Cumartesi, 21 Ocak 2017

Yakup Dede...
Bayram yüzlü dede...
Sabır ve şükür timsali dede...
Göğsünde, kalp yerine bir serçe taşıyan dede...
Namaz’a ehemmiyette, Kuran’a hürmette, insana hizmette sancaktar dede...
Üzerinde, sanki çocukken dedesinden ne öğrenmişse, hiç unutmamış ve hiç terk etmiyormuş gibi bir hâl olan dede...
Edep kimde varsa, vakar kimde varsa, sevgi kimde varsa, kendisinde en az bir seviye daha fazla olan; hep kıyamdaymış gibi yürüyen, hep ölümü bekler gibi görünen, her an helecanlanıp gözleri yaşarabilen dede...
Yakup Dede vefat etmiş!
Yakup Dede vefat etmiş!
Yakup Dede vefat etmiş!
Aylar aylar aylar geçmiş!
Yakup Dede vefat edeli aylar geçmiş ve ben yeni öğreniyorum!
Oysa ben, belki bir gün gelecekti ve o gün geldiğinde hâlâ yaşıyorsam, yüzü göğsümün hizasında olan Yakup Dede’nin göğsüne yüzünü dayayıp ağlayacak, ağlayacaktım!

* * *

Yakup Dede...
Onu, geçen senenin Ocak ayında rahmetli olan mahalle camimizin imamı Ekrem Hoca’nın her vaaz sonrası kürsüden inişinde elini tutarak inmesine yardımcı olmasıyla tanımıştım.
Kürsüde vaaz olsun veya olmasın, hep kürsünün dibinde otururdu Yakup Dede.
Onu caminin başka bir yerinde otururken, başka bir yerinde Namaz kılarken hiç görmedim.
Rahmetli Ekrem Hoca vaazını bitirir bitirmez Yakup Dede ayağa kalkar ve benzetme yapılamayacak bir zarafetle hocanın elini tutarak kürsünden inmesine yardımcı olurdu.
Ve hoca mihraba veya minbere yönelip birkaç adım atmadan da yerine asla oturmazdı Yakup Dede.
Kilolu ve cüsseli Ekrem Hoca ve kendisinin yarısı kadar cüsseye sahip olan veya belki o kadar bile olmayan ve Ekrem Hoca’dan en az on beş yaş büyük olan Yakup Dede...

* * *

2008 ve 2009 yıllarında birkaç ay aralıklarla sağdan ve soldan geçirdiği iki -veya üç- felçten sonra Eylül 2010’da geçirdiği ve deyim yerindeyse eve hapsolmasına sebep olan son ve en ağır felç ile babam namazlarını sadece sandalye desteğiyle eda edebiliyor.
Cuma’dan Cuma’ya camiye götürebiliyorduk babamı -hâlâ böyle devam ediyoruz- ve sandalyesi kürsünün hep altında duruyor senelerdir.
Hepimizin malumudur vakit namaz aralarında ve özellikle Cuma Namazı öncelerinde cami bahçelerindeki banklara oturup aklınıza gelebilecek her konuda sohbet eden ve özellikle yaşlılardan oluşan cami müdavimleri.
Ben Yakup Dede’yi camimizin bahçesindeki banklarda otururken hiç görmedim; belki nadiren de olsa oturmuştur ama sanmıyorum ve hiç görmedim.
Hangi Cuma Namazı veya Bayram Namazı öncesinde camiden içeriye babamla el ele girsek, Yakup Dede bizi fark eder ve hemen yerinden kalkarak kürsünün altında duran sandalyeyi babamın oturacağı yere itina ile koyardı.
Ve yine babam o sandalyeye oturmadan kendisi de kalktığı yere asla oturmazdı.
Namaz bitince de beni babamın cübbesini tutup giydirmem için yönlendirir, kendisi de sandalyeyi alıp kürsünün altına nizamıyla yerleştirirdi.
Sonra da “Allah kabul etsin!” diyerek babamla, benimle ve imam ile -bazen de bir iki kişiyle daha- musafaha yapıp camiden ayrılır, doğrudan evine giderdi.
Ramazan aylarında da eğer mukabeleye götürmüşsem babamı, ya fırsat kollardı babama rahle bulup getirmek için ya da bana “Şu rahleyi al.” dercesine işaret ederdi.
Yakup Dede babamdan da en az beş yaş kadar büyüktü...

