeye bayılırız. Bu büyük sözlerle kendimizi de büyük göstermeye çalışırız.

Hem zaten bugün geldiğimiz noktada artık geçmişimizin ne önemi var? Nasıl olsa kimimiz doktor, kimimiz avukat, kimimiz profesör, kimimiz işadamıyız artık. Babalarımızın ne olduğu veya bizim bu noktalara gelirken hangi zorluklarla karşılaştığımızın ve yendiğimizin ya da hangi işlerde çalışarak oradan elde ettiğimiz alın terinin, el emeğinin, göz nurunun yardımıyla buralara geldiğimizin ne önemi var? Hatta bu şehirde yaşıyorsak bile, şehri şöyle ara sıra dolaşmamız, şimdi çoğu “hâk ile yeksan” olup toprağa karışan eski mahallelerimizde nefes alıp nefes vermemiz ve bu konularda yazılmış birkaç yazıyı okumamız niçin gerekli? Belki de bu tür yazılara şöyle bir göz atıp, “Yahu bu adam da ne diyor; başka işi gücü yok, gitmiş, Kadana Mahallesini, Mahallebaşını, Çırçırı, Yoncalığı geziyor; Kale’nin burcunda dolaşıyor, Esatpaşa yokuşunu anlatıyor. ” Çünkü yıkılana artık sahip çıkmayız ve o bizden değildir. Bir yanda unutuluşa terk edip, çeker gideriz. Aslında insana gösterdiğimiz vefa da bundan farklı değildir.

Acaba fildişi kulelerinizden (lüks otomobillerinizden) inip, yürüyerek şehirde en son ne zaman tur attınız, nelerin yıkıldığını görüp hüzünlendiniz, nelere içiniz acıdı? Ya da böyle bir yazıyı okuduğunuzda, geçmişte oralarda yaşadıklarınız gözlerinizin önüne geldi de, tutup iki satırla da olsa cevap verdiniz, olumlu veya olumsuz bir tepki gösterdiniz? Belki bunu yapanlar varsa da, bu anlattığım kesim içerisinde pek fazla yekûn tutmadığı kanaatindeyim.

                Bütün bunları yapmanın ilk yararı, insanı kibirden, gururdan uzaklaştırması ve mütevazılığı öğütlemesidir. İnsana nereden geldiğini ve “Ne olduğunu değil, ne olacağını” hatırlatmasıdır. Ve bugün elde ettiği statünün, mevkiin, zenginliğin, sadece kendi çabası ve gayreti sonucunda değil de, bunun dışında bazı şartların ilahi bir el vasıtasıyla bir araya getirilerek ona sunulduğunu düşünmesidir. “Gurura kapılmış insan heykelleri”ne dönüşen bizleri, en iyi ikaz edecek ve uyaracak olan, ara sıra geçmişe dönmek ve geçmişte ne olduğumuzu hatırlamamız olsa gerek.

İşte bununla ilgili, belki de bildiğiniz gerçek bir hikâye:

                “Yıl 1853’tü. Hâkim W.W.Pepper, Tennessee valiliğine getirilen bir dostuna, kendi eliyle yapmış olduğu bir mangal takımı hediye etti. Takımı hediye ederken, bunları kendi eliyle yapmış olduğunu da özellikle belirtti. Mangal takımını eliyle yoklayan vali:Bunlar usta bir elin ürünü” dedi. “Sizin usta bir demirci olduğunuzu bilmiyordum.Hâkim mütevazı bir tavırla omuzlarını silkti. Hâlâ daha, ara sıra bir demirci dükkânına girer, bir şeyler yaparım. Sayın vali, ben bir hâkim olarak doğmadım ve hiçbir zaman bu noktaya nasıl geldiğimi unutmak istemiyorum.dedi.Demircilik benim ilk mesleğimdir.O günü takip eden haftalar içinde, yeni valinin odasındaki lamba gece yarılarına kadar yandı. Valinin en yakın dostları bile, bu saate kadar onun ne ile meşgul olduğunu bilmiyorlardı. Nihayet, günün birinde, Hâkim Pepper, vilayet konağına çağrıldı. Valinin ona hediye ettiği güzel bir cüppeden dolayı memnuniyetini bildiren hâkim:                 “Ama sayın vali” dedi, “bana bu kadar pahalı bir cüppe almanıza gerek yoktu doğrusu.” Vali gülümseyerek:Satın almadımdedi.Kendi ellerimle diktim.Sonra şöyle devam etti:Ben de Andrew Jonnson’ın vaktiyle bir terzi olduğunu asla unutmak istemiyorum.O Andrew Johnson ki, yıllar sonra ismi Amerikan Başkanı olarak anılmaya başlayacaktı.”

