Cumartesi, 21 Ocak 2017

28 Ekim öğleden sonra başlayan Cumhuriyet Bayramı tatilini fırsat bilip, epey zamandır gezmediğimiz şehrimizin halini bir görelim diyerek sevgili dostlarım Ali Kurt ve İsmail Bingöl’le eski bir mahallemiz olan Mehdi Efendi, diğer adıyla Sıvırcık mahallesine doğru yola revan olduk.

İkindi vaktini biraz geçirmiş olmamıza rağmen tam da gezilecek bir havada Narmanlı Camii’nin arkasındaki sokaktan önce Sıvırcık Camii’ne geldik.

Sıvırcık Camii, adını bu mahalleye ve Erzurum’a musallat olan çekirgeleri yiyen sıvırcık (sığırcık) kuşlarından almış. Eski zamanlarda bu mahalleyi ve Erzurum’u bir çekirge ordusu basmış, ardından da mahalleye gelen sıvırcık sürüsü bu çekirgeleri yiyip mahalleliyi ve Erzurumluyu bu beladan kurtarmış. Abdurrahim Şerif Beygu, “Erzurum Tarihi” isimli kitabında bu cami ve sıvırcık kuşlarıyla ilgili olarak şu bilgileri vermektedir: “Ahi Evran’ın halifeleri her yıl Erzurum’a gelirlerdi. Bu gelen Ahi halifeleri, Ahi Evran’ın Kırşehir’deki türbesinde bulunan kuyudan bir testi su getirerek testiyi Mehdi Abbas’ın mescidi üzerinde yapılan camiin (Mehdi Efendi camii veya Sığırcık camii) minaresine asarlar, böylece bu suya gelen sığırcık kuşları çoğalması ve Ahi Evran’ın duasının bereketiyle şehrin çekirge afetinden korunması sağlanırdı. Bu adet, h. 1300 (m. 1882-1883) senesine kadar devam etmiştir.”(Abdurrahim Şerif Beygu, Erzurum Tarihi, Anıtları, Kitabeleri, İstanbul, 1936s. 191)

Camiden ayrılıp mahallede gezmeye devam ettik. Mahalleyi aşağıdan yukarıya, batıdan doğuya epeyce gezdik. Suları kurumuş çeşmeler, bir zamanlar buralarda yaşayanlara nasıl billur gibi dağ suları içirdiklerini anlatır gibiydiler. Her bir çeşme, boynu bükük bir vaziyette Kerbela gibi susuz kalmışlardı. Bazı çeşmelerin yerleri değiştirilmişti. Bazılarının bir şekilde yıkılıp yeniden onarım görerek ayakta kaldıkları anlaşılabiliyordu. Ama en azından sökülüp, kırılıp yok edilmediklerine sevindik. Çünkü bazı mahallelerdeki çeşmelerin yerlerinde yeller esmekte.

Gezerken en dikkat çekici olan durum ise mahallenin virane haliydi. Sıvırcık Camii’nin bulunduğu yer oldukça iyi görünümlüydü; ama ilerledikçe sanki harpten çıkmış bir yerde geziyormuşuz hissine kapıldım. Atılan top mermileriyle yıkılıp öylece kalmış gibi görünen bu viraneler, aslında kentsel dönüşüm projesi dâhilinde evleri kamulaştırılan Erzurumlulara ait yerler. Mahalleliler evlerini terk etmişler, buralar yıkılmış ama enkaz yerde kalmış. Henüz evlerini terk etmeyenler olduğunu da gördük. Yıkık dökük evlerin arasında oralarda hala oturanların olduğunu görmek bile ürkütücü. Her an yıkılabilecek kadar harabe evlerde birileri oturmaya devam ediyorlar. Elde yok avuçta yoksa… ne yapabilirler ki!?... aslında bizdeki de iyi cesaretti doğrusu. Zira yanından geçtiğimiz harabe evler, etrafa her an yıkılacak korkusu salıyorlar. Bu yarı yıkık yarı dökük harabelerden her an bir uyuşturucu müptelası çıkabilir ve saldırabilir ürküntüsü de yaşamadık değil.

