Cumartesi, 21 Ocak 2017

 

Hafta içi sabahın köründe telefonumun acı acı çalmasıyla uyandım. Arayan arkadaşım ilgimi çekecek bir olaya gideceğimizi ve hazırlanmamı istiyordu.

Apar topar kahvaltı yapıp yola çıktığımızda bugün FETÖ soruşturmasında terör örgütüne üye olma, terörizmin finansmanının önlenmesi hakkındaki kanuna muhalefet, silahlı terör örgütüne üye olma suçundan tutuklananların mahkeme günüymüş.

Bölge imamının, emniyet imamının, Bank Asya müdürünün, yardım yataklık eden işadamlarının mahkemesinin olduğunu ve bu hainleri dinlemenin, bunların halet-i ruhiyelerini gözlemlemenin güzel olacağını söyleyip arabasını adliye güzergâhına sürmüş kendimizi adliye koridorlarında bulmuştuk.

Ağır ceza koridoru kadınlı erkekli insan kaynıyordu. Birbiriyle selamlaşanlar yanında acaba bunlar kim diye merakıyla insanların gözlerinin içine bakanlar çoğunluktaydı. Kendimizi bir sandalyeye attığımızda derin bir oh çekip etrafı gözlemlemeye başlamıştık.

Yanımızda oturan bayanların yanına gelen biri kendilerine siteme başlamıştı. “Benim cemaatçi olduğumu söylemişsiniz, ben cemaatçi miyim, bunu içeride inkâr edin, cemaatçi değil deyin tamam mı?” diye telkin verip gitti. Kulak misafirliğimiz meraklı arkadaşlığa dönüştü ve bayanlara soruyu yönettim. “Kim bu adam böyle emir verir gibi konuşuyor

Bayanlar bizim kim olduğumuzu bilmiyor fakat davayla ilgimizin olduğu zannıyla cevap veriyordu. “Bank Asya müdür yardımcısı. Biz kendisi hakkında cemaatçi diye ifade vermiştik onu yalanlamamızı istiyor.

Peki, cemaatçi değil mi Bu arkadaş diye sorumuza “Hem de alası. 17/25 Aralık sürecinde hükümet aleyhine bildirisi okuyacak kadar sivri” diye cevap verdiler.

Bu nasıl bir yapıydı? Bu nasıl bir davaydı ki inandıkları yolda kendilerini inkâr edebilecek kadar küçülüyorlar diye aklımdan geçirirken mübaşirin davetiyle tanık ve sanık yakınlarıyla beraber kendimizi mahkeme salonunda bulmuştuk.  

 Bölge/il imamının savunmasını dinliyoruz. “Benim FETÖ ile hiçbir bağım yok, ben sigortalı çalışan bir işçiyim. Bunları zaten sevmem” deyip “asrın deccali”ne alenen küfrü basınca donup kaldım. Bunlar ne aşağılık yaratıklardı. Sürüsü oldukları, el etek öptükleri “hain”e birinci dakikada ihanet ediyorlardı.

Yanımızdaki bayanların yorumu dikkat çekiciydi. “Gittiği her yerde krallar gibi karşılanıp babası yaşındaki insanlara emirler yağdıran sen değildin değil mi?” 

Savunma sırası il emniyet imamında. Ağız pervazı bozuk bir tip olduğunu daha ilk cümlesinden anlıyoruz. “Benim bu “şerefsizlerle” işim olmaz, bunlarla vatanına, bayrağına kast edecek kadar küçülmedim. Ben bayrağı için ölümü göze alacak birisiyim. Koğuşuma Türk bayrağı getirttim ve ranzamın başına astım.”

Hayretler içerisindeydim. Sahtekârlık ve pişkinlik zirve noktasındaydı. Bu bir dava, bir inanç meselesi değildi, bu İslami cemaat değil, gizli ajandası olan, oldukça gizemli masonik bir örgüttü. Bunlar da davasına inanmış, dava aşkıyla yanmış altın nesil değil, aklını, iradesini, hatta imanını teslim etmiş “kurşun askerler”di.

Dün kendi papazlarını seçilmiş ruhani bir kişilik, kendilerini de seçilmiş ve üstün bir fırka olarak telakki edenler bugün “asrın Yezidi”ni ve kendilerini inkâr edecek kadar alçalan Gülenist sürü görüntüsü vermekten imtina etmiyorlardı. 

Nasıl bir satılmışlık, nasıl bir kişiliksizlik, nasıl bir kimliksizlik, nasıl bir ülke ve millet düşmanlığı. Gülen nasıl başkalarının kölesiyse onlar da Gülen'in köleleri. O şizofren ruh haliyle emiri Pensilvanya papazından almış gibiler.

FETÖ mensupları kendilerini, takiyyenin kralını yaparak gizlemeye çalışıyorlar. Dün içki içmek, eşlerini bikini ile denize sokmak, her türlü ahlâksızlık meşru ilan edenler bugün inkârı yeğliyorlar.

Bu adam, haramları helale çevirerek kendisine tapanlardan insanlık dışı bir yapı kurmuş. Bunlar “1 dolarlık” adamlar, ruhlarını sattıkları yere her şeylerini satan haşhaşiler.

Söz sırası Bank Asya müdüründe. “Ben arkadaşlarımla bir sosyal yardım fonu kurdum, aramızda gönüllü olarak topladığımız yardımları yardım kuruluşlarına aktarıyorduk. Onun ötesi ben sadece bankacıydım.

Cevabını banka çalışanı bir bayan veriyor. “Bankada herkesten mecburi olarak kurban parası, burs parası topluyordu. Zaman gazetesine ve Sızıntı dergisine mecburi abone yapıyordu. Kimse Yok mu derneğinin post cihazını getirip karttan mecburi olarak yıllık yardım kesintisi yaptırıyordu.”

Şaşırmış kalmıştım. Bu kadar pişkinlik normal olmamalıydı. Bunlar masum ana kuzuları ben bu terör örgütünün mensubu muydum acaba?

Dini paravan yapan, dini kisveyi kullanıp, bin bir kılıkta, akla zarar oyunlarla, fırıldaklarla devleti ele geçirmeye çalışan bu yapı değilmiş, bunlar da bu yapının yardım ve yatakçıları değilmiş gibi hâkimin yüzüne bakıp kendilerini savunabiliyorlardı.

Bu terör örgütünden şimdi daha çok korkuyor, daha çok tiksiniyordum artık…

***

Geçen haftaki yazımdan dolayı onlarca tasfiye mağduru insandan mesaj/mail aldım. Hepsine cevap yazmam mümkün olmadığı için okurlarımdan özür diliyorum.

Cumhurbaşkanımızın dediği gibi “at izi it izine karışmış” durumda. Birileri bilinçli yapılan haksızlık ve adaletsizliklerle, AK Parti ve Erdoğan'a karşı aidiyet duygusunu zedeliyor gibi. Bilinçli olarak bir toplumsal muhalefet oluşmasına zemin hazırlanıyor gibi. 

PKK terör örgütü bitirilirken tasfiye mağdurları örgütünün kuruluş zemini oluşturuluyor gibi. Ve bu mağdurların çok büyük bölümü AK PARTİ seçmeni ve sevdalısı.

Benden söylemesi…

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile

EYOF 2017 Erzurum


Takip Et