                Bilgelerimize, düşünen insanlarımıza, geçmişimize dair birçok değeri alıp, kendi potalarında eritip, toplumlarına uydurdukları; biz ise bu değerlerin elimizden kayıp gidişinin farkında bile olamadığımızdan dolayı mı onlar şimdi dünyanın hâkimi ve bizimse onumuz, yirmimiz, bir Alman, bir Fransız, bir Amerikalı etmiyoruz.

Son bir cümle: Sadece unvanların konuştuğu yerde insanlık sükût etmiştir.

2012 yılı Haziran ayının 23’ü… Vakit ikindi sonrası… Yer; öğretmenevi bahçesi… Erzurum’un değerli ressamı, hocası Fuat İğdebeli, rahmetli Baki Akçay ağabey, Doç.Dr.Ali Kurt, Abdurrahman Zeynel hocam ve ben…

Ordan burdan sohbet ediyoruz. Biraz sonra aklımdan fotoğraf makinemi çıkarıp, birkaç kare çekeyim diye düşünürken, bir yandan da Fuat Hocamın bu konudaki tavrından biraz çekiniyorum. Niye derseniz; sanatçı kısmı, öyle her yerde, her zaman fotoğrafının çekilmesini kabul etmez. Hayata sanatın penceresinden bakanlar için, yapılan her şey böyle bir önem içerir. Neyse; bir anlık cesaretle kendisinden bu konuda izin istedim. Yüzündeki o kendine has gülümseyişle onayladığını belirtti ve ben de birkaç fotoğraf çektim. İşte bu fotoğraf da onlardan biri ve artık bu iki kişiden biri ebedi âlemin sakini…
Şunu da belirteyim ki; rahmetli hastalanmadan önceki zamanlarının büyük bölümünde Fuat Hocamla çok yakından ilgilendi, onunla ilgili olarak zihninden geçirdiği bazı projeleri, fırsat buldukça bizlerle de paylaştı. Bunlardan çoğu; memleketimizin bu önemli isminin hak ettiği kadar tanınıp bilinmediğiyle ilgiliydi ve naçizane ben de değişik yerlerde bu konuda bir şeyler karaladığımdan, paylaşmaktan zevk duyardı… Her neyse… İyi ki de bu fotoğrafı çekmişim ve ara sıra da olsa bakıldığında bir hatırlayışa vesile olacağı için sevinçliyim.
Baki ağabeyin benim dikkatimi çeken ve birkaç defa da kendisine söylediğim yanı; onun Türkçeyi çok güzel kullanıyor oluşuydu. Diksiyonu, kelimeleri yerli yerince telaffuzu kadar, ses rengi de buna çok uygundu. “Keşke daha önce tanışsaydık da, hiç olmazsa bazı programlarımızda hem bilgi ve hem de seslendirme anlamında sizden yararlansaydık” diye kendisine ilk defa bu düşüncemi açtığımda, geçmişte bununla ilgili teklifler aldığından bahisle, bazı engeller sebebiyle bunun bir türlü gerçekleşmediğini söylemişti. Bunun bir kayıp olduğu kanaati ben de öylesine yer etmişti ki, seyrek de olsa bu durumu dile getirmekten kendimi alamıyor ve bundan ayrı bir memnuniyet duyuyordum. Zira böyle yeteneklere, hele de bölgemizde, kullandığımız ağız sebebiyle kolay rastlanmıyor ve biz yayın kuruluşu olarak halen daha bunun sıkıntısını çekiyoruz. Çünkü batıdan buralara insanları getirmenin güçlüğü erbabının malumudur.
Onu az çok yakından tanıyanlar bileceklerdir; kültürümüze ve özelde de Erzurum’la ilgili kaynaklara vukufiyetinin ne derece ilerde olduğunu… Ben görmedim ama, görenlerin anlattığına göre, kitaplarla arası çok iyi olan Baki ağabeyin epeyce sayıya ulaşan bir de kütüphanesi var. Ve işte şimdi tam burada ortaya çıkan bir başka sıkıntı da bu… Asıl sahipleri göçüp gittikten sonra geride kalanlar gerektiği gibi o kitaplara sahip çıkmadıkları için, ya darmadağın edilip, ölenin ruhunun muazzep olmasına, hatırasına saygısızlığa yol açıyor, ya da çağırıyorlar bir sahaf, haraç mezat veriyorlar gidiyor. Her iki halde arzu edilenin dışında… Dilerim burada aynı olay gerçekleşmez ve rahmetlinin kitaplarına evlatları hak ettiği değeri verip, gerektiği şekilde sahip çıkarlar. Veya bunu yapacak olan bir yere bağışlarlar. En azından hepsi bir arada ve istenildiğinde ulaşılabilecek yerde olur.
Baki ağabey, seyrek de olsa işyerime uğrardı ve her gelişinde uzun uzun sohbet ederdik değişik konularda… Ama bütün bu sohbetlerin ortak konusu ya kitaplardı, ya da şehir… Her iki konuda adeta hayatının nirengi noktasıydı.