O sırada akşam olup havanın kararmaya başladığını fark ettik, ama inatla mahalleyi gezmeye devam ettik. Dolaşırken aklımıza geldi ve oradan geçen bir kardeşimize Alvarlı Efe Hazretlerinin evinin, Ahi Fahrettin’in mezarının yerini sorduk. Adının Hüseyin Çalbay olduğunu öğrendiğimiz bu kardeşimiz, bizi önce, bir saattir aradığımız ama bulamadığımız, evlerin arasında kalmış ve görünmez halde bulunan Ahi Fahrettin’in mezarına, oradan da Alvarlı Efe’nin yıkılmış evinin harabesine götürdü. Bir zamanlar bütün Erzurumluların kentlisiyle, köylüsüyle hayır duasını almak için geldikleri bu mütevazı evin yıkık halini görmek beni ve arkadaşlarımı duygulandırdı. Burasının yıkılmayıp onarımdan geçirilerek o manevi havanın yaşatılması gerektiği hususunda üçümüz de hemfikirdik. Ama olan olmuş, yıkılan yıkılmıştı. Sonra Naim Hoca’nın oturdukları evi sorduk, o da yaşının bu evin yerini bilmeye müsait olmadığını, ama ağabeyisiyle birlikte sonradan yapıp bir zaman oturdukları evin arsaya dönüştüğü yeri gösterdi. Hiç olmazsa buranın enkazı kaldırılmıştı.

Mahallede dolaşırken metruk evlerin ve yarı yıkık yerlerin bulunduğunu gördüğümden dolayı oldukça ürktüm. Çünkü buralar, suçlulara yataklık edebilecek izbe yerlerdi. Kısacası tehlikeli alanlardı. Bir söz vardır; “yıkmak kolaydır ama yapmak zordur” diye. Belki bu söz gönül yıkmak-gönül yapmak için söylenmiş olabilirdi ama bu semtte binalar için de geçerliydi. Kamulaştırılan evleri yıkmak kolay ama yerlerine yenilerinin yapılmayışı, yapmanın zor olduğunu hatırlatıyordu. Mademki hemen yapabilecek güç ve donanım yoksa toplu yıkımlara girişmek doğru değil. Birkaç yıldır yıkık vaziyette bekleyen bu harabeler ne zaman kaldırılacak ve oralara ne yapılacak diye meraklandım. Halbuki kanaatimce şehircilik, sadece yıkmak değil, yıkılanın yerini hemen boşaltıp, hafriyatı kaldırıp yerine park ve bahçe mi yoksa bina mı yapılacaksa önceden planlayıp bekletmeden yapıp bitirmek ve şehri bu çirkin görüntüden kurtarmaktır. Çünkü şehirler mamur olan yerlerdir, metruk ve harabe yerler değil. Eğer metruk yerler, harabeye dönüşmüş viraneler varsa orası şehir değil, taşradır, kırsal alandır, eski zamanlardan kalma köydür. Şimdi bu mahalleyi gezerken şehirde miyim yoksa harpten çıkmış bir yerde mi geziyorum diye şaşkınlık içinde kaldım. Oysa 20 gün önce gittiğim Maraş da beni şaşırtmıştı. Ama oradaki şaşkınlığım, çok farklıydı. Planlı bir şehrin güzel bir örneğini görmenin verdiği bir şaşkınlıktı bu. (“Beni Şaşırtan Şehir” başlıklı yazımda Maraş’ı anlatmıştım)

Karanlık olmasından dolayı ertesi gün tekrar gelmek üzere gezintimizi noktaladık.

Yazının devamı gelecek...

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile

EYOF 2017 Erzurum


Takip Et