* * *

En moralsiz zamanlarımda bile eğer karşılaşmışsak, kendisini görünce huzur bulduğum ve duasını isteyip de duasını alınca daha bir huzur bulduğum; en acilinden bir iş üzerinde olduğum zamanlarda bile uzaktan görmüşsem muhakkak yanına varıp selamlaştığım, iki cümle de olsa konuşup yine duasını istediğim ve kendimce de dua ettiğim Yakup Dede...
Bundan altı ay öncesinden özellikle bir buçuk yıl öncesine kadarki zaman aralığında ne zaman sağlığını sorsam, içlene içlene hastane yollarındaki ve hastanedeki telaşesini anlatan ve hep heyecanlanan, hep ağlamanın eşiğinden dönen ama Hakk’a teslimiyet noktasında zerre kadar tereddüt hissiyatı yansıtmayan Yakup Dede...
Hali hatırı sorulunca heyecanlanan, sağlık durumundan bahsedince heyecanlanan, tanımadığı biriyle konuşunca heyecanlanan, herhangi bir sebepten dolayı herhangi bir resmî kuruma gitme öncesinde heyecanlanan ve gittiğinde ise kim bilir nasıl heyecanlanan Yakup Dede...

* * *

Benimle konuşurken hemen her cümlesinin sonunda “yavrum” diyen Yakup Dede...
Şimdi şu yazıyı hazırlarken düşünüyorum; acaba o sebepten dolayı mı “yavrum” hitabını bu kadar çok kullanıyordu Yakup Dede?
Ne miydi o sebep?
O sebebi olmaz olaydı!

* * *

Benim tanımadığım, apartmandan ve mahalleden bazı arkadaşlarımın tanıdığı, kendi sokaklarındaki tüm arkadaşlarımın ise doğal olarak çok iyi tanıdığı bir evladı varmış Yakup Dede’nin.
Ne olmuş, nasıl olmuş, o zaman da öğrenememiştim ve hâlâ bilmiyorum; sıradan bir tartışma yaşamış kendi sokaklarında biriyle Yakup Dede’nin oğlu.
Ve tartışmayla alakası var mıymış yok muymuş bilmiyorum, başka bir kişi daha bu kavgaya müdahil olarak kendi sokaklarında kıymış Yakup Dede’nin gencecik yavrusunun canına!
On veya on beş sene kadar geçti mi üzerinden bilmiyorum ama hayal meyal hatırlıyorum bu olayı.
Neyse, ilahi hukukun boyutunu da neticesini de Allah bilir; fakat dünyevi hukukun gereği yapılmış.
Yapılmış yapılmasında da, canına kıyılan yavrunun annesi evlat acısıyla bir hastalığa yakalanmış ki, Allah kimseye vermesin!
Evladının acısına yanan Yakup Dede bir de beş ila on sene arası kadar bir süre ağır hasta olan hanımını sıklıkla hastaneye götürüp getirmiş ve benim izlediğim kadarıyla da çok kimsece hissedilen kadarıyla da vaziyet o ki, bu çileye karşılık bir “Öf!” bile dememiş...

* * *

Vefat ettiği söylenen zamanın -geçtiğimiz kış- birkaç ay öncesinde Yakup Dede’yi birkaç kez camide görememiş ve sonraki zamanlarda kendisini görüp sağlık durumunu sorduğumda; soğuk algınlığından kaynaklı akciğerlerinden rahatsız olduğunu ve doktorların hastalığını tespit edebilmesi için akciğerlerinden parça alacağını ve bu gelişmelerin de kendisini tedirgin ettiğini söylemişti.
Sonraki haftalarda bir gelip bir gelmez olmuştu Cuma günleri camiye.
Ve sonraki haftalarda hiç göremez olmuştum Yakup Dedeyi...
Bende bahane çok ya; mesai şartlarım uygunsuz, mesai haricindeki koşturmacam yoğun, Yakup Dede’nin evini bilmiyorum, havalar soğuk, vesaire...
Ne görmeye gidebildim evine Yakup Dede’yi ne de taziye vermeye!
Evet; bir insan bir insanı bu kadar sever, bir insan bir insana bu kadar saygı duyar ve sıra dışı bir seviyede kıymetli görür de vefat haberini bile aylar sonra alır mı?
Tam bu noktada bana “Yazıklar olsun!” diyen ve hakaret eden herkese hakkımı helal ediyorum ve hatta kendim de aynı tepkiyi veriyorum: Yazıklar olsun bana!