Kitaplardan söz ederken dışa akseden yanında göze çarpan davranış mutlulukla ilgiliydi; fakat şehir gündeme gelince yüzünü saran ifade hiçte öyle değildi. Çünkü günümüz şehirlerinin birçoğuyla geçmişte eşdeğer anlamlar ifade eden Erzurum, ne yazık ki son yıllarda irtifa kaybetmiş ve onların çok gerisine düşmüştü. Bunu her manada söyleyebiliriz; insan unsuru, ticaret, kültür vesaire… İşte bu hâl; geçmişin canlı şahitlerinden olan, şehri her yönden iyi tanıyan, birileri gibi sözde değil özde Erzurumlu ve Erzurumluluğu adeta içselleştiren Baki ağabeye acı veriyordu. Tıpkı bunu kendine dert edinen başkalarına verdiği gibi…
Onun Erzurum’a olan bağlılığı konusunda işadamı, değerli hemşerimiz Gani Hamutçu internetteki mesajında şunu yazıyordu: “Yine derinden üzen bir ölüm haberi; Baki Akçay. Ramazanda İstanbul'a geldi, Vakıfta hasret giderdik. Aslen Karadenizliydi ama tam bir Erzurum sevdalısı, entelektüel bir şahsiyetti. Sohbette bir arkadaşımız dedi ki; “Baki abi İstanbul’a yerleş, yenge de rahmetli oldu, büyük oğlun da burada.” Cevabı şu oldu: "Yok, ben Erzurum’u bekleyeceğim, orada öleceğim". Kardeşi rahmetli Yavuz Akçay'da genç yaşta kaybettiğimiz yakın arkadaşımdı. Baki Akçay; Allah’ın rahmeti üzerine olsun, mekânın cennet olsun. O güzel sesin hep kulaklarımızda olacak.
Her geldiğinde; “Yeni bir şey var mı” diye sorardı ve ben de elimde olan kitaplardan, dergilerden, kurumumuzun üretimi olan sesli ve görüntülü yayınlardan verirdim. Ancak bazen yeni gelen bir şeyler olmadığında, kültürümüzle iç içe geçmiş bir ruha sahip bu kıymetli kişiyi eli boş göndermek bana üzüntü verirdi. Onunla ilgili bir başka üzüntüm de; kafası bu kadar bilgi, birikim ve tecrübeyle dolu olmasına rağmen; hiç yazmamasıydı. (Bir yandan da, belki yazmıştır da ben bilmiyorum diye umut ediyorum.) Bunu ona birçok kere ısrarla söyledim. Ne var ki; çok titiz bir yapıya sahip olması, aşırı ince eleyip sık dokuması, yani “mükemmeliyetçi” tavrı, önündeki en büyük engeliydi. Eskilerin de söylediği gibi; “mükemmel iyinin düşmanıdır.” Mükemmel olsun dediğinizde, iyi olanı da yapmanız mümkün olmuyor. Tabii bu benim kendi görüşüm; bunu da belirtmeden geçmeyeyim.
Onu son görüşüm hastanede oldu. Yatıyor oluşundan bile haberim yoktu; bundan yaklaşık on beş-yirmi gün önce, bir dostumun yakını için hastaneye uğradığımda, gelmişken Prof.Dr. Hakan Hadi Kadıoğlu hocamı da ziyaret edeyim dedim ve odasına çıktım. Çok üzgündü ve az sonra ben sormadan, Baki ağabeyden sözederek, durumunun sıkıntılı olduğunu, yanına her gidişte, bir şey yapamamaktan dolayı moralinin bozulduğunu söyledi. Gün içinde birçok hastayla karşılaşıyor olmasına rağmen, bir hekim için de yakınlarının ve dostlarının hastalığının verdiği keder, elbette diğerleriyle kıyaslanamaz. Biraz konuştuktan sonra oradan ayrıldım ve yanımdaki arkadaşla beraber Baki ağabeyi görmeye gittik. Zayıflamıştı ve o eski halinden eser yoktu. Ancak hastalığının farkında olmanın verdiği bir kabullenmişlik ve sükûnet hali vardı üzerinde… Yani ben öyle hissettim. Zaten çok kısa konuştuk ve Allah’tan şifa dileyerek oradan ayrıldım. Yine de, “çıkmamış canda umut vardır” diyerek, onu son görüşüm olduğuna hamletmedim.
Ne diyelim; kadere teslim olup, dua etmekten başka… Acizliğimizi, güçsüzlüğümüzü bilip, ona göre yaşayıp, kibirden, gururdan, riyadan uzak durmak gerektiğini, kendimize ve başkalarına hatırlatmaktan başka; ne gelir elimizden… En iyisi; Baki Akçay ağabeye Mevla’dan sonsuz rahmet niyaz ederek; bir türkünün ibretli sözlerine kulak vererek bitirelim cümlelerimizi:
Geldi Geçti Benim Ömrüm / Ömrüm Kadrini Bilmedim
Bir Kuş Gibi Uçtu Ömrüm / Ömrüm Kadrini Bilmedim

