Pazartesi, 27 Şubat 2017

Vicdanınızla Başbaşa İftara Davetlisiniz!

Bir meşhur soru ile başlayalım:
Ne zaman ve nerede hata yapıyoruz?
Vicdanımızı saf dışı bıraktığımız her zaman ve her yerde...
Onu düşürdüğümüz, artık görmüyor, duymuyor ve hissetmiyor olduğumuz yerden beri hata yapıyoruz.
Birbirimizle sanal iletişimimiz 4.5G hızında ama vicdanımızla reel iletişimimiz 1G gücünde bile değil ve üstelik kalmışız dağlar ardında!
Siyaset dağının, ihanet dağının, menfaat dağının, sefalet dağının, garabet dağının, vesaire dağların ve yekûndan müteşekkil resme baktığımızda ise bir fecaat yanardağının ardında!
* * *
Bu özgürlük bize çok fazla!
Öyle hissediyorum ki; bu topraklarda yaşayanlar olarak, atalarımızın ilk yaşadığı dönemlerden beri hiç bu kadar özgür olmamışızdır!
İçimizden geldiği gibi konuşabiliyor, içimizden geldiği gibi hakaret edebiliyor, içimizden geldiği gibi küfredebiliyor; katledebiliyor, gasp edebiliyor, iç edebiliyor ve daha birçok insanlığa zarar eylemin öznesi olabiliyoruz!
Milyonlarca mikrofon, milyonlarca kürsü, milyonlarca hoparlör; atıp tutuyoruz, ahkâm kesiyoruz, kışkırtıyoruz...
“Vatan elden gidiyor!” tellalları, bir tarafı son derece rahat sahte tedirginler, görüntüde dava hakikatte bedava adamları, bahşolunacak şifaya köstek olan hasta ağlayıcıları...
Buna karşılık; hiçbir iyilik hareketinde bayrağı tutmak gayesinde veya hayalinde olmayan, en büyük birim toplumdan en küçük birim toplumun hastalığına şifa için tek nefes tüketmeyen, hiçbir çıkar yolda kürek izi ve hiçbir çıkmaz yolda engel unsuru yahut emaresi olmayan sayamayacağımız kadar insan...
Üstelik işimize gelince Avrupai, işimize gelince Osmanlıcı çizgilerle; işimize gelince olabildiğince mahalli, işimize gelince sıkabildiğimiz kadar ulusal çizgilerle hayal ettiğimiz karizmamızın rakımı Everest’te yok!
Kimimiz profesörüz, kimimiz dernek başkanıyız, kimimiz kurum müdürüyüz, kimimiz cemaat lideriyiz, kimimiz kanaat önderiyiz, şuyuz buyuz...
“Ne kadar kuluz?” sorusunu, “Vicdanımızı ne kadar hissedebiliyoruz?” sorusunu, “Kararlarımızı ve eylemlerimizi vicdanımız ne derece etkileyebiliyor?” sorusunu kendimize veya öncüsü, yetkilisi olduğumuz topluluğa sormaya sıra gelince, ya bir rüyadan uyanıyoruz ya da bir rüyaya dalıyoruz!
Yani ortam: Olay ise olayın akışı, konu ise konunun seyri; kişiler, yüzleri, ses tonları vs. her şey bir anda değişiyor!
Her şeye yeten(!) gücümüz, eylemimizi, duruşumuzu ve eylemsizliğimizi sorgulamaya yetmiyor!
O kadar uzaklaşmışız ki vicdanımızdan, ismini andığım dağlardan bazıları bu sorgulamaya izin vermiyor!
* * *
Ve “On bir ayın sultanı Ramazan!” diyoruz...
Bazen televizyonda, bazen kısa mesaj yoluyla, bazen sosyal medyada yine mesaj veya paylaşım yoluyla duaları kuşların kanatlarına takıyor, kimi zaman o duaları avuçlarımızdan taşırıyor ve bir tarafına da bol haneli rakamlar belirterek kazanacağımız sevabı yeşil bir mandalla iliştirip birbirimize gönderiyoruz; birbirimize dualarda buluşma sözleri veriyoruz.
