Perşembe, 23 Mart 2017

Bismillah.
Bu internet gazetesine, şimdiye kadar hiç yapmadığım gibi, etrafa veya herhangi bir hedefe tanklar dolusu çamur saçmaya gelmedim.
Şu üç günlük dünyada, söylemeye gelince hep önemsediğimiz, nasihat malzemesi yaptığımız, fakat icraata gelince “Annem diyor ki, bizim fırın çalışmıyor.” repliğine sığındığımız o dördüncü günde, o en gerçek günde yüzüm kızarmasın, Allah benden de razı olsun, Allah’ın kulları benim vesilemle de fayda görsün derdindeyim ve niyetindeyim.
Bu derdime ve niyetime ilişkin olarak netleştirmeden geçmeyeyim: Sadece birkaç Siyasal Bilgiler Fakültesi bulunan ülkemde, birkaç küçükbaş canlının postundaki kılların toplamı sayısınca siyasetçinin, hakikatte asosyal olan sosyal, görsel ve matbû medyada cirit atıp top koşturduğunu pek önemsemesem de, yine de görmezden gelerek, bu sportif faaliyetlere külliyen duyarsız kalacak da değilim.
Dilsiz şeytan olmak da, dili birkaç yüz beygir gücünde çalıştırıp menfaat peydâ etmek de Resul Ağa’nın oğlu Ahmet’in oğlu Abdulkadir’e göre değil, hâsılı…
Allah hepimize güzel insan olmayı, güzel insan olarak kalabilmeyi nasip buyursun.

* * *

Şiir neredeyse hayat oradadır.
Başka bir açıdan bakarak hükmedelim: Şiir olmayan yerde hayat yoktur.
Şiirden -teferruatsız olmak kaydıyla- bahsi aralayıp sonrasında hemen kapatmak istiyorum; inşallah tahammül edebilirsiniz.
Şiir derken; olmazsa olmazı, dört mısrasının en az üçünün sonunda “hece, gece, bilmece” gibi “gül, sümbül, bülbül” vs. gibi kelimeler olan mısralardan müteşekkil dörtlükler yığınından bahsetmiyorum.
Serbest vezin taklidi altında -hangi vakit özgürlüğü kısıtlandıysa artık- güya kelimelerin özgür kalması gerektiği yönündeki o taklit ötesi taklit düşünceyle; bir mısrası yirmi hece, bir mısrası iki hece, bir mısrası on beş hece, bir mısrası bilmem kaç hece olan; iç ses, söz sanatı veya hakikat namına zerre kadar nasiplenememiş, ruhsal dengesizlik yaşayan bir hastanın EKG sonuç kâğıdı misali düzensiz harf yığınlarından da bahsetmiyorum.
Şiirden bahsi açarken, şiirden, yani evet şiirin kendisinden bahsediyorum: Hayattın bizzat kendisinden, insanî hareketlilikten, anlamlandırabildiğiniz veya anlamlandıramadığınız fakat illaki alelâdelikten uzak ve en azından büyük bir kısmı duyulmuş seslerden bahsediyorum.
İşte bunun, bu hakikatin, bu hareketliliğin olmadığı, bu seslerin duyulmadığı yerde -bırakın bir kenara hayatı- kim bilir kaç kişinin basıp geçtiği çamurlu bir sigara izmariti bile yoktur!
Evet, eğilmeye tenezzül edeceğiniz en son şey bile yoktur...

* * *

Elhasıl, şu vakit, şu duamın sonunda diyelim âmin: Allah’ım, sen bizim on kuruşluk menfaat uğruna on bir kuruşluk mazot harcamamıza izin verme; senin rızanı ve kullarının elde edeceği faydayı gözetmediğimiz eğri yollarda bize yürü kulum deme; bizi bırakma, bizi yaşatma şiirin olmadığı yerde…
Diyorken böylelikle ablalara, ağabeylere, kardeşlere merhaba; kumaşı fazla hacimli getirmedim, kısa olsun istedim.
Yani “Aydın abası olsun” istedim, bu söz de her ne demekse... (Aha da sana iyi tarafından bir kilo risk!)
Oysa padişah babam der ki; “Oğlum, anlamından emin olmadığın deyimi söyleme!”
Neyse… Böylece biraz düşünelim, eğip bükmeden beynimizi…
İnşallah, birkaç gün sonra görüşmek üzere…
Hû!..


Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile



Takip Et

evet
evet