Cumartesi, 21 Ocak 2017

İslâm dini ebedilik kaynağıdır. Hem dünyanın mamur edilmesi, hem de aşırılıkların törpülenmesi için nurani bir enerjidir. Dünyanın herhangi bir yeri ve ya bölgesinde İslam milletinin varlığı cismani lezzetlerle kendinden geçmiş, yeğane gücün ve gayenin madde perestlik olduğuna inanmış dünyanın kulağına ebedi bir hayatın varlığını haykırır. Bu sesleniş dünyanın madde perestlerine ulvi bir ikaz, ulvi bir uyarıştır.


Dünyaya gelen her çocuğun kulağına bu ebedi mesajla seslenilir. Dünyadan göçerken de aynı sesle Mevlasına uğurlanır. Kainatta insanlar cismani zevklere gırtlaklarına kadar gömüldüklerinde, dünyanın bağrında gizlenen o İslam milletinin: “ Hayyaalesselah, hayyaasseleh…” uyarısıyla irkilir ve alemin maddi ve cismani tılsımı bozulur. İnsanlık ister istemez Rabbi’nin huzuruna doğru gider.


Gece başlayıp hüküm sürdüğü bölgelerde ses seda kesilip baştan başa karanlığa gömülüp canlılar alemi uykuya teslim olunca, ezan okuyan müezzinin, hayat, canlılık, çalışıp çabalama, şükür ve ibadet telkin eden sesiyle şafak karanlığı yavaş yavaş yırtar. Yeryüzünün firavunları gururla uyanırlar. Sömürdükleri ve zulmettikleri bütün milletlere hal ve tavırlarıyla:


 “ Ey insanlar! En güçlü biziz. Sizin sahip olduğunuz her şey ve dahi sizler bile bize hizmet için varsınız. Sizin için bizden daha büyük bir güç, bir ilah yoktur!” diye söylenmeye başlarken, tüm alemlerin ruhu mesabesinde olan İslam milletinden yükselen: “ Allahuekber, Allahuekber “ sedasıyla burunları sürtülür. Müstekbirlerin mumu günün ilk ışıklarıyla söner.


Kardeşlerim, nasıl ki insana canlılık veren ruh cevheri insanın sufli yanı olan bedeninden çıkınca beden an be an çürür, kokuşur ve bozulursa dünya milletleri içerisinde de İslam milleti ruh mesabesindedir. O yeryüzünden göçer veya o ülkeden Müslüman topluluğu sürülür zorla çıkarılırsa, o ülkede dolayısıyla yer yüzündeki diğer milletlerde bozulur, toplum dejeneri olur. Belki maddi plandan hayvanlar gibi yer içer, yürürler yani eski yaşantılarını sürdürürler ama insanlık ruhunu kaybettikleri için basit bir robottan farkları kalmaz gittikçe çürür ve bozulurlar.


Eğer Müslümanlar olarak biz inancımız için fani menfaatleri, makam ve mansıpları elimizin tersiyle itip yönümüzü ebedi hayata dönmüş olsak bu şuur ve iradeyle ayaklansak, kainatın zulüm zinciri çözülecek, dünyevi putlarımız kırılacak ve Allah bizleri dün olduğu gibi bu günde alemde hükümran kılacak.


Eğer biz müminler mütevazi, adil, itaatkâr ve ihlaslı olursak Allah bizim için hayatın seyrini değiştirecek, tarihin akışını yeniden şekillendirecek vallahi kainat kanunlarını gidişatını bile bize yardım olsun diye emrimize verip bize  uyduracak. Nasıl mı?


Şöyle: İslam kumandanı Sa’d bin ebi Vakkas (r.a) Medain’e giderken İslam ordusunun önüne , birbiriyle boğuşan köpüklü dalgalarıyla Dicle nehri çıkar. Sa’d (r.a) Allah’a hamd, Resulune salat ve selam getirdikten sonra: “Ben bu nehri geçmeye karar verdim. Allah tan yardım ister ve ona güveniriz. Allah bize yeter. O ne güzel vekildir. Allah yakınlarına mutlaka yardım edecektir, dinini izhar edip, düşmanını ezecektir. Kuvvet ve kudret ancak Yüce ve Azim olan Allah’tandır.” Dedi ve asker sırt sırta verip karadaymış gibi konuşarak Dicle’nin bu yakasından diğer yakasına geçtiler.


Ukbe Bin Nafi (r.a.) Afrika da yerli halk tarafından yapılması muhtemel inkılaba karşı yanındakilerle beraber emniyet tedbiri olarak gönderildi. Bir yer tespit ettiler ve yerleşmeye karar verdiler. Yöre halkı o tepenin yılan, çıyan ve yırtıcı hayvanların barınağı olan tehlikeli bir yer olduğunu, hatta halkın o tepenin yakınından dahi geçmediklerini söylediler.


Ukbe (r.a.) Allah’a dua etti. Kendisi duası kabul olanlardandı. Sonra bir taşın üzerine çıkıp mahlukata seslendi: “ Ey buranın sakinleri! Biz Resulllah’ın (s.a.v) ashabıyız, buralardan uzaklaşın. Biz buraya yerleşeceğiz, bundan sonra kimi bulursak öldürürüz.” O gün orada bulunanlar baktılar ki yavrusunu alan hayvan savuşup gitmekte, bu olayı gören Berberi kabilesi Müslüman oldu.


İşte gerçek müminler onlardı ki, Allah kainatın gidişatını bile onların emir ve gidişatına uyduruyordu. Onlar yaşamaktan ve dünyevi hazlardan daha çok Allah yolunda cihat etmeyi ve şehadeti, ölmeyi, öldürülmeyi seviyorlardı. Onlar Rablerine kavuşmak için can atıyor, bir an evvel cennete girmek için sabırsızlanıyorlardı.

Ölüm onlara gelmiş veya onlar ölüme doğru koşmuş fark etmiyordu. İslam’ı hem surette hem hakikatte yaşıyorlardı. Bu günde kurtuluş aynı hakikat ve manadadır. Ferden fert ve millet olarak bu şuuru yakalarsak dünya ister beşten büyük ister küçük olsun ne gam, vesselam.


                  Ölüm bize ne uzak bize ne yakın ölüm
                  Ölümsüzlüğü tattık bize ne yapsın ölüm

                                                                     ( E.B.)

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile

EYOF 2017 Erzurum


Takip Et