            "Günler geçip gitmekteler

             Kuşlar gibi uçmaktalar"
 
            Günlerin geçişinden, bir kuş misali uçuşundan duyulan üzüntünün dile getirildiği iki mısra... Aziz Mahmut Hüdai’nin... Hâl ehli, gönül ehli, zamanın kendinde bıraktığı izleri anlatmakta, diğerlerine göre daha mahir. İfade kudretinin yüksek olması, o kişiye, geçip giden zamana kendinden bir şeyler bırakma ve böylelikle, kendinden sonra da yaşama, dillerde, gönüllerde dolaşma imkânını bahşediyor. Tıpkı bu iki mısra münasebetiyle bizim onu yazanı andığımız gibi. Ve bu yazılanlar, kendinden sonra bir şeyler yazacak olanların da hareket alanını genişletiyor, yazacakları konuya giriş yapmalarına yardımcı oluyor. Bu iki mısraın konuya girmemde bana yardımcı olduğu gibi...
            Günler geçip gitti ve ilahi izinle bu sene de ramazana kavuştuk. Uzun zamandır gazetelere yazı yazmasak da, mutadı veçhile her yıl olduğu gibi, bu yıl da bir ramazan yazısı kaleme almak, bu ramazanda da kafamızdan geçenleri kağıda dökmek arzusu belirdi aniden içimizde...
            Cumartesi günü iftardan sonraydı. Ramazanın yaşantımıza getirdiği renkliliğin, farklılığın büyük bölümünün giderek kaybolduğunu, geçmiş yıllarda kaldığını düşünerek adımlıyordum sokakları... Çoğumuzun aklından geçen de, gün geçtikçe gözümüze daha bir hoş görünen, mâzinin kanatları altına gizlediğimiz hatıralar değil midir? İçinde bulunduğumuz duruma bakarak, geleceğin ramazanları hakkında fikir yürütmek doğrusu hiç işime gelmiyor. Bu anlamda değişime kızanlara hak vermemek mümkün değil.
Değişim, ama her şeyi kaybederek değil tabii ki... Teknoloji ne kadar ileri gitse de, zenginlik ve üretim ne kadar artsa da, insanoğlunu asıl doyuran, geçmişten devraldığı, her türlü fırtınaya, savruluşa, vurguna rağmen, muhafaza etmesi gereken değerler silsilesidir. Adına kültür dediğimiz, kaybedildiğinde yerine koyacak, ardında bıraktığı boşluğu dolduracak bir şey bulamadığımız bu kavram; ruhumuzdaki açmazların çaresidir ve millet olarak bizi ayakta tutandır. Yaşamanın ve yaşatmanın asıl şifreleri bunda gizlidir ve insan olmanın fıtratını destekleyip, ayakta tutandır. İnançtır, sevgidir, bağlanmadır, vefadır, inceliktir ve hülasa aşktır.
            Sözü yine asıl mevzuya döndürürsek; çoğunluğun devam ettiği, şâşaası ve gösterişi büyük camileri değil de, mahalle aralarında, sokaklarda kendi halinde duran, mütevazı, kurucusu dahi belli olmayan, şirin mi şirin, insana sükûnet, tevekkül ve kanaat telkin eden mescitleri daha çok severim. Cemaatinin birbirini tanıdığı bu camilere, hariçten biri gelince hemen anlaşılır. Ve meraklı gözlerle sorgulanır kişi. Ne yazık ki; şehirde yapılmaya çalışılan “kentsel dönüşüm” denilen faaliyet, artık külliyen cemaatsiz bıraktı bu şirin mahalle mescitlerini… Bakalım ilerleyen zamanda bunların etrafı ne şekilde dolacak, nasıl bir mimari gelişecek sağında, solunda…