Cep telefonlarımızın arama sesini tasavvuf müziğinin unutulmamış ya da son dönemde meşhur olmuş eserlerinden birine ayarlıyor, telefonlarımıza sırf iftar vaktinde şenlik olsun diye Ezan programı indiriyor; odalarımızı, dükkânlarımızı, bürolarımızı Ramazan’ın hissedebildiğimiz kadar ruhuna uygun görsellerle donatıyoruz.
Allah’ın emir ve yasaklarının ciddiyetinden nasiplenememiş insanlardan adab-ı muaşerete uymasını bekliyor; Oruç’un olmazsa olmazıymış gibi, Oruç tutmadığını anladığımız veya gördüğümüz insanlara sözümüzle veya eylemimizle dokunmak için can atıyoruz.
Çocuklarımız ve bazen de beyin olarak çocukluk evresini atlatamamış diğer insanlar, Ramazan boyunca parasını patlayıcı maddelere yatırırken, ne ziyan olan parasına acıma hissi duyuyor ne rahatsız olanlardan vücuda gelen kul hakkından haberdar ne de “patlama sesinden zevk alan bir insan” olma hastalığından haberdar; biz sadece işitiyor veya izliyoruz.
Ve ayrıca, tehlikesine hiç değinmeyeceğim bu patlayıcılarla hem kendi dimağına hem de yaşadığı yerleşim merkezindeki dimağı gelişim aşamasındaki çocukların dimağına gönderdiği “patlama sesleriyle yaşamanın normalliği” temalı mesajları, bu mesajların gelecekte sebep olabileceği toplumsal faciayı düşünebilen, bunu dile getiren ve bunun için önemler alan kaç “tedirgin” kurum, kaç “tedirgin” insan var?
İftar ve sahur sofralarımıza layık gördüğümüz yiyecek ve içeceklere, özellikle maddi durumunun iyi olmadığından haberdar olduğumuz ailelerin ve diğer insanların ne ile iftar ve sahur ettiklerine hiç dokunmuyor, “Acaba edebiliyorlar mı?” sorusunun açacağı sorgulama yoluna ise hiç girmiyorum, giremiyorum, hiçbirimiz girmiyor, giremiyoruz!
İşitemiyoruz, göremiyoruz, anlayamıyoruz, düşünemiyoruz, dile getiremiyoruz; hep geçiştiriyor, hep geçiyoruz!
Geçelim...
Derken Sultan’ın gitme vakti geliyor ve biz bunu en çok Kadir Gecesi hissediyoruz veya o gece bile hissedemiyoruz!
Konu komşuya, eşe dosta, yedi yabancıya, ellerimize baktıklarında “Alışverişimizi buradan yaptık!” mesajını veren, kendimizce veya toplumun geneline nazaran lüks mağazaların çantaları dolusu bayram alışverişine dalmışken biz; Sultan gidiyor, Sultan’a son bir muhavere olarak “Ne olur yine gel!” diyoruz ve perde kapanıyor, tiyatro bitiyor...
Allah’ın huzuruna hazırlık olsun diye, önce bir prova yapalım ve hesap verelim vicdanımızın huzurunda, haydi!
Elbette bu hataların hiçbirine veya bir kısmına düşmüyor bazılarımız; fakat zaten bütün çözülme geriye kalan bazılarımızdan başlamıyor mu?
Her fırsatta birlik olmaktan, ümmet olarak ve ülke olarak sağlıklı ve tek vücut olmaktan söz açıp söz kapatan biz; bazılarımızı görmezden gelerek, bazılarımızın Allah rızası ve toplum yararı için bahsettiğim hastalıklı haller açısından tedavisine gitmeyerek nasıl tek ve sağlıklı bir vücut olabileceğimize inanıyoruz?
* * *
Kalbimiz hâlâ atıyor mu?
Hayat verene sonsuz şükürler olsun ki atıyor!
O halde hiçbir şey için asla ve asla geç değil!
Hû!..

Abdulkadir Öğdüm

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile



ANKET

BAŞKANLIK REFERANDUMUNDA KARARINIZ NE OLACAK?

Takip Et

Reife Frau Porno porno porno escort eskişehir malatya escort şişli masaj salonu rokettube porno escort malatya