* * *

Sene 1987, camimizin yapılmaya başlanması...
Yapılmadan önceki halini hayal meyal hatırlıyorum: Yeşillik bir alandı ve cami duvarı boyunca devam eden kaldırım yine vardı.
Yeni bir mahalle ve çocuk sayısı çok...
İki ve üç tekerlekli bisikletleriyle çocuklar, top oynayan, çizgi oynayan, gazoz oynayan, ip atlayan, papil oynayan çocuklar, hem o yeşillik alanda hem o kaldırım üzerinde hem de apartmanın önünde sanırım onlarcaydı...
Bir şey söyleyecektim ama unuttum ki, sözü şimdi nasıl bağlayacağımı düşünedurayım ben; Yakup Dede her Namaz öncesinde ya da her Ezan okunuşunda o kaldırımdan ne de güzel bir beden diliyle kavuşmak çabasında olurdu camiye...
Bazı görüşmelerimizde, yüzümü iki eli arasına alıp severek nasıl da hakiki bir heyecanla bana “yavrum” derdi...
Evet, Yakup Dede bana o kadar çok defa “yavrum” dedi ki; bir keresinde adını sormuştum onun, kendisini uzaktan severek yeni tanıdığım zamanlarda.
Muhtemelen ismini sorduğumu anlayamamıştı ki; soruma verdiği cevabı kelimesi kelimesine hatırlamıyorum ama verdiği cevaptan “Yakup” anlamını çıkarmıştım.
Vefatından bir yıl kadar önceki zamanlardan bir gün, abisi Ziyaeddin Amca’ya “Amca, Yakup Dede niye camiye gelmedi?” diye sorduğumda, rahmetli de bana “Vıla Yakup kim?” diye tatlı sert bir cevap vermişti.
Ben de “Kardeşin, senin küçüğün.” deyince “Ben de diyirem bu oğlan bene Yakup Dede diye diye kimi sorir! Onun adı Heyreddin vıla Yakup değil!” diyerek gülmüş ve cami merdivenlerinden ağır ağır inerek evine gitmişti.
Ne kadar ilginç, değil mi?
Canım dedeme adını soruyorum; içinde “yavrum” kelimesi kuvvetle muhtemel geçen cevaptan “Yakup” sonucunu çıkarıyorum ve ona aylarca Yakup Dede diyorum.
Yakup Dede evladını gencecik yaşta kaybediyor ve sabrediyor; Yakup Dede sapasağlam hanımının üzüntüden dolayı yakalandığı hastalığına senelerce emek veriyor, sabrediyor; Yakup Dede’nin hanımı vefat ediyor, sabrediyor; Yakup Dede ağabeyi Ziyaeddin’i kaybediyor, sabrediyor ve artık ölümü ensesinde daha bir hissediyor...
Elhasıl, üşütüyor akciğerlerini Yakup Dede ve nevi şahsına münhasır hâleti eşliğinde eriyor eriyor eriyor ve kalbinin son helecanıyla bir kış günü ruhunu Hakk’a teslim ediyor.

* * *

Senelerdir rutin sağlık kontrolleri için hastaneye hep taksiyle götürdüğüm babam şu sıcak havalarda biraz gezmek ve daha fazla insan görmek için, belki bir arkadaşını görmek için, hâsılı farklı yüzler görmek için “Otobüsle gidelim.” teklifinde bulunuyor ve bir şekilde kabul ediyorum.
Otobüs durağında karşılaştığımız ilk “farklı yüz” cami cemaatinden biri.
Nereden aklıma geliyorsa, soruyorum Ziyaeddin Amca’nın kardeşini ve “Oooo, o çoktan rahmetli oldu, beş altı ay oldu yauv!” cevabıyla donup kalıyoruz babam da ben de...

* * *

Çok vefat haberi aldım, çoğuna ağladım haliyle...
Amcalarıma, dayılarıma, teyzelerime, halama, babamın arkadaşlarına...
İkisine ise günlerce ağladım: Biri pamuk yüzlü anneannem biri de Çakmakçı Necdet...
Evet, kimilerinin vefat haberi sonrası ise dondum kaldım.
Fakat Yakup Dede’nin vefat haberini aldığımdan beri, kendisini her düşündüğümde bağrına düştüğüm “bir garip sessizlik” kulaklarımı dolduruyor, sağır ediyor...
Ve o sessizliği bir de çığlık yarıp geçiyor:
Yakup Dede vefat etmiş!
Yakup Dede vefat etmiş!
Yakup Dede vefat etmiş!

* * *

Cümle ölmüşleriniz için ve asıl ismi Hayreddin olan Yakup Dedem için Fatiha istiyorum sizden.
Ve son nefesimiz hep “Hû!” olsun, diliyorum.
Hû!..

Abdulkadir Öğdüm

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile

EYOF 2017 Erzurum


Takip Et