            Yoncalık tarafından girdiğim şehrin iç mahallelerinde yürüyorum. Evlerinin bazıları çoğu harap olmuş sokaklardan geçerken, tek katlı mekânlardan sızan ışıklar, arada bir yanımdan geçen tanımadığım kişilerin verdiği selâmlar ve teneffüs ettiğim hava, geçmişteki bir mahalleyi, samimiyetini korumasını bilmiş bir sokağı hatırlatıyor bana... Ve benim muhitim olmamasına rağmen, ara sıra dolaşmaktan haz aldığım diğer bazı sokakları temelli terkedenleri de hatırlıyorum bu arada... Şöyle diyordu bir tanıdık; şehrin yeni yerleşim merkezlerine taşınan bir bir arkadaşını kastederek; " Tam on yedi yıldır eski mahallesine uğramamış." Vefasızlığın boyutuna bakın!
            Ne var ki Erzurum’un çoğu semtinde sokak diyebileceğimiz yerler şenliklerini yitirmişler, sokak kavramı tarihe karışır hale gelmiş. Dolayısıyla, geçmiş ramazanlarda iftardan sonra sokağı istilâ eden çocuk seslerinden eser yok. Hüzünlensek de nafile! Zira, yeni yerleşim merkezlerindeki  "yenişehir"  kültürü, bunun gibi daha nice adetimizi sildi süpürdü, alıp bir bilinmezliğe gömdü.
            Bu yıkık dökük mahallelerden birindeki küçük mescitten içeri giriyorum. Önünde küçük bir bahçe ve bahçenin içinde birkaç mezar taşı olan bir yapı... Kapıdan içeri girince, tahmin edeceğiniz gibi, camiin yarısını bile bulmayacak sayıda cemaat… Birçok camide olduğu gibi, burada da mahfil kadınlara ayrılmış. Mahfil deyince, Yukarı Yoncalık Mahallesinin eski muhtarı rahmetli Ahmet amca geldi aklıma... Ramazanda teravih namazını genelde Molla Kaya Camii'nin mahfilinde kılardı ve namaz bitinceye kadar bütün aralarda arka bölmedeki kadınlara sessiz olmaları, çocuklarına hâkim olmaları konusunda uyarılarda bulunur, "dur, sus " demekten yorulurdu rahmetli. Cemaatin azlığından da olsa gerek, burada en küçük bir ses bile gelmedi kulağımıza... Siz ne derseniz deyin, ama ben hiç olmazsa birkaç çocuk sesi, bir iki gürültü işitmeyi bu sessizliğe tercih ederdim.
            Duvarlarına, insanı tedirgin eden fayansların döşenmediği, eski ve ağır haliyle duran taşın duvarları oluşturduğu, huşû ve huzurunu muhafaza eden bu mekândan çıkınca, her gün ve her ramazanda bir şeylerin eksilmesinden duyduğumuz o hüzün yine yakaladı bizi... Ama değil mi ki en güzeli, onu beklemek ve onda olmak saadeti yaşamak. Bazı şeylerin hüznü kılcal damarlarımıza sızmış olsa da ve acıyı en derin şekliyle ruhumuzda duysak bile...
            Nice nice Ramazanlara...

  "Umudu dişleri arasına alan kişi, kadın ya da erkek, kendisine saygı duyulması gereken bir kardeştir. Gerçek dünyada umudu olmayanlar yalnız kalmaya mahkûmdur. Onların sunacakları bir şey varsa, bu da acımadan başka bir şey değildir. Geceleri aşmak ve yeni bir günü düşlemek söz konusu olunca, umudun yeni ya da yıpranmış olması pek de önemli değildir.

Yukarıdaki cümleler, yazar John Berger’e ait ... Yazarın da dediği gibi, “umudu dişleri arasına alan kişi”ye saygı duymak gerek. Zira onlar; umudu anlamış ve umudun hayatımızdaki yerinin önemini kavramış kişilerdir. Bu ise; umutsuz yaşanamayacağı ve fakat umutların gerçekleşmesi için de mutlaka çalışılması gerçeğidir. Umut edilenlerin asla kendiliğinden gerçekleşmeyeceğinin bilincinde olmaktır. Umudu kendilerine bir sığınak belledikleri halde, umutları uğrunda lâzım gelen gayreti göstermedikleri halde, umut ettiklerini elde edemeyince hayal kırıklığına uğrayanlar; umudun ne olduğunu anlamamış ve kavramamış kişilerdir.

Bu durum, ayağa kalkmadan yürünmeyeceğini bilmemek kadar gaflet içinde olmaktır. Zira, ancak bir mücadele, bir çalışma sonrasında, umutlanma hakkını kendimizde bulabiliriz. Ancak o zaman umut edebiliriz arzuladıklarımızın olmasını, beklentilerimizin serpilip boy vermesini ve gerçekleşmesini ki; doğru olan da budur. O halde, hayallerimizin gerçekleşmesini umut ederken, hayallerimiz için nelere katlandığımızı da ara sıra gözden geçirmeyi unutmamalıyız.

Hep umut ederiz. Herkes umut eder. Umut herkesin karşı koyma, dayanma kalkanıdır; bir gün gelir belki elde ederim diye düşündüklerine karşı... Bir gün gelip, yıllardır iştiyakıyla yandığımız makama, mevkiye erişeceğimizi; mala, mülke kavuşacağımızı… Bir gün gelip acılarımızın biteceğini... Bir gün gelip hicranıyla yandıklarımıza kavuşacağımızı... Bir gün gelip maddi sıkıntılarımızın sona ereceğini... Bir gün gelip en güzel besteyi yapacağımızı... Bir gün gelip en güzel kitabı yazacağımızı... Bir gün gelip en güzel şiiri yazacağımızı... Bir gün gelip sevileceğimizi... Bir gün gelip seveceğimizi... Bir gün gelip dünyayı keşfe çıkacağımızı... Çocukların büyüyeceğini, iş sahibi olacaklarını, evleneceklerini, torunlarımızı kucağımıza alacağımızı... Umut eder dururuz bir hayat boyu…

Kimi gerçekleşir bunların, kimi sadece birer umut olarak kalır. Ne var ki, biz yine de umut ederiz. Umut etmeye devam ederiz. Her ne olursa olsun umuttan umudumuzu kesmeyiz. Onun içindir ki; “Çıkmamış canda bile umut var” deriz. Bazen hayat bizi öyle zorluklarla karşılaştırır, öyle sıkıntılara dûçar kılar ki; işte o an yine umuda sarılır, umudun teselli edici gücüne ihtiyaç duyarız. Çünkü eğer umut yoksa, çare de yok demektir. Diğer bir söyleyişle, “umudunu kaybeden her şeyini kaybetmiş demektir.” Hayatın kaynağıdır ve ölüme, yıkıma, savruluşa, dağılışa direnmenin diğer adıdır umut.

                Kalbimizde derin izler bırakmış birinin, aradan yıllar geçse de bir gün bizi hatırlayacağını ve hatıralarımızı yaşatacağını... Düşünüleceğimizi, merak edileceğimizi hep umut ederiz. Şair diyor ya!

En güzel deniz: henüz gidilmemiş olandır
En güzel çocuk henüz büyümedi
En güzel günlerimiz henüz yaşamadıklarımız
Ve sana söylemek istediğim en güzel söz
Henüz söylememiş olduğum sözdür.

Umuda bin kurşun sıksa da ölüm

             Unutma umuda kurşun işlemez gülüm

Umuda yürekten, candan ve hakikatle inanmak ve etrafımıza umutla seslenmek olmalıdır işimiz... Ve her şey terketse de bizi, umudun bir yerlerde bizi beklediğini, bırakıp gitmediğini düşünmek gerekir. Geceden sonra mutlak gündüzün geleceğini bilmek gibi inanmak, sarılmak ve güvenmek umuda... Yarının daha güzel olacağını, kaygıların, korkuların, endişelerin bu güne göre daha da azalacağını umut ederek çalışmak, didinmek ve başarmak...

Siz terketmeyince umudu, umudun da sizi terketmeyeceğini bilmek ve umutsuzluk girdabında yuvarlanmaktansa, umutlu olup, hedefe doğru her gün bir adım atmak daha güzel değil mi? “Umut varsa, korku da var. Korku varsa, kaçmak da var. Kaçmak varsa, beklentisizlik var. Beklentisizlik varsa, yok oluş da var. İnsan, beklentilerinden vazgeçtiği zaman erken yaşlanmaya mahkûm eder kendini.

Bugün her şey istediğimiz gibi gitmese de, yavaş da gitse, öylesine de gitse, hedefi tam tutturamasak da, yine de umudu elden bırakmamak daha iyi değil mi? Unutmayalım ki, dünyanın en iyi beyzbol oyuncusu Ty Cobb bile kendisine atılan on topun ancak üçte birine isabetle vurmayı başarabilmişti.

Beklentilerimize bakarak başarısız olduğumuz, hayattan umut ettiklerimizi elde edemediğimiz kanaatine varırız bazen. Burada belki de şu söylenebilir; başarısız olduğumuzu bir kenara bırakarak, ya beklentilerimizi makul bir seviyeye çekmeliyiz, ya da çalışma seviyemizi yükseltmeli, başarısızlığımızın sebeplerini araştırmalı ve ona göre yeni bir plan yaparak, hedefimize yeniden kilitlenmeliyiz. Hayat devam ettikçe, hayattan geri durmamalı, insanların bizimle ilgili umutlarını ve umudun onların nezdindeki itibarını kırmamalıyız. Belki de sahip olduğu tek şey odur ve umudun bir kenara atılması demek, yaşamaktan da vazgeçmektir.

Ünlü Fransız yazar Albert Camus'nun dünya görüşüne göre; “İnsan yaşamı, saçma, anlamsız, akıldışı, mantıkdışıdır. Ve başlangıçta bir karamsarlık, bir umutsuzluktur söz konusu olan.” Ama umutsuzluktan yola çıkmak, sonuna dek umutsuz olmayı gerektirir mi? Hayır diyor, Albert Camus.

Albert Camus’nun “Yabancı” adlı kitabına yazdığı önsözde Vedat Günyol bu konuda diyor ki: “Yaşamın sonu ölümle bitiyor diye, kapayacak mıyız gözümüzü, yüreğimizin kapılarını, bu yaşanası dünyanın güzelliklerine, bunların yanında insanların acılarına, çaresizliklerine? Mademki yaşıyoruz, yaşadığımız sürece mutlu olmaya, sağımızda solumuzda mutluluk yaratmaya bakmalıyız. Mutluluk, bir yerde ve her yerde, hiçbir şey beklemeden dünyayı, insanları sevmektir.

Yaşamın saçmalığı karşısında, umutsuzluğu, eylemsizliği, eli kolu bağlılığı değil, umudu, insanın acısını dindirmek, bir yerde yüceltmek doğrultusunda, yine de yaşamı seçmiştir insan.

Gerçek umutsuzluk; can çekişme, mezar ya da uçurumdur. Umutsuzluk konuştu mu, hele yazdı mı, hemen bir kardeş el uzanır sana, ağaç anlam kazanır, sevgi doğar. Umutsuz edebiyat sözü, birbirini tutmayan iki sözdür. Çünkü edebiyat olan her yerde umut vardır.

Zaten bizim inancımıza göre de, umutsuzluk haramdır ve Müslüman’a asla yakışmaz. Umuda dair yazdıklarımızı, ulu Mevlana’nın seslenişiyle bitirelim: “Ey gönül, sakın umutsuzluğa düşme! Allah’tan umudunu kesme ki, bazen can bahçesinde, söğüt ağacının dalı bile hurma verir.”

 
 
 
 

ANKET

BAŞKANLIK REFERANDUMUNDA KARARINIZ NE OLACAK?



 

Reife Frau Porno porno porno escort eskişehir malatya escort şişli masaj salonu rokettube porno